Tarihin Sonu, Üçüncü Dünya Savaşı ve Kasım Süleymani

Trump yönetimi için Kasım Süleymani suikastıyla başlayan süreç, aslında 2017 yılında kararlaştırılan bir strateji değişikliği olarak İran üzerinden Çin'i kuşatma planının bir parçası. Bütün bu gelişmelerin farkında olan Çin yönetimi, Süleymani suikastına dair kınama açıklaması yapan ilk ülkelerden biriydi. Tarihin Sonu teziyle başlayan bir dönem kapanırken, İran özelinde bölgesel gerilim hatları daha da belirginleşiyor ve derinleşiyor.

Kubilay Cenk* kubilaycenkk@gmail.com

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çözülüşünü temsilen kızıl bayrak Kremlin’den indirilince Soğuk Savaş olarak adlandırılan dönemin sona erdiği duyuruldu ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) başını çektiği kapitalist kutup zaferini ilan etti.

Herkesin aşina olmasını bekleyemeyiz ancak özellikle uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümlerinde çalışma yapan herkesin bildiği bir isim olan Francis Fukuyama bu gelişmeyi takiben, sonraki yıllarda üzerinde çok fazla konuşulacak bir tez (siz onu tarihi yeniden yazma girişimi olarak okuyun) ortaya attı.

Çok kabaca ve özet olarak, bu teze göre, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği ile çatışma halinde olan serbest piyasa kapitalizmi ve liberal kurumlar, Sovyet blokunun çözülmesiyle birlikte nihai zaferini ilan etti. Faşist ideoloji yenilgiye uğratıldıktan sonra son olarak komünizm tehlikesi de ortadan kaldırılmıştı. Fukuyama’nın bu satırları, neoliberal ideoloji özelinde Margaret Thatcher tarafından sık sık dillendirilen “There is No Alternative – TINA”(1) sloganına kuşkusuz ki teorik bir çerçeve sunuyordu.

İçinden geçilen bu tarihsel dönemeçte, ABD’nin neoliberal politikalarına engel olan tek güç de ortadan kalktığına ve küresel ölçekte yeni pazarlar ortaya çıktığına göre bunu değerlendirmek gerekirdi.

İlk iş olarak Sovyetler Birliği’nin çekilmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni pazarlar üzerinde hakimiyet sağlandı ve şok doktrinleri uygulandı. IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar da yeni düzene uyum sağladı.

Daha sonra Yugoslavya NATO eliyle işgal edildi. Bununla birlikte NATO’nun sadece Soğuk Savaş döneminde değil, sonrasında da dizayn edilerek yeniden kullanılabileceği görüldü. 2000’lerin başına gelindiğindeyse, ABD tarafından yine Sovyetler’e karşı kullanılan El-Kaide tarafından gerçekleştirilen 11 Eylül saldırısıyla birlikte NATO’ya yeni bir misyon biçilmiş oldu. Bunu takiben Irak’ın işgali geldi ve ABD’nin bölgedeki etkinliği hız kazanmış oldu.

Özellikle 1991-2008 yılları arasında bu satırları yazıyor olsaydım herhangi bir yerde yayınlatmak bir yana, muhtemelen herkes beni deli ilan edecekti.

ABD’nin hegemonyasının ve serbest piyasa ekonomisinin sorgulanmasının dahi kabul edilmediği bu dönem, 2008’deki ekonomik krizle birlikte sorgulanabilir hale geldi. 2008 kriziyle birlikte başta siyasal, ekonomik ve akademik alanda alternatif arayışları güçlendi. Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte ismi dahi artık anılmayan Marx ve eserleri yeniden gündeme geldi. Bu dönemde başta ABD’deki Occupy Wall Street hareketi olmak üzere, dünyanın birçok yerinde IMF ve Dünya Bankası’na yönelik toplumsal hareketler ivme kazandı.

TARİHİN SONU HENÜZ GELMEMİŞ

Bütün bu gelişmeler ışığında Francis Fukuyama, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra dillendirdiği tezinde geçtiğimiz yıllarda değişiklik yapmak zorunda kaldı. Elbette bu değişiklik ne siyasi ne de akademik çevrelerde pek gündeme getirilmedi.

2018 yılında New Statesman dergisine verdiği röportajda “Karl Marx’ın ifade ettiği kimi şeylerin doğruluğu ortaya çıkıyor. İşçilerin yoksul ve taleplerin yetersiz olacağı bir aşırı üretim krizinden bahsediyordu” diyen Fukuyama, neoliberal ekonomi politik pratiklerinin dünyayı felakete götürdüğünü vurguluyor (2).

Peki Fukuyama neden böyle bir değişikliğe gitme ihtiyacı hissetti?

En başta gelen sebep, küreselleşme denen olgunun ortaya çıkış dönemi ve içinde bulunduğumuz dönemin birbiriyle uyuşmaması. 2008 ile birlikte dünya ekonomisinin yaşadığı derin krizin artarak devam etmesi ve gelir adaletsizliğinin bu denli zirveye ulaşmış olması hem merkez ülkelerde hem de çevre ülkelerde; yönetici sınıfların, kendi çıkarlarını korumak üzere çok daha milliyetçi ve çok daha korumacı olduğu; devlet aygıtının ise çok daha müdahaleci bir kimliğe büründüğü bir dizi ekonomik politikayı benimsemesini gerekli kılıyor. Bugün literatürde yaygın olarak tartışılan “sağ popülist” figürleri bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

