Arap Baharı’nın apolitik, nihilist karakteri

Arap Baharı ve çağcıl diğer kalkışmalar iktidarın heryerdeliği mitini paramparça etti. Ayrıca siyasi sahnenin yeni aktörleri bir şeyi daha öğrendiler: Çözümün ilerlemede, refahta, gelişmede ve dünyevilikte (buna seküler sosyal kontra da denebilir) olduğunu ve otokratik veya teokratik rejimlerin önderliğinde bunun imkansız olduğunu.

Josef Hasek Kılçıksız*

“İçeriği olmadan düşünceler boşturlar, kavramlar olmadan sezgiler kördürler” E. Kant

Bazen korkularımız yüzünden haksızlıklara karşı çıkamayız. Bu, bir şeyden yoksun bırakılma ya da o şeyi sonsuza kadar kaybetme korkusudur. Korkuların mutsuzluk imgemizle kökensel bir ilişkisi var. Hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır, o da korkularımız yüzünden haksızlıklara karşı çıkmamış olmak.

Bir şeyden yoksun bırakılma ya da o şeyi sonsuza kadar yitirme korkusuna rağmen haksızlığa direnmek, korku yasasının sürekliliğini kesintiye uğrattığımız bir istisna anının bilgisini bahşeder bize.

Bu bilgi aynı zamanda her yerde yayılım göstermekte olan erk ile çatışan bir direniş alanına işaret eder. İşte özgürlük dediğimiz şey tam da bu direniş alanında inşa edilen bir şeydir. Demem o ki, erk, korku yasasıyla kendini yeniden üretirken insan, hürriyetinden yoksun bırakılma korkusunu yendiği anda özgürlüğü üretebiliyor.

Bu özerk ya da iktidar paradigmalarıyla koşullanmış alanlarında özgürlük hissi direniş uğrağında bir tanıklığa dönüşür. Bu tanıklıkla gelen episteme (bilgi, anıklık) gelecek için güçlü bir ileti ve kendisine çağrı çıkartan güçlü bir çekim alanı da içerebilir. İnsan işte bu çekim alanı içinde “vicdan” denen şeyi de inşa eder.

İktidarın sonsuz bir el değiştirme içinde yine de biricik güç merkezi olarak kalmasını sağlayan şey, kanımca ebedi bir boğuşma içinde birbirine kenetlenmiş iki güreşçi imgesi algısını kitleye yayabilmeyi başarmasıdır. Erk özneyi, güç dengelerinin asimetrik olduğu neredeyse sonsuz boğuşma alanları içine çekerek kendini yeniden üretir. Arap Baharı süreci içinde nihilist şiddettin batağına saplananlar aslında iktidarı yeniden üreten direniş modelleri seçtiklerinin farkında değiller. Ya da bilinçli olarak iktidâr komplosunun bir figüranı olmayı yeğlediler.

Erk, araç olarak kullandığı şiddeti, beynin subliminal algı kapasitesine yaslanarak bilinçaltına ufak dozlar halinde gizli olarak gönderir. Bilinçaltına yollanan ileti, Jung’a yaslanarak söylersek, sosyal kontekstin “maske” ve bilinçdışının “gölge” arketipini kullanarak sosyal ve bireysel anlamda viral hâle gelir. Özneye olayın sonuçlarıyla ilgili olmadığı ya da bütünün bir parçası olmadığı “sorumsuzluğu” iletilir. (Örneğin, merâlara apartman dikilmesiyle eti pahalıya yemek arasındaki diyalektik bağı çözemeyen kişinin toplu konut hamlesini desteklemesi gibi). Olayın hakikati ancak olayın içinden geçen tanığa açılır. “Bütün” de kendisine ilişkin bilgiyi sadece parçalarına bildirir.

Böylece insanların dünyayı deneyimleme tarzı ve tepkileri üst üste binmiş bir söylemler ağı aracılığıyla sürekli değiş(tiril)ir. İnsanlar böylelikle egemenin siyaset yapma biçimini onaylayan bir direniş geleneğine bağlanır.  Kısacası, kısır bir dönellik içinde direnişin iktidarı tehdit etme olasılığı olduğu kadar onu yeniden üretme tehlikesi de vardır.

Özneyi sonsuz boğuşma alanlarının içine çekmeyi başaran erk, dolayımlayıcı olarak ya ideolojiyi, arketipleri ya da metafizik vasıflarla donatılmış kutsalları kullanır ve buradan açığa çıkan nefreti ödünç alır.  İktidâr direnişin protagonistini bu (ahmakça) dönelliğin içine çekerken Janus yüzlü Nemesis arketipini kullandığını söylemek yanlış olmaz. Nemesis mitinde kristalize olan intikâm ile erdemli adâlet bir oxymoron olarak her nasılsa uyum içinde bir arada barınıır. Anakronik sistemlerin dayattığı güreş minderi içinde ayaklanmanın protagonistlerine biçilen roller deviren ancak devrimci olamayan yıkıcı rollerdir.

Toplumsal, ırksal, tarihsel, dinsel, dilsel ve coğrafi ayrılıkları hiçe sayan, siyasetüstü, insan topluluklarının ortaya çıkışından öncesine dayanması kuvvetle olası olan öğelere ve bu öğelerin dikte ettirdiği şekilde oluşturulmuş temalara tüm insanların benzer şekilde tepki verdiği bu arketiplerin kolektif bilinçdışının tüm kötücül mirasını taşımaları muhtemeldir.

Başlangıçta büyük umutlarla başlayan Arap Baharı, sosyal dokuların altında yıllardır uyuklayan ideolojik rekabetler, Arap milliyetçiliği, mezhepsel ya da etnik düşmanlıklar gibi habis enerjileri açığa çıkardı. Bu habislik sosyal bir salgın edasıyla anakronik arketipler aracılığıyla kalabalıklara bulaştırıldı. Kalabalığın içine gizlenmiş olan özneye, tirana her ne şekilde olursa olsun direnmekle korku yasasının sürekliliğini kesintiye uğratabileceği yanılsaması bahşedildi. Ancak direnişin siyasi ve sosyal bir projeden yoksun spontan karakteri onun daha sonra nihilist şiddetin tuzaklarına çekilmesini kolaylaştırdı. Başkaldırı, siyasi perspektiften yoksun bu konjonktürel karakteri nedeniyle daha sonra gerici ve totaliter akımlar tarafından kolaylıkla çalınabildi. Görüldüğü üzere halkın sokağa çıkması, ayaklanması, isyan etmesi tek başına bir değer taşımıyor. Kanımca erke karşı direniş alanlarının yeri sokak çatışmaları, polisle boğuşma vs. değildir. Zulme tanıklık etmektir; zulme tanıklık etmek, erkin kullandığı şiddeti teşhis ve teşhir etmeyi gerektirir. Tanık burada olayın bileşeni olmaktan çok, olayın tarafıdır; izleyici olarak dışsal ama zulmün hedefi kurban olması açısından da içsel bir implizit bir öznedir.

Baasçılıkla tahkim edilmiş Arap milliyetçiliği, köklü bir geleneğe sahip İslamcı ideolojileri (Selefi ya da değil) milliyetçiliğe eklemlemeyi denemişti. Ancak bu “soğuk sosyal füzyon”un başarılı olduğu pek söylenemez. Ümmetçi siyasal İslam, seküler Baasçı Arap milliyetçiliğini ekarte ederek kurtuluş reçetesini tek başına yazmaya kalktı.

Arap Baharı’nın belirleyici parametresi siyasi (istibdâd) olmakla birlikte kalkışma daha çok kötü bir ekonomik konjonktürden (2008 mâli krizi) beslendi. 2008 krizi karizmatik devlet başkanlarının pastoral görüntüsünü paramparça etmişti. Bu devlet başkanları üstelik uzun zamandan beri sömürgeci ve ahlâki olarak sözüm ona düşkün Batı’nın harika arkadaşlarıydılar. İslam dünyasına yabancı bir kültürün tohumlarını toplumun içine ekmekle suçlandılar. Naser’dan beri Arap milliyetçiliğinde görülen ideolojik ve totaliter sapma, ilerici partilerin klinik ölümü, kadük rejimler tarafından prefabrik olarak hazırlanıp araçlandırılmış siyasal oluşumlar ile geleneksel partilerin aşınması gibi etkenler İslamcı parti ve hareketlerin uzun zamandır beklenen kurtarıcı Mesihler olarak ön plana çıkmalarını sağladı. Bağımsızlık sonrası Arap-Müslüman dünyasında, halklara dayatılan eksojen (dışsal) ideolojilerden ilham alan köktenci laik hükümetlerin jakoben yöntemlerle yasaklayıp bastırdığı siyasal İslâm, kitlelerin ‘son’ umudu olarak ortaya çıktı.

Siyasal İslâm’ın protagonistleri, bir Nemesis edasıyla yerel rejimlerle çarpışarak büyük güçlerin saldırganlıklarının kurbanı olanların adalet savunucuları olduklarını iddia ettiler. Irak, Afganistan ve Çeçenistan’daki askeri müdahaleler ile Guantanamo gözaltı merkezi örneğinde olduğu gibi antilolojinin (onulmaz çelişkilerin) zirvesinde insan onuruna yapılan saldırılar, Batı’nın köktencilere tepside sunduğu siyasi malzemeydi. Siyasi İslâm bu malzemeyi ters yüz ederek Batı’ya karşı kullanmayı başarmıştır. Siyasi mi yoksa kutsal bir dava mı olduğuna bakılmaksızın Filistin davası da hâlâ ve her zaman belirli mücadelelerin nedeni veya bahanesi olmayı sürdürüyor. Bu yönüyle de siyasal İslâm ile aşırı Sol’un en çok istismar ettiği davalardan biri olma özelliğini sürdürmektedir.

Kısa sürede Arap Fırtınası’na dönüşen Arap Baharı, geçmişin nostaljisini de salgılayarak kalabalıkların hayal kırıklığıyla baş etmeye çalıştı. Nostaljiye yönelim ekonomik krizden etkilenen konformist orta sınıfın korkularından da beslenerek hız aldı. Status quo, abartılı tarihi referanslara gönderme yaparak kitleler nezdinde bir çeşit neo-nasyonalizm yanılsaması oluşturmaya çalıştı.

Thawra  (ثورة ) denilen neo progressive devrimci akımlar, sosyal dokunun genetiğiyle yer yer çelişen positivist ithal siyasi projeleri önceleyerek bu programları kitlelerin özlemleriyle bağ kuran yerli projelere tercih ettiler. Ya da olguları, bölge gerçekliğiyle uyuşan merkezi bir tez, bir perspektif etrafında sunmayı başaramadılar. Bu siyasi yanılgılar İslamcı militanların süreci kendilerine yontmalarını daha da kolaylaştırdı.

Boğaz kesen çember sakallıların işçi sınıfının, yoksul köylünün eşitlik, adalet, özgürlük taleplerine siyasi bir alternatif oluşturmasını militan Sol ısrarla “Kapital”e başvurarak açıklamaya çalıştı. Bu, bölgenin gerçekliğiyle uyuşmayan yanlış, naif bir okumaydı. Kaldı ki, bir alt kimlik olarak ideoloji eksikli bir inşadan ibaret bir şeydir. İdeoloji aidiyeti perçinleyen sadece bir duygulanımdan ibarettir. Ütopyada açıldığı varsayılan yarığı tek başına onarması beklenemez.

İktidar bazen çatıştığı özneyi de aynı tuzağın içine çeker. Dolayımlayıcı ideolojiyi bir model olarak kullanan özne erk ile boğuştukça daha çok özgürlük yanılsamasına kapılır. Oysa dolayımlayıcı ideoloji bazen özgürlüğe ulaşmak için bir engeldir, yani bir model olduğu kadar ona ulaşmayı engelleyendir de. Kısacası erk önce engelleyenin rakip olarak konumlanmasına neden olmuş, onun varlığını dilemiş, sonrasında ise onun yenilmesini istemiştir.

Bulanık suya baktığınızda içinde balık olduğunu ümit edersiniz. Ancak duru ve berrak suda balık ya vardır ya yoktur. İşte sözünü ettiğim özgürlük yanılsaması, ideolojilerle suyun daha berrak göründüğüne dair inançtan kaynaklı bir yanılsamadır; özgürlük nosyonunun anlam artığına dönüşen, tortu bir özgürlüktür.

Özetle, iktidarın türlü tezahürleriyle her karşılaşma, eş zamanlı olarak kendi kimliklerimizle de bir karşılaşma hâlidir. Kimlik hapishanelerinden kurtulmadan başka bir siyasallığın olanağını bulmak mümkün görünmüyor.

Arap Baharı seküler Baasçı Arap milliyetçiliğiyle yıllardır rekabet halinde olan ümmetçi akımları yarım asırlık uykusundan uyandırmayı başardı. Dinci akımlar sırtını gerici İhvancı bir metafiziğe dayamaktalar. İhvancı hareket anakronik rejimlerin dağılmasıyla oluşan siyasi vakumu doldurmak iddiasıyla zaten uzun yıllardan beri pusuda beklemekteydi. Bu hareket daha sonra rövanşist tutumlarla şiddet eylemlerine başvurarak müesses nizamın tuzaklarına düştü. Demokrasi mücadelesini biteviye bir hesaplaşma veya sonsuz bir boğuşma eşliğinde düşünen intikamcı gelenek zaten erkin minderinde güreşen bir siyasettir.

İhvancıların başvurdukları şiddet yöntemleri bu ülkelerin kırılgan ekonomileri için yaşamsal önem taşıyan turizm sektörünü yıkıma uğratma tehlikesi taşıyordu. Turizmin en büyük düşmanı savaş ve onun zîna kardeşi olan iç savaştır. Yakın geçmişin katillerinin arkalarında bıraktığı acımasız ölümcül mirasın turistlerin hatırasına uzun bir süre için musallat olması çok muhtemeldir.

Başkaldırının ilk çeyreğinde apriori olarak göze batan ilk izlenim, saf, ortodoks inancın ahlâkî savlarının, çürümüş, liberten ahlâksızlığa karşı zaferi şeklindeydi. Ancak siyasal İslam’ın gizli ajandasını iyi bilenler turizme yapılan saldırıların, taktiksel olarak dikkatlice planlanmış hedeflere yönelik olduklarını anlayacaklardır. Bu saldırıları müesses nizamın komploları içinde düşünmek muhtemel olmakla birlikte, bu yaklaşımın kendisinin de komplotist olması ayrıva muhtemeldir.

Bu saldırılar üç işlevi yerine getirmeye çalıştı. Köktendinci eylemselliğin, uzun vadede şeriat oluşumunu, puritan, saf İslam’a ve onun düşünsel kaynaklarına geri dönmeyi, ekonomiyi çökerterek toplumsal kaos yaratmayı ve nihilist şiddetin karakteri üzerinden korkunun egemenliğini kurup iktidâr talebini korkunun arkasından dolanarak gerçekleştirmeyi. Üstelik dünyaca tanınmış turistik merkezlere yapılan saldırılar, köktencilere bedava ve naklen propaganda yapma olanağı sunmaktaydı. Fakat yeni siyasi sahnenin ustalarının bir üre sonra büyük bir ikilem ile karşı karşıya kalmaları kaçınılmazdı. Nizâm, süreklilik, ekonomik istikrâr ile geçmiş, kaos ve toplumsal çözülme arasında seçim yapmak. Dualarını yıllardır göklere yönelten İslamcılar, iktidara geldiklerinde yeryüzündeki gerçeklerle onların müktedir yarıtanrılarını keşfettiler. Bu yarıtanrıların başlıcaları, kapitalizm, para, doyumsuz benlik ve hedonizmdi. Yeni siyasi sahnenin çömezleri (siz isterseniz bunlara usta deyin) mesela alkol satışından alınan verginin kamu maliyesi dengesi için çok önemli bir gelir kaynağı teşkil ettiğinin ayırdına vardılar. Ancak daha utanç verici olan şey, valilerin, bakanların, devlet memurlarının, danışmanlar ile parlamenterlerin bir çoğunun maaşlarının, kumarhaneler, alkol, fuhuş, spekülasyon ve faiz gibi helâl olmayan kaynaklardan sağlanan gelirlerle ödeniyor olmasıydı. Pragmatist yeni kuşak İslmcılar, heterodoks özelliği nedeniyle turizmden her ne kadar nefret etseler de (Çünkü turizm sürdürülebilir refahı temsil eden görece seküler ve “ilerici” bir sektördür) Sezar’ın hakkının Sezar’a, Tanrı’nınkinin de Tanrı’ya bırakılması gerektiğini geç de olsa anladılar. Buradaki pragmatism, siyasal İslâm’ın sert çekirdeğiyle hem bir kopuşa hem de saf kaynağa bir dönüşe işaret ediyordu. Ama nasıl yorumlanırsa yorumlansın, her iki bakış açısı da müesses nizama cebren ya da gönüllü bir entegrasyonu da sağlamaktaydı. Buradaki cebir siyasi olmaktan çok ekonomiktir. Mısır örneğinde görüldüğü üzere, ticaret burjuvazisinin de Müslüman Kardeşler (Mursi) yönetiminden memnun olmadığı ortaya çıkmıştı.

İslamcıların “piç” çocuğu, liberallerin ise evlatlığı olan turizm, rejimin rengi ne olursa olsun tüm komplolardan kurtulmayı başarıyor. Sanayileşme ve demokrasinin oğlu, küreselleşme ve tüketimin iyi bir öğrencisi olan turizm, az gelişmiş ülkelerin önemli bir sosyal ve ekonomik dinamiği olmayı sürüdürüyor.

Arap Baharı kalkışmasının seyrini değiştiren önemli bir etken olarak iletişim teknolojisini de sayabiliriz. Başkaldırının genelleşmesinde ve uyuşmazlıkların aşılmasında önemli bir rol oynayan, beşinci unsur da diyebileceğimiz bu parametrenin çok önemli bir işlevselliği bulunmaktaydı. Sanal olmakla birlikte gençler tarafından iyi yönetilen bilgi iletişim teknolojileri, faşizan rejimlerin bilgi ve ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalarını kıran bir etkiye sahiptir.

Medya aslında iki ucu keskin bir kılıca benzetilebilir. Bir yandan isyanın öte yandan “iktidarın heryerdeliğinin” en önemli araçlarından biri. Medya viral gücü oranında zehirleyicidir de. Bu zehirleyiciliği ne yazık ki bulaşıcıdır. Beden ve zihinlerin sinyaller ve görüntülerle yayıldığı bir kültürün içinde, bu kültürün en güzel sonuç­ları yaratmış olması kadar en öldürücü virüsleri de bulaştırmasına şaşırmamak gerekir.

Arap Baharı’nın Arap Sonbaharı’na dönüşmesini sağlayan en belirleyici parametre ekonomikti. Etnik veya dinsel itkiler, Arap Baharı’nı başlatan güçleri harekete geçiren değişkenlerden sadece bazılarıydı. Baskıcı, çürümüş, kötü yönetimler de Arap Baharı’na müdahil olan önemli parametrelereden bazılarıdır. Fakat çokça savlandığı gibi, bu kalkışmaların başat nedeni “demokrasi” isteği falan değildi. Bölgedeki her krizi kendilerine uygun ortam yaratma fırsatına çevirmek için hazır bekleyen emperyal güçlerin, kalkışmayı bir demokrasi sorunu gibi gösterme kurnazlığı etkili bir manipülatif kampanya sayesinde başarılı oldu. Kalkışmaların neredeyse mottosu haline gelen “Halk Böyle İstiyor” sloganı, bazen, hatta çoğu zaman, halkın dışındaki merkezlerin istekleriyle çatışabiliyor.

Körfez’deki, Bahreyn hariç, hareketler mütevaziydi ve hemen kontrol altına alınmıştı. İktidardaki aileler, ellerindeki finansal araçları kullanarak sosyal ve politik huzuru adeta satın aldılar ve yönetimlerinde somutlaştırdıkları feodal rejimleri neredeyse hiç reforme etmeden aynen korumayı başardılar.

Sözüm ona imanın savaşçıları, kitlelerinin sempatilerini kazanmak adına onların sosyal güvencesizliklerini nasıl kullanacaklarını her zaman başkalarından daha iyi bilir. Vakıflar ve camii dernekleri aracılığıyla bu konuda önemli bir tecrübeye sahipler. İslâmi uyanış psikologlarının, ideologları ve vaizlerinin, kalabalıkların hayal kırıklığını, “hedefli cerrahî yardım”, organik dayanışma ve kademeli telkin yoluyla doğru zamanda öfkeye dönüştürmeyi iyi bildikleri tecrübeyle sabittir. Buradaki konjonktür ve yokluk sömürüsü siyasi hedefleri açısından Makyavelist bir karakter arz eder ve totaliter propagandanın yöntemsel bel kemiğini oluşturur.

Arap Baharı, eğer iktidarı başka bir biçimde yeniden oluşturmak için imha etmek yerine, onu tümüyle ve sonsuza dek imha ederek yeni bir tarihsel çağ açma olanağını sunan ve bunu devrimci bir süreç olarak tasarlayan bir paradigmaya sırtını dayasaydı, kanımca başarılı olabilirdi. Bu önerime bir çoğunuz hemen anarşizm yaftası takacak.

Oysa kastettiğim şey, kolektif bilinçdışı ya da bilinçaltının her türlü siyasi arketipini kullanmayı rededen, yasa koyucu program ve erk iddiası taşımayan, tarihsel referans kullanmayan, hatta tarihdışı, ölü mitleri gömülü oldukları mezarlarından kaldırıp kullanmayan, devrimci harekettir. Efendisini değiştirme talebi olan kölenin tutumunu değil de köleliği tümden ilga etmeyi amaçlayan bir eylemliliktir. Anarşizm değil de, yasa koyucu şiddetle yasa koruyucu şiddet arasındaki sahte diyalektiği kıran eylemliliktir. Arap Baharı ne yazık ki böyle bir siyasi perpektiften yoksundu.

Birçok devrimin sonradan gasp edilip sistem içine absorbe edilmesinin asıl nedeni yasa koyucu şiddetle yasa koruyucu şiddet arasındaki bu zımnî ittifaktır. Bürokrasiye karşı direndikçe onu daha da ele geçirilmez hale getiren şey, Josef K’ların, mantığını Şato’nun (Kafka) varlığından alan yasa koyucu bir direniş anlayışıyla bürokratik oligarşiye direnme çabalarıdır. Bu protagonistlerin müesses nizamla mücadele ederken giderek ona benzemeleridir.

İktidara karşı direniş modellerini Arap Baharı’nın artçı sarsıntılarının hala hissedildiği ülkeler bağlamında düşündüğümde, bir iki cılız akım dışında, siyasi arenanın protagonistlerinin Josef K’yi andırdıklarını ve yasa koyucu bir mantıkla erkle mücadele ettiklerini görüyorum. Suriye’de tahakküm döngüsünü kesintiye uğratan türden bir direniş modelinin eksikliği biraz da Thawra’cı sol yapılanmaların Stalinci geleneğinden kaynaklanmaktadır.

Ekonomik ve sosyal durumlarına bakılırsa Güney Akdeniz ülkeleri şiddet içeren toplumsal ayaklanmalara karşı çok korunaklı değildir. Bu kıyıdaki beş ülke (Fas, Tunus, Cezayir, Libya ve Mısır), 160 milyondan fazla nüfusa ev sahipliği yapıyor. Bu nüfusun % 40’ı yirmi beş yaşın altında. Eski rejimin bazı atipik artıklarını saymazsak, inanç, futbol ve internet ile takıntılı “Y Kuşağı’nın çoğu artık her şeyden önce, tüketime ve iş piyasasına kolay erişimi hayal ediyor. Y Kuşağı’nı hedef kitle seçen yeni despotların etik gelişime ve sözüm ona daha ahlâkî olana dair kalıcı ajitasyonu, neo-totaliter rejimlerin renklerine boyanmış şovenizmi yerinde tutmaya yöneliktir.

Şüphesiz eski kadük rejimler Y kuşağına ütopyaların hala mümkün olduğu bilgisini unutturmayı hedefledi ve bu unutuşu mümkün kıldıkları oranda iktidarlarını tahkim ettiler. Siyasal sahnenin yeni aktörleri ise ütopyayı distopya ile ikâme ederek yollarına devam etmek istiyor. Bu aralıkta oluşan siyasi vakum ise etrafa derin bir umutsuzluk ve nihilizm saçıyor. Bu aralıkta atomize edilen şey sadece ulus-devlet değil aynı zamanda gençliğin gelecek tahayyülüdür.

Suriye örneği bu atomize edilme evrimini açıkça gösteriyor. Suriye iç savaş arenası, otokratik rejim ile demokratik bir muhalefet arasındaki çatışmaya ek olarak, çeşitli ve çelişkili hedeflere sahip seküler, dinci sayısız aktörü bir araya getirdi. Orada, farklı motivasyon ve ilgi alanlarına sahip, altı oyuncu kategorisi şiddetle çarpışıyor: Lübnanlı Hizbullah savaşçıları ve İranlı gönüllüler tarafından desteklenen Beşar Esad rejimi, Kürtler, Türkiye’nin bölgedeki proxy milis gücü Özgür Suriye Ordusu ve onun tarafından desteklenen Suriye Ulusal Koalisyonu, mutedil İslamcı hareketler (mutedil İslâm mümkün mü çekincesiyle), köktenci cihatçı gruplar ve her çeşit toplumsal kategoriyi ezen mafya grupları ve nihayet Rusya. Rejimin içinde de dahil olmak üzere, bu kategorilerin her birinin içinde çıkar çatışmaları, uyuşmazlık ve çelişkiler var.

Türkiye’nin Suriye’nin ulusal birliğine sürekli vurgu yapması, sahada desteklediği milis güçlerinin siyasi karakteri açısından derin bir çelişki oluşturuyor. Milislerin Lazkiye saldırısıyla mezhep temelli bir çatışmanın provası denendi. Kafası kesilecek “kâfirin” duyduğu korkunun maksimizasyonu için bıçağın kurbanın önünde bilenmesi, duruma göre hem korkunun seviyesinin hem de infazdaki acının arttırılması için elektrikli testere kullanılması gerektiği gibi öneriler mezhepçi vahşi bir ajanda uyarınca ayrıntılarına kadar açıklanıp uygulandı. Bu uygulamalar Arap Baharı’nın nasıl bir örtmeceye ve oxymorona evrildiğinin açık siyasi kanıtlarıydı. Bu vahşi experiment sadece “kâfirlerin” öldürülmesi ve Alevî pogromu ile sınırlı olmayıp Suriye’deki toplumsal formasyonun iğdiş edilmesini amaçlayan bir etnik-mezhepsel temizlik ajandasının varlığını da kanıtladı. “Suriye’deki jakoben-laik Baasçı statükoyu devirmek için Türkiye herhalde ayrılıkçı seküler Kürt milislerini kullanacak değildi” dediğinizi duyar gibiyim. Bu sav doğru kabul edilirse, Türkiye’nin Suriye politikasının mezhepçi-Sünni bir projeyle şekillenen bir politika olduğu çıkarımı rahatlıkla yapılabilir. “Ulus devletin Kürt ayrılıkçılığına karşı refleksi” argümanı ise, Suriye’deki toplumsal formasyonu parçalamak isteyen mezhepçi cihatçıları desteklemekle boşa çıkarılmış bir argümandır. Çatışma ve katliam habitatında sıkça yaşanan ama bölgesel makro-siyasi ve askeri gelişmelerin ağırlığı karşısında çokça yer bulmayan bu uygulamalara yakınan bakıldığında Suriye’nin ulusal birliğine kasteden nasıl bir habis etnik-mezhepsel temizlik enerjisi barındırdığı farkedilecektir.

Köktendinciler görece seküler Suriye toplumunun vicdanını, din ve iman adı altında kemirerek totaliter iktidara yeni bir işgal bölgesi daha sunmuş oldular. Köktendincilerin işgal ettiği bu yeni alanın adı mahremiyetti, özel hayattı, kendi evinde bile şortla dolaşamamaktı. Esad rejimi meşruiyet alanını genişletmek için köktendincilerin vahşi eylemlerinden epey faydalandı.

Görece siyasi bir omurgaya sahip Kürt hareketinin emperyalist devletler arasındaki savrulmaları, dışarıya pragmatizm yerine siyasi ilkesizlik olarak yansıdı. Kürtçü hareketin Stalinist karakteri Rojava deneyiminde kadınlar ön plana çıkarılarak gizlenmeye çalışıldı.

Savaş koşullarının kaotik atmosferinde işlevselleştirilen cihat nikâhı, pornografik şiddetin tatmini için militanlara hizmet etmeyi amaçlıyor. Militanların cinsel arzularının dizginlenmesi için gerekli olan manevi rahatlık fetvalarla sağlandı. Bu uygulamalar aslında Arap Baharı’na esin kaynağı olan İhvancı hareketein sert çekirdiğinde gizli bir şeyi açığa çıkardı: Dinin hem siyasi-kamucu hem de hedonist-bireyci bir proje uğruna araçsallaştırıldığı gerçeğini ortaya çıkardı.

Emperyalizmin yarattığı öfkeden beslenen İslâmcılık, emperyalizmin çıkarları ile halkın öfkesi arasında durmayı yeğledi. Bu yönüyle Arap Baharı ulus-devletin atomizasyonunu amaçlayan emperyalist hükümranların vekalet savaşlarına evrildi. ABD ve müttefiklerinin, ‘yapıcı kaos’ doktrini kontrollü rejim değişiklikleri öngörüyor. Arap Baharı kalkışmasının evrildiği nokta, emperyalizmin çok boyutlu çıkarları açısından daha elverişli bir bölge yapılanmasının ön gördüğünü gösterir niteliktedir.

Arap Baharı’nın etki alanında yaşananlar emperyalist bir restorasyona işaret ediyor. Ancak bölgedeki bütün gelişmelerin, sadece emperyalist merkezlerin bölgeye müdahale ve düzenleme girişimleri ışığında okunması kapsamlı bir değerlendirme sunmaz. Böyle bir okuma, olaya müdahil olan siyasi, ekonomik, sosyal ve dini parametrelerin emperyalist komplo lehine ihmal edilmesi tehlikesini ortaya çıkaracaktır. Ortadoğu coğrafyasında yaygın yanlış algı, emperyalizmin belirli coğrafyalara yönelik politikalarının bir takım değişmez rasyonellere dayandığı yönündedir. Bu algı kabaca, komplocu bir yaklaşıma tekabül ediyor. Oysa emperyalizmin değişmez siyasi rasyonelleri bence yoktur. Arap coğrafyasında “dış dinamik” arama konusunda istekli olanların önce emperyal oyunların konjonktürel karakterini hesaba katmaları gerekmektedir. Örneğin “her şey petrol için yapılıyor” argümanı ya da “her şey Sykes-Picot yüzünden” savı böyle bir şey. Bir şeylerin de petrol için yapıldığı doğrudur. Fakat bu saptama, gerçekliğin ancak çok küçük bir kısmını açıklıyor. Üstelik Ortadoğu’daki devletlerin sınırları bence Sykes-Picot Anlaşması ile çizilmedi. Anlaşma ile yapılan, Ortadoğu’yu Fransızlar ve İngilizlerin doğrudan veya dolaylı kontrolünde olacak şekilde beş ‘etki alanı’na ayırmaktı. Ortadoğu’daki devletlerin sınırı nerede çizildi, diye sorarsanız, yanıtım, “Ocak 1919-1920 arasındaki Paris Barış Konferansı’nda” olacaktır. Fakat esas olarak “24-25 Nisan 1920’de İtalya’nın San Remo şehrinde toplanan konferans ve sonrasında hayatın içinde çizildi” yanıtı daha kapsayıcı bir yanıttır. Ortadoğu, Sykes-Picot Anlaşması’ndan önce de güllük gülistanlık bir yer değildi, San Remo sonrasında da olmadı. İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş, Britanya-ABD nüfuz alanları çekişmesi dışsal dinamikler olarak rol oynarken, Mısır, Suriye ve Irak’taki Naserci ve Baasçı yönetimler, yayılmacılığı tercih eden İsrail ve Lübnan’daki mezhepçi-milliyetçi oluşumlar ve İran-Suudi Arabistan antagonizminde somutlaşan Şii-Sunni ekseni içsel faktörler olarak süreci çığırından çıkardı.

Bence hemen hemen bütün modern ulus devletlerinin sınırları sömürgeciler tarafından çizildi. Tabii bu sınırların çoğu masa başında cetvelle çizilen sınırlar değildi. Ayrıca anti emperyalist kurtuluş savaşlarından sonra ortaya homojen ulus-devletler çıkmadı. Yapay sınırlar pek çok etnik, dinsel, dilsel, aşiretsel grubu paramparça etti. Anlaşmadan sonra kurulan Ortadoğu devletlerinin çoğu neredeyse bayrakları olan aşiretler topluluğuna yakın özellikler taşıyordu.

Arap Baharı’nın protagonistleri Sykes-Picot öncesine dönmeyi veya ulus-devlet formunu canlandırmayı hedeflemiyorlar. Kabaca söylersek, çok kültürlü, müreffeh, demokratik, barışçıl toplumlar kurmayı da hedeflemiyorlar. Sadece yapıcı bir kaosun içinde, devrimin Makyavelistlerce çalındığına çaresizce tanıklık ediyorlar.

SONUÇ

Arap Baharı bir çok siyasal ve sosyal hedefine ulaşmamış olsa da herkesin gözünden kaçan önemli bir hedefi gerçekleştirdi: Korkunun üstesinden gelmek.

Zira iktidarın heryerdeliğinin, (Michel Foucault) her yerde mevcut ve mutlak olduğu savının arkasında gerçekte eksikli ve sınırlı bir iktidarın iktidarsızlığını gizleme telaşı yatıyor. İktidarın bir türlü kesintiye uğramamasının nedeni heryerdeliği değil, bu heryerdeliğin sanki mutlakmışçasına, sonsuzca işletiliyor olduğuna dair algıdır; buradaki hiledir. Arap Baharı ve çağcıl diğer kalkışmalar iktidarın heryerdeliği mitini paramparça etti.

Ayrıca siyasi sahnenin yeni aktörleri bir şeyi daha öğrendiler: Çözümün ilerlemede, refahta, gelişmede ve dünyevilikte (buna seküler sosyal kontra da denebilir) olduğunu ve otokratik veya teokratik rejimlerin önderliğinde bunun imkansız olduğunu da.

Arap Baharı, İslamcı partilerin Arap coğrafyasında yeniden zuhur ederek sözde “demokrasi kurucusu” rolünü üstlenmelerine ve bunun inandırıcılığına büyük darbe vurdu.

Arap Baharı laikliği, Batılı anlamda anlamayan, dinin toplumsal yaşamdaki etkisinin farkında olan, dolayısıyla sol talepleri dinin pek de uzağında aramayan bir soft seküler Sol konseptin de başarısızlığını kanıtladı. Demokrasicilik oyununu iyi öğrendiği ve toplumsal dokuya daha kolay kök saldığı göz önüne alındığında, bu soft laik Sol okumanın, siyasal İslâm karşısında tutunma şansının olmadığı görülecektir. Bu, özgün bir şeyi taklidiyle ikâme etmeye çalışmanın kaçınılmaz başarısızlığıdır.

Güçlü lider kültü sayesinde ulusal birliğini yapay olarak yıllarca muhafaza eden ancak liderlerinin ölümünden sonra ulusal birlikleri ve kurumları, etki alanı bir şehri, hatta mahalleyi bile geçmeyen aşiretler tarafından atomize edilen, Libya, Irak, Suriye gibi ülkelerde Arap Baharı’nın yıkıcı etkileri daha çok hissedildi.

Hazzın ve arzunun akışkanlığını sürdürmenin mutlu olmanın önemli bir postulatına evrildiği neo feodal bir çağda yaşıyoruz. Bu neo feodal çağın hedonist, faydacı (utilaitaire), benmerkezci bir karakteri olmak yüzünden arzunun akışkanlığını kesen nihilist bir toplumsallığı var.

Yaşamdan beklediğiniz tüm arzular tek kullanımlık ve tüketim ideolojisinin yönlendirmesiyle onlara kavuştuğunuz an sönümleniyor. Böylelikle, isteklerin tutsağı olan insanoğlu, İksion’un çıkrığına ebediyen bağlanmıştır; o artık bitimsiz bir susuzluğun kemirdiği bir Tantalos’tur. Bu yüzden paternalist kapitalizmin harladığı iktidar ve para açgözlülüğü ateşi içinde debelenenlerin savaşlar çıkarma potansiyeli ulusal birliği kırılgan ülkelerