Aleviliği ne yapmalı?

Hükümetin reddiyeci yaklaşımı ulusal yargı organlarında Türkiye’de laik düzenin korunması amacıyla Aleviliğin reddedilmesi ve tamamen kamu hizmetlerinin dışına alınması ile kendini göstermişti. AİHM bu durumu pek anlamadığını söylüyor. Nasıl oluyor da Türkiye’de laik düzenin savunuculuğu Aleviliği reddiyeci bir yaklaşıma dönüşüyor?

Bülent Kılınç*

Son günlerdeki cemevi tartışmaları bir kere daha gösterdi ki ülkemizde üstü örtülü bir devlet dini var. Anayasasında “laik devlet’’ olan ama uygulamada devlet dinini tüm kurumlarıyla yaşatan mevcut iktidar, Aleviliği tanımak ve ibadet yerlerine kamu hizmeti sunmak yerine bu yöndeki haklı talepleri ve AİHM kararlarını görmezden geliyor ve topu sürekli taca atıyor. Yüz yıllardır baskı ve sindirme politikalarına maruz kalmış Aleviler, günümüzün sözde laik ve hukuk devletinde de benzer uygulamalarla hak gaspına uğruyor ve görmezden geliniyorlar. Peki, ülkemizde Alevilere karşı uygulan bu politikalara, Anayasamız ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ne diyor?

Anayasa madde 90/5’e göre “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletler arası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. (Ek cümle: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletler arası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletler arası antlaşma hükümleri esas alınır.’’

Açıkçası, Türkiye yapmış olduğu ve yürürlüğe koyduğu uluslararası antlaşmalara bağlıdır. Bu antlaşma maddeleri kanun hükmündedir. Temel hak ve hürriyetler söz konusu olduğunda, iç hukuk ve uluslararası antlaşma maddeleri arasında çıkacak uyuşmazlıklarda uluslararası antlaşma hükümleri esas alınır.

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni, 4 Kasım 1950 tarihinde imzalamış ve 10.03.1954 tarih ve 6366 Sayılı Kanun ile onaylamıştır. Kanunun ve sözleşmenin Resmi Gazete’de yayım tarihi, 19 Mart 1954’tür. Sözleşmenin onay belgesi 18 Mayıs 1954 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne sunulmuştur. Bu tarih sözleşmenin Türkiye bakımından yürürlüğe girdiği tarih olmaktadır.

Türkiye’nin de imzaladığı sözleşmede “Ayrımcılık Yasağı” başlıklı madde 14’e göre; “Bu sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır.’’ Diğer yandan düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün düzenlendiği 9’uncu maddede de “1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir. 2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, sadece yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli sınırlamalara tabi tutulabilir.’’

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir.

Bu bilgilerin ışığında konuyu ele alırsak; kendi iç hukukunda evrensel insan hakları standartlarına ulaşamamış ve sorunu çözememiş Türkiye, hiç olmazsa taraf devlet olarak, sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirerek ya da AİHM’nin vermiş olduğu ihlal kararlarını dikkate alıp uygulayarak sorunu çözebilirdi. Fakat görüyoruz ki sorunu çözmek bir yana yüz yıllardır süren yok sayma politikalarını komik savunmalarla tekrar dile getirip sorunu derinleştiriyorlar.

AİHM’nin “ayrımcılık yasağı’’, “düşünce, din ve vicdan hürriyeti’’ kapsamında Türkiye’ye vermiş olduğu ihlal karaları 2007’de Eylem Zengin davası ile başlıyor. Eylem Zengin alevi bir kız çocuğu, zorunlu din derslerinde İslam dinini ve Sünni mezhebinin anlatıldığını ve bunu almak istemediğini söylüyor. Talebi dikkate alınmıyor. Eylem Zengin, ilk derece mahkemede ve Danıştay’da mahkemeyi kaybediyor ve AİHM’ye gidiyorlar. AİHM ders kitaplarının içeriğini inceliyor, ders kitaplarının içeriğinde sadece Sünni İslam’dan bahsedildiğini tespit ediyor. Derste Sünni İslam’ın ibadet şekillerinin öğretildiğini ve hatta ibadet pratiklerinin de yapıldığını tespit ediyor. Dolayısıyla AİHM Türkiye’ye din ve vicdan özgürlüğü ve eğitim hakkından ihlal kararı veriyor. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, kararların uygulamasını ve özellikle başvuruculara uğradıkları zararlara karşılık öngörülen tazminatların ödenmesi sürecini izler. Eylem Zengin davasından sonra Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ile Türkiye arasında bir münazara başlıyor. Türkiye diyor ki; ders kitaplarını yeniden yazıyoruz. Komite inceliyor; değişiklik yok. Türkiye diyor ki; Hz. Ali ile ilgili dört sayfa ekledik. Komite diyor ki; bu yetersiz. Bu sefer Türkiye diyor ki; Alevi Çalıştayı düzenliyoruz vs… 2014’de benzer bir dava daha açılıyor Türkiye yine mahkum ediliyor. Süreç bu şekilde uzayıp giderken Türkiye’de Enerji Piyasası Kanunu’na yapılan bir değişiklik ile ibadet merkezlerinin elektrik ve su faturaları Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinden ödenir diye bir hüküm ekleniyor. Bu imkandan yararlanmak isteyen Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı (Cemevi işletiyor.) Diyanet’e başvuruyor. Diyanet, siz ibadethane olmadığınız için sizinkini ödeyemeyiz diyor. Dava açılıyor. Diyanet, Alevilik için; “Folklorik bir inançtır. Cemevi ibadethane değildir.’’ diye görüş bildiriyor. AİHM’ye başvuruluyor. AİHM inanç olduğunu tespit ediyor, meşru amaç olmadan iki inanç arasında ayrım yapıldığını fark ediyor. Böylelikle Türkiye ilk dinsel ayrımcılık kararını burada almış oluyor. Bu karardan iki yıl sonra da İzzettin Doğan davası gündeme geliyor.

