Tutuklu avukatları hatırlamak!

Gerçek şudur ki Türkiye'de son birkaç on yıl çıkarılır ise bir “sol avukatlık” tecrübesinden bahsedilemez. Tıpkı bir “hak hareketi” deneyiminden bahsedilemeyeceği gibi. Bu eklektik hallerden herhangi bir politik ve entelektüel başarı çıkması, ÇHD davasını doğru yere oturtması ve buna karşı yeni eylem ve söylemler geliştirmesi de mümkün olmamaktadır kuşkusuz.

Orhan Gazi Ertekin*

ÇHD Genel Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı ile bir kısım ÇHD üyeleri, iki yıldan fazla bir zamandır yargılanıyorlar/yargılandılar. Bazıları açısından yargı süreci temyiz aşamasında şaşırtıcı bir olağanlıkla devam ediyor. Türkiye avukatlık ekollerinin en çarpıcı söylem, eylem ve etkinliklerinin buluştuğu böyle parlak bir hukukçular grubunun, hem de oldukça garip sorgulamalar ve açık “operasyonlar” nezaretinde yargılanmaya devam edilmesi ve neredeyse sadece devrimci avukatlığa dair nostaljik duygularımız hacminde yer bulması, Türkiye hukukçuluğunun çapı ve potansiyeli bakımından de oldukça manidar.

Yargılamanın bir suç fiilinden çok bir avukatlık ekolü üzerinden yürütülmesinin şaşırtıcı olağanlığı açısından değil sadece, aynı zamanda Türkiye’nin bütün avukatlık grup ve taraflarının sessizlik tercihleri bakımından da manidar. Dosyaya nasıl girdiği bile belli olmayan, arama tutanağında bulunmayan belgelerin “delil” haline getirildiği ve gizli tanıkların oldukça serbest bir hayal dünyası ile çalıştıkları gerçeği duruşma süreci içinde bir bir aşikar hale gelirken sanıkların tahliyesinin oldukça garip biçimde, hem de aynı mahkeme tarafından bir de tatil gününde “yakalama”ya dönüştürülmesinden mahkeme heyetinin toptan dağıtılmasına kadar uzanan bütün o yargılama ihlallerinin, Türkiye avukatlığının genel sağduyusunda yeni bir konum almayı gerektirecek hiçbir alarm etkisi yapmamış olması, hatta “solcu avukatlık” cakalarında bile iyice soğuyan bir “geçmiş” haline dönüşmesi bize ne söylemektedir?

Durum aslında oldukça açıktır. Türkiye’nin adliyesi, hakim ve savcıları kadar açık ve eylemli bir fail olarak görünür olmasalar da Türkiye’nin avukatları da hukukun failleridirler. Türkiye’nin hakim ve savcılarının hukuk devletinin bir taşıyıcısı olmadıklarını, tam tersine, hukuk devletine karşı savaştıklarını söylemek kimseyi şaşırtmaz. Fakat Türkiye’nin avukatlarının sorumluluğundan bahis açmak kendi sinik dünyasını “olağanüstü gürültüler” eşliğinde kurmaya alışmış geleneksel avukatlık failleri açısından hayretle karşılanabilir.

Oysa bu gerçek ancak ve ancak Selçuk Kozağaçlı’nın avukatlığı ile yargılanması kadar şaşırtıcıdır. Türkiye avukatlarının kendi sanal isyanlarında kurdukları mutlu dünyaları ile hakim ve savcıların muzaffer edaları arasındaki uğursuz bağı görmekte-göstermekte artık sakınca yoktur. Çünkü her gün başka bir avukatın özgürlüğü sıradan bir “kurban” olarak görülmeye devam etmektedir.

TÜRKİYE AVUKATLIĞI

Şunu en başından ilan etmekte fayda vardır: Türkiye avukatlığı, Türkiye hukukunun temel faillerinden birisidir. Türkiye avukatlığının politik gücü büyük oranda, devlet içindeki hiziplerin alt birimleri olarak tezahür etmektedir. Bu nedenle de Türkiye’de bir “hukukçular kamusundan” söz edilemez. Daha doğru deyişle avukatlık, devlet işlerinin müşaviri olmayı aşıp gerçek bir “hak hareketi”ne ulaşacak hem teorik hem de pratik bir tecrübe edinememiştir. Avukatlık içindeki neredeyse bütün farklı varoluş halleri, avukatlığın kurumsal yapılarına genel iktidar eğilimleri ve iktidar hiziplerinin çıkarları üzerinden nezaret etmek olarak şekilleniyor. Türkiye’nin iki partililiğe dair politik ortamı avukatlığın genel eylem düşünce ve söylem alanlarını da belirliyor. İki ana gelenek dışındaki geniş kesimler ve bu arada solculuk iddiasındaki avukatlık halleri de bu iki partililiğin hegemonik yayılma sahasının içinde yer alıyorlar. Bu da kaçınılmaz olarak onların soldaki iddialarını sıradan bir “caka”ya dönüştürüyor. Tamamen ayrı bir politiko-jüridik alan olarak Kürt avukatlığı bir kenara bırakılırsa Türkiye’de avukatlığın içinde ciddiye alınabilir bir sınıf, çevre ve kadın hak hareketleri geleneğinden maalesef bahsedilemez. Avukatlık, kendi “hak” alanını yaratamamış, yasal alanı toplumsal mücadelenin gerçek sahasına dönüştürmek yerine devlet maslahatının gereklilik ve icapları olarak yaşamayı tercih etmiştir.