İkinci olarak, içinden geçmekte olduğumuz şartlar, kulakları çınlasın ama Margaret Thatcher’ın sık sık dillendirdiği kapitalizmin sosyalizmden daha üstün olduğu ve tek alternatif olduğu safsatasını da tarihin derin çöplüğüne göndermiş oldu. Serbest piyasa ekonomisinin en verimli sistem olduğu, devletin küçülmesi ve ekonomi alanına müdahale etmesi gerektiği tezinin yerinde bugün yeller esiyor. Emperyalist-kapitalist düzenin amiral gemilerinden birisi olan Financial Times bile “Reset Capitalism” (Kapitalizmi Sıfırla) başlığıyla, neoliberal düzenin içinde bulunduğu sıkışıklığa işaret ediyor. 2019 itibariyle dünyanın en zengin 26 milyarderinin, dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50’sini oluşturan 3,8 milyar insanın toplam varlığına eşit servete sahip olduğu duyuruldu (3). Egemen sınıflar bunun sürdürebilecek bir durum olmadığının ve yeni toplumsal patlamalara gebe olduğunun farkında. Ki bugün Lübnan, Irak, Bolivya, Ekvador ve Şili’de kitleler harekete geçiyor.

KASIM SÜLEYMANİ’NİN ÖLÜMÜ VE 2020

Süleymani suikastına gelinceye kadar bir dizi gelişmeye bakmak, resmi daha net görmek açısından faydalı olacaktır.

Bölgede İsrail’in bütün uluslararası hukuk kurallarını ihlal ederek tamamladığı nükleer silahlanma süreci, İran’ı da aynı yola itti. İran’ın nükleer silahlanma yarışına katılması ciddi tepkiye yol açınca, 2015’te BM Güvenlik Konseyi’ndeki beş devlet ve Almanya’nın katılımıyla İran’ın nükleer programının kısıtlandığı anlaşma sağlandı. İran Nükleer Anlaşması olarak bilinen bu anlaşmanın Obama yönetimi döneminde imzalandığını belirtmek gerekir.

Bu noktaya kadar bir ölçüde bölgesel bir gerilim olarak adlandırılabilecek durum, 2017’den itibaren ABD güvenlik raporlarında Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) ulusal tehdit ilan edilmesi ile birlikte sürekli gündeme geliyor ve Trump yönetiminin politikalarında merkezde tutuluyor. Basında ağırlıklı olarak Ticaret Savaşları olarak yer alsa dahi mesele bundan ibaret değil.

ÇHC’nin gerçekleştirdiği Tek Kuşak Tek Yol (Yeni İpek Yolu) projesinde İran’ın rolü oldukça önemli. Enerji kaynakları için dış pazara bağımlı olan Çin için İran, enerji tedarikinde önemli bir paya sahip. Çin’in petrol ithalatının yarısı başta İran olmak üzere Basra Körfezi’nden karşılanıyor (4).

Buna ek olarak, Yeni İpek Yolu projesinin Doğu kanadında İran ve deniz yolları kritik bir yere sahip. Halihazırda Güney Çin Denizi’nde ve Tayvan Boğazı’nda ABD donanmasıyla karşı karşıya kalan Çin, Doğu’daki en önemli müttefikini kaybederse ABD donanması tarafından tamamen kuşatılmış olacak.

Bu anlamda Trump yönetimi için Kasım Süleymani suikastıyla başlayan süreç, aslında 2017 yılında kararlaştırılan bir strateji değişikliği olarak İran üzerinden Çin’i kuşatma planının bir parçası.

Bütün bu gelişmelerin farkında olan Çin yönetimi, Süleymani suikastına dair kınama açıklaması yapan ilk ülkelerden biriydi.

Tarihin Sonu teziyle başlayan bir dönem kapanırken, İran özelinde bölgesel gerilim hatları daha da belirginleşiyor ve derinleşiyor.

Daha da kötüsü, geçtiğimiz otuz yıl boyunca kurucu niteliğe sahip olan, yeni bir düzen tahsis etme ve en azından uluslararası kurallara uygun oynama ihtiyacı güden neoliberal doktrin artık bundan vazgeçmiş durumda ve dünyayı da kendi kriziyle birlikte sürüklüyor.

Kasım Süleymani’ye yönelik suikast özelinde girdiğimiz yeni onyıl, yukarıda aktarılanlarla birlikte, bir süredir sıkça dillendirilen Üçüncü Dünya Savaşı’nın yakın olduğu söylentileri açısından önemli bir dönemeci simgeliyor. Şimdilik doğrudan temastan uzak, çevre üzerinden ilerleyen süreçte gerilim, kontrolsüz bir şekilde artıyor.

 

(1) Margaret Thatcher tarafından sıkça dillendirilen bu slogan, “Alternatif Yok” anlamına gelmekte. Kullanıldığı dönem ve bağlam düşünüldüğünde slogan sosyalizme ve sosyal devlet modeline karşı neoliberal ekonomi uygulamalarının üstünlüğünü vurguluyor.

(2) Francis Fukuyama’nın New Statesman dergisinden George Eaton’a verdiği röportajın tamamına buradan ulaşılabilir

(3) Oxfam tarafından yapılan araştırmada milyonerler her gün yaklaşık 2,6 milyon dolar daha zenginleşirken, en yoksul yüzde ellinin elindeki refahın geçtiğimiz yıl içerisinde yüzde 11 azaldığını vurguluyor. Araştırmanın tamamına buradan ulaşılabilir.

(4) China might take Iran’s side in a war with US – https://www.asiatimes.com/2020/01/article/could-china-take-irans-side-in-a-war-with-us/

 

 

* Pavia Üniversitesi Siyaset Bilimi yüksek lisans öğrencisi, UNIVERSUS Sosyal Araştırmalar Merkezi’nde akademik araştırmacı

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.