PISA 2018: Milli Eğitim için yüzleşme zamanı

Türkiye’de aldığınız eğitim size bir gelecek vaat etmez. Aldığınız eğitim sayesinde iş bulmanız, kendi ayaklarınız üstünde durmanız, sosyal ve ekonomik özgürlüğünüzü elde etmeniz mümkün değildir. Burada savunmacı bir söylem geliştirmek yerine, gerçekçi ve objektif bir yaklaşımla sorunu saptamak çözüme giden yolda en büyük adımdır.

Aslıhan Aykaç Yanardağ*

OECD’nin Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın yıllık raporu PISA 2018 yayınlandı. PISA değerlendirmeleri temel olarak okuma becerisi, matematik ve fen bilimleri alanlarındaki yetkinlikleri ölçmeyi hedefliyor. Bunun yanı sıra 2018’de yedincisi yapılan ve üç yılda bir tekrarlanan testlerin her birinde bir alana daha fazla ağırlık verilirken diğer iki alanda da değerlendirmeler devam ediyor. 2018 değerlendirmesinin ana teması dijital bir ortamda okumaya odaklanırken, 2012 yılının ana teması matematik ve yaratıcı düşünme, 2024 yılının teması ise fen bilimleri ve tercihli olarak yabancı dillere yönelik bir değerlendirme olacak.

KÜRESEL EŞİTSİZLİK EĞİTİME DE YANSIYOR

PISA sonuçlarında öne çıkan en önemli sonuçlardan biri neoliberal küreselleşmenin yarattığı küresel eşitsizlik durumunun eğitim alanında da belirgin bir şekilde gözlenmesi oldu. Sosyo-ekonomik göstergelerde en avantajlı yüzde 10’luk dilimle en dezavantajlı yüzde 10 arasındaki puan farkı üç yıllık bir eğitim süresine denk düşüyor. Değerlendirmeye 79 ülke katılmasına rağmen yalnızca OECD ülkelerine bakıldığında eğitime yapılan harcamaların artması başarı oranına yansımıyor. Örneğin Estonya’da harcamalar OECD genelinden daha düşük seyretmesine rağmen eğitimin niteliği yükseliyor. Okuma becerisi, matematik ve fen bilimleri değerlendirmelerinin hepsinde sıralamalar ülkelerin gelir düzeyleriyle ve gelişmişlik göstergeleriyle paralellik gösteriyor.

PISA değerlendirmeleri gerek farklı ülkeleri kapsaması gerekse milyonlarca öğrenciyi karşılaştırmalı bir değerlendirmeye tabi tutması açısından yoğun bir çalışmanın ve çabanın sonucu. Yöntemsel olarak araştırmanın geçerliliği ve güvenilirliği sorun yaratmasa da evrenselliği ve temsiliyeti konusunda belli bir mesafeyi korumakta ve temkinli davranmakta yarar var. Eğitim sistemleri, her bir ülkenin demografik koşullarını, ekonomik yapısını ve buna bağlı olarak işgücü piyasası dinamiklerini, ülke içindeki eşitsizlikleri ve toplumsal dinamikleri göz önüne alarak inşa edilmeli. Dolayısıyla toplumsal koşullarla bağ kuramayan ama evrensel standartları yakalayan bir eğitim sisteminin etkinliğinden söz etmek oldukça zordur. Bu nedenle bu sonuçları Türkiye’de eğitimin durumu açısından değerlendirirken iki ayrı düzlemde düşünmekte fayda var. Birinci düzlemde eğitim açısında Türkiye dünyanın neresinde, benzer sosyo-ekonomik koşullara ve demografik faktörlere sahip ülkelerle nasıl bir karşılaştırma yapılabilir buna bakmak gerek. Ancak ikinci bir düzlemde de Türkiye’de eğitim sisteminin toplumsal koşulları ne derece karşıladığına, genç bir nüfusa sahip olmanın getirdiği potansiyeli ne derece harekete geçirebildiğine ve bir bütün olarak eğitim sisteminin etkinliğine odaklanmak gerek. Her iki düzlemde de ortaya çıkan, Türkiye’de eğitim politikalarının köklü bir dönüşüme ihtiyaç duyduğudur.

TÜRKİYE CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK

Türkiye, okuma becerisi, matematik ve fen bilimleri değerlendirmelerinin hepsinde ortalamanın altında bir skor almış durumda ve sosyo-ekonomik göstergelere dayalı sıralamalara paralel bir performans sergiliyor. Aslında durumun vahametini anlamak için PISA raporunu beklemeye de gerek yok. Bakan Ziya Selçuk, Eylül ayında 4’üncü sınıf öğrencilerin MR’ını çekmek üzere yapılan Başarı İzleme Araştırması’nın sonucunda çocukların okuduğunu anlamadığını ve matematikte zorlandığını açıklamıştı. Her ne kadar ülke sayısı artsa da Türkiye’nin sıralamadaki yeri kısmen yükselmiş olsa da bu durum Türkiye’de öğrencilerin temel beceri alanlarındaki performansının düşük olması, eğitim sisteminde yapılan değişikliklerin, Bakan Ziya Selçuk yönetiminde hazırlanan 2023 Eğitim Vizyonu’nun işe yaramadığını ve eğitim alanındaki yapısal dönüşüm ihtiyacını karşılamadığını gösteriyor.

Raporda Türkiye ile ilgili iki değerlendirme dikkat çekiyor. Ancak bu iki değerlendirmenin satır aralarındaki mesajı almak Türkiye’nin acil sorunlara hızlı ve kalıcı çözüm üretebilmesi açısından önem taşıyor. Raporda Türkiye ile ilgili ilk değerlendirmede “Türkiye’nin 2003 ve 2018 yılları arasındaki gelişimi görece daha az etkileyici görünse de Türkiye bu zaman diliminde okula kayıtlanmış ve PISA kapsamına dâhil olmuş 15 yaş grubunu yüzde 36 düzeyinden yüzde 73 düzeyine taşımıştır.” deniyor. Oysa bu öğrencilerin önemli bir kısmı açık liseye gidiyor, toplam 5 milyon 649 bin 594 ortaöğretim öğrencisi içinde bir milyon 389 bin 937 öğrenci açık öğretim lisesine devam ediyor, oran olarak bakıldığında yüzde 25’e denk düşüyor, yani her dört lise öğrencisinden biri açık liseye gidiyor. Açık lisedeki eğitimi formel eğitimle kıyaslamak dahi gerçek dışı biz izlenim yaratır. Daha açık bir ifadeyle, PISA raporunda bir gelişme gibi görünen öğrencilerin okula kayıtlanması durumu yalnızca bir istatistik oyunudur, bir illüzyondur, bu öğrencilerin açık liseye mecbur bırakılması sistemin tamamen dışına itilmeleri anlamına gelir, fırsat eşitsizliğin en uç noktasını temsil eder.

Raporda Türkiye’yi de kapsayan ikinci bir değerlendirmede ise “Almanya, Macaristan, İsrail, Lübnan, Hollanda, Slovakya ve Türkiye gibi düşük performansın genellikle belli okullarda ya da okul türlerinde yoğunlaştığı sistemlerde, özelikle düşük performanslı okulların yeterli kaynak ve desteğe ulaşabildiğini garanti altına almak önem taşır.” deniyor. Türkiye’de eğitim sistemindeki eşitsizliği birçok farklı boyutta gözlemlemek mümkün. En başta özel okul ve devlet okulları arasındaki ayrım, ikinci olarak devlet okulları içinde Anadolu liseleri, LGS ile öğrenci kabul eden liseler, meslek liseleri ve imam hatip liselerini de kapsayan başka bir hiyerarşi söz konusu. Açık öğretim liseleri ise sistemin paryalarını barındırıyor, bir an önce bu öğrencilerin sistemle entegrasyonu hedeflenmeliyken bu çocukları orada tutmaya ve sistemin dışına itmeye yönelik palyatif tedbirler yürütülüyor.

MİLLİ EĞİTİM’DEN SAVUNMACI YAKLAŞIM

Milli Eğitim Bakanlığı’nın değerlendirmesine bakıldığında ortaya çıkan izlenim Türkiye’nin eğitim alanında büyük bir atılım gerçekleştiği yönünde. Hem puanlar yükseliyor, hem sıralamalar yükseliyor, ülke sayısı artmasına rağmen Türkiye’nin sıralamalardaki yeri yükselmeye devam ediyor. Ancak bu analizden görünen o ki Milli Eğitim uzmanlarının da matematik okuryazarlığıyla ilgili sıkıntıları var, belki uzmanlar için de bir PISA değerlendirmesi yapmak gerekiyor. Örneklem büyüdükçe sıralamanın yükselmesi daha zayıf ülkelerin kümeye dâhil edildiği anlamına gelir, Türkiye’nin atılım yaptığı anlamına gelmez.

Diğer sıralamalarla birlikte baktığımızda ise Türkiye’nin böyle bir sosyal yapıda potansiyelini ne kadar gerçek bir gelişime dönüştürebildiği tartışmalıdır. Eğitime gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 2.5 kadarını ayıran Türkiye, 43 ülke arasında 37’nci sıradadır. Türkiye’de nüfusun yüzde 75 kadarı lise mezunu ve yüzde 59.5 kadarı üniversite mezunu iken, genç işsizliğinde 40 ülke arasında 34’üncü sıradadır. Türkiye, eğitimde ve istihdamda yer almayan gençler (NEET) sıralamasında 15-19 yaş için 41 ülke arasında 38’inci sırada, 20-24 yaş grubu için 41 ülke içinde 40’ıncı sıradadır. Bu sayısal göstergeleri tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, Türkiye’de aldığınız eğitim size bir gelecek vaat etmez. Aldığınız eğitim sayesinde iş bulmanız, kendi ayaklarınız üstünde durmanız, sosyal ve ekonomik özgürlüğünüzü elde etmeniz mümkün değildir.
Burada savunmacı bir söylem geliştirmek yerine, gerçekçi ve objektif bir yaklaşımla sorunu saptamak çözüme giden yolda en büyük adımdır. Eğitim sisteminin içeriğinde de, pratiğinde de belli ki sıkıntılar var. Çocuklar okuduklarını anlamıyor, anladıklarını kullanamıyor. Ölçme değerlendirme araçları etkin değil, matematik sınavları matematik bilgisini mi dilbilgisini mi ölçüyor belli değil. Proje ödevlerini veliler yapıyor. Okulların araştırma altyapıları eşit değil, bu durum öğrenme sürecinde daha derin eşitsizliklere yol açıyor. Müfredat içinde konular arası tamamlayıcı bir ilişki kurulmuyor, böyle olunca çocukların analitik becerileri gelişmiyor. Bu süreç bu şekilde on iki yıl boyunca devam edip üniversitelere de yansıyor. Tek bir matematik sorusunu doğru cevaplamadan üniversitelerin mühendislik, matematik bölümlerine yerleşen öğrenciler var.

Özetin özeti: Öğrenciler umutsuz, veliler çaresiz, sistem tıkanmış durumda. Bir an önce yapılması gereken, bakanlık tarafından bir eğitim seferberliğinin başlatılması, atanamayan öğretmenlerin atanması, eğitime ayrılan bütçe payının artırılması ve okullara kaynak aktarımının hızlandırılması. Okullar arasındaki eşitsizliklerin, öğrencilere yönelik fırsat eşitsizliğinin ortadan kaldırılmasının tek yolu okullarda verilen temel eğitimi belli bir standartta tutmak. Teknolojinin geldiği noktada Milli Eğitim büyük veri ile çalışma becerisini etkinleştirmeli, geleceğe yönelik öngörü yaratmalı, eğitim vizyonunu da büyük veriden elde ettiği çıktılara göre şekillendirmeli. Popülist söylemler ve renkli görseller kimseyi ikna etmiyor, öğrencilerin de eğitimcilerin de gerçekçi, ilerici, bilimsel bir vizyona ve bunu hayata geçirecek motivasyona ihtiyacı var.

 

*Prof. Dr., Ege Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.