Avukatlık bu şekilde oluşan mesleki, ahlaki ve kültürel düzeylerinde kaldığı müddetçe hak mücadelesine ilişkin herhangi bir dinamizme ve tabii ki avukatların bizzat avukatlığı nedeniyle yargılanmasına karşı bir itiraza şahit olmamız da mümkün olmayacaktır. Çünkü avukatlık, iki yüzlü bir “cemiyet ahlakı” ile gündelik sorunlarına yaklaşmaktan başka bir yol bilmemekte, kurucu bir hak mücadelesinin sınırlarına dahi yaklaşamamaktadır. Bu haliyle Türkiye avukatlığı, Türkiye yargısının bütün fiillerinin de faili olarak yargılanmalıdır…

‘SOLCU AVUKATLIK’

Peki ya “Solcu Avukatlık”? Onun için bir başka fail demek bile oldukça zordur. Çünkü o bütün cakasını hiç fark etmediği bir “liberal” sahanın içindeki oyuncu olarak tüketmektedir. İçeriksiz ve şuursuz bir solculuk nereye varacağını ne diyeceğini bile anlamaktan yoksun bırakmıştır “solcu avukatı”. Onun eyleminde gerçek bir hak mücadelesi olmadığından her şeyi “hatıra”ya dönüştürerek kendisini kanıtlamak peşindedir. Şunu artık kesin olarak teslim etmeliyiz: ÇHD ve Selçuk Kozağaçlı, Türkiye sol avukatlık cemiyetinin “devrimcilik hatırası” pozlarının üretildiği bir turistik ve “nostaljik köşe”ye dönüşmüş-dönüştürülmüştür. Eylem ve düşüncenin poza dönüştüğü bu yer, solcu avukatlığın liberal gerçeğiyle çöküşünün de netlikle görüldüğü yerdir. Solcu avukatlığın bir “kimlik” olarak kurulduğu yerde zaten herhangi bir eylem ve söylem riskini üstlenecek bir hadde sahip olunamaz. Bir hukuk üretemeyince hatıra kaçınılmaz olarak onun yerini almaktadır. Türkiye solu kendi hukukunu üretememekte, buradan doğan boşlukta tüm varlığını hınç ve nefretin içinde apolitik bir mecrada tüketmeye devam etmektedir. Böylece kendisini “ahlaki öfke”de var etmeye çalışarak apolitik ayinlerle kutsanmaktadır. ÇHD yargılaması ise arada bir fotoğraf alınıp “kimliğin” kanıtlandığı bir turistik takı töreni anısı olarak yerleştirilmiştir oraya.

Gerçek şudur ki Türkiye’de son birkaç on yıl çıkarılır ise bir “sol avukatlık” tecrübesinden bahsedilemez. Tıpkı bir “hak hareketi” deneyiminden bahsedilemeyeceği gibi. Bu eklektik hallerden herhangi bir politik ve entelektüel başarı çıkması, ÇHD davasını doğru yere oturtması ve buna karşı yeni eylem ve söylemler geliştirmesi de mümkün olmamaktadır kuşkusuz.

HUKUKUN ‘SOSYAL MEDYASI’

Bugün Türkiye’deki hukuk düşüncesi büyük oranda sosyal medya gruplarının içinde ve ancak onun boyutlarıyla var olabiliyor ki hukuk düşüncesinin ve yargıda politikanın krizlerinden birisi de burada saklıdır. Sosyal medya, ya “kafadarlık” alanlarının, yani küçük cemaatlerin ya da dar alanlarda üretilmiş “kan davaları”nın aralıksız beslendiği bir yer halini alıyor. Giderek kendi geçmişini ve köyünü daha sert içerikte boş bir terennümler yığını ile kuran kafadarlar “hukuk medyası”nı belirler hale geliyorlar. Bu da onların toplam politikadaki ve düşünce dünyasındaki yerini iyice zayıflatarak içten çürümesine yol açıyor. Hukuk grupları ciddi bir kamusallık sorunu yaşıyorlar. Geçmişin hukuk dergilerinin yerini almaları zaten mümkün değil. Eylemin yerini performansın aldığı bir alan burası. Böylece hukukun sosyal medya alanı kolaylıkla idare edilebilir “kimlik”lerin yeniden üretildiği yuvalar haline dönüşmüştür… Bütün bunlar Selçuk Kozağaçlı ve arkadaşlarının adalet çığlığını bir nostaljinin içinden edinilmesini de belirliyor. Ki sonuç trajedidir kuşkusuz…

Peki bütün bunları niye yazmak, tespit etmek gerekiyor. Şunun için: Türkiye’de ve dünyada yargı ve hukuk sadece devlet merkezi tarafından üretilmiyor. Faili sadece devlet olan bir alan değil hukuk ve yargı alanı. Hepimiz hukukun failiyiz. Eğer ÇHD’li avukatlar ve Genel Başkan avukat Selçuk Kozağaçlı bugün tutuklu ise bunun faili biziz: hakimler, savcılar, avukatlar… Hepimiz…

Bu gerçeği gördükten sonra boş cakaları bırakıp neler yapabileceğimize bakabiliriz… Umarım…

* Demokrat Yargı Eşbaşkanı


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.