İzzettin Doğan davası daha da açıyor meseleyi. Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden Türkiye’de devletin dinsel alanla kurmuş olduğu ilişkinin bütünü bu davada sorgulanıyor. AİHM önünde Türkiye diyor ki: “Alevilik bir dini inanç değildir. İslam’ın bir Sufi yorumu ve uygulamasıdır. İnanç değil, mezhep değil, din hiç değil, İslam’ın yorumlarından bir tanesidir. Alevilikte dini ibadet söylenen şey folklorik danstır. Aleviler cemevlerinde geleneksel törenler yaparlar. Alevilik tarikattır. Türkiye devleti tarikatları yasaklamıştır. Devlet tarikata hizmet veremez. Alevilik İslam’da kaos yaratıyor.’’ Tüm bu argümanlardan sonra da Türkiye devam ediyor: “Her ne kadar hukuken sınırlandırmalar olsa da Aleviler aslında dinsel özgürlüklerini hiçbir engelle karşılaşmadan yerine getiriyorlar.” Yani ülkemizi AİHM’de temsil edenlerin söylemindeki tutarsızlık ve daha vahimi komiklik diyor ki: “Din değil, inanç değil, mezhep değil ama dinsel özgürlüklerini engellemiyoruz.” Türkiye savunmasında devam ediyor: “Türkiye’de Alevilik üzerinde hem teorik hem de pratik açıdan ibadet şekilleri ve kuralları üzerine çok fazla görüş vardır. Kendi aralarında anlaşma yoktur. Dinsel ve ahlaki alanda devletlerin takdir yetkisi vardır ve bu yetkiyi de Türkiye bu şekilde kullanmaktadır. Başvurucuların Alevi inancını mezhep olarak görmeleri ve teknik olarak Alevi inancıyla İslam’ın Sünni mezhebi arasında karşılaştırma yapmaları uygunsuz ve kabul edilebilir bir şey değildir. Başvurucular dini herhangi bir konuda ayrımcılığa maruz kalmamışlardır. Onlar Kadiri ve Mevlevi tarikatlarına üye olan Müslümanlar ile karşılaştırılabilirler ve onlardan daha kötü durumda değillerdir. Diyanet İşleri Başkanlığı herhangi bir dini geleneğe yahut tercihe göre hareket etmez, tüm Müslümanlar tarafından kabul edilen dini kaynaklara göre hareket eder.’’ Savunmanın en ilginç argümanı ise şu: “DİB, Sünni Hanefi inancına hizmet etmemektedir. Sadece onun üzerine kurulmuş bir örgüt değildir. Dini inancına göre vatandaşlarına ayrımcılık yapmamaktadır. Örneğin, DİB Alevi köylerine de cami yapmaktadır.’’ Yani cami yaparak Alevi bölgelerine de hizmet veriyoruz diyor.
AKP iktidarının AİHM önündeki savunmalarından da anlayacağımız üzere, Alevi inancının ibadet yeri, şekli ve aynı zamanda din görevlileri ve din önderlerinin de inkârı üzerine kuruludur. Bu savunmadan din ve vicdan özgürlüğünü ihlal ve ayrımcılık çıkmaktadır.

Hükümetin yapmış olduğu tüm bu tutarsız savunmalara karşı AİHM diyor ki: Türkiye’de bir Alevi toplumu vardır. Yüzlerce yıllık bir geçmişe sahiptir. Alevi çalıştaylarında da bahsedildiği gibi teoloji doktrini, temel dini uygulamalar, verilen dini eğitim ve ibadet merkezleri çerçevesinden bakıldığında bu inanç diğerlerinden önemli ölçüde ayrılan dini bir inanç kategorisindedir. Osmanlı döneminden beri var olan Alevi toplumu Sünni toplumdan farklı değerlendirilir. Anadolu Aleviliği kendine has özellikleri olan farklı bir yapıya sahiptir. Aleviliğin nasıl bir dini inanç olduğuna dair verilecek hüküm de tamamen Alevilerin karar vereceği bir meseledir.’’ Burada mahkeme diyor ki: Alevilerin içinde Aleviliğin din olup olmadığına ilişkin tartışmalar olabilir ama siz bu tartışmalara dayanarak Alevilerin taleplerini nasıl reddedebiliyorsunuz bunu anlayamadık. Diğer yandan, demokratik toplumda çoğulculuk söz konusudur. Dini bir örgütün varlığı sözleşmenin 9’uncu maddesindeki din ve vicdan özgürlüğünün kalbinde yer alan ana unsurlardan bir tanesidir. Eğer gerçekten din ve vicdan özgürlüğü varsa bu etkin bir şekilde sağlanmalıdır. Sadece kâğıt üzerindeki bir koruma, göstermelik bir korumadır. Dini bir grubun hukuki kişiliği yoksa ve tanınmıyorsa, örgütlenme haklarından mahrum edilmiş olur. Alevi toplumu tarafından dini inançlarına bağlı uygulamalar, dini liderlerinin statüsü, ibadet merkezleri, hem varoluşunu sürdürmek için hem de dini bir inanç olarak gelişimini sağlamak için elzem görülmektedir. Ayrıca, dini inançların dini inanç olup olmadıkları üzerine Türkiye’de herhangi bir hukuki süreç yok.’’

Hükümetin devletin din ile ilişkili olduğu alanlarda geniş bir takdir yetkisine sahip olduğuna dair savunmasına karşılı olarak da AİHM şunu söylüyor: Aleviliğin nasıl bir inanç olduğu üzerine yapılan tartışmalarda Türkiye devleti neden bu tartışmalardan bir tanesine taraf olup reddiyeci modeli seçerek bunu koruyor. Bu devletin din ve inançlar karşısında tarafsızlık ilkesini zedelemez mi?

Hükümetin reddiyeci yaklaşımı ulusal yargı organlarında Türkiye’de laik düzenin korunması amacıyla Aleviliğin reddedilmesi ve tamamen kamu hizmetlerinin dışına alınması ile kendini göstermişti. AİHM bu durumu pek anlamadığını söylüyor. Nasıl oluyor da Türkiye’de laik düzenin savunuculuğu Aleviliği reddiyeci bir yaklaşıma dönüşüyor? Kullanılan araçlar ile meşru amacı sorguluyor. Meşru amaç laik sistemi korumak, kullanılan araç sistem dışında tutma. AİHM “Mahkememizce anlaşılmaktadır ki bu gerekçelerle, sözleşmeye taraf devletin yapmış olduğu tercih, güdülen hedef ve uygulanan araçlar arasında orantısızlık ve tutarsızlık vardır.” diyor.

Yani yukarıda anlatılanları kısaca özetleyecek olursak AİHM’in kararı şu anlama geliyor: “Aleviler ayrımcı bir muameleye maruz kalmışlardır. Bu ayrımcılığın objektif ve makul bir gerekçesi yoktur ve meşrulaştırılamamıştır. Hükümetin uygulamalarını 14’üncü maddenin ihlalinden dolayı haksız buluyorum.”

Evet her şey bu kadar açık. Hakkaniyet adaletin somut olaya uygulanmasıdır. Mevcut iktidardan bunu beklemek pek de doğru görünmüyor. Yüzyıllardır adaletsizliğe maruz kalmış Alevi toplumunun tüm bu adaletsizlikler karşısında sevgi ve barış dilini sürdürmesi, bir arada ve kardeşçe yaşama arzusunu kaybetmemiş olması Türkiye toplumunun çoğunluğunu oluşturan muhafazakar, mütedeyyin kesimlerde ne zaman karşılığını bulacak? Bir gün bu dindar kesimler, mevcut hükümetin aksine hakkaniyeti sağlamak için Alevi kardeşleriyle omuz omuza olduklarında, kendi inançlarının da gereğini yaparak -kul hakkı yemeden ve yedirmeden- daha güzel ve adaletli bir Türkiye’nin oluşmasını sağlayabilirler mi?

 

*Hukukçu


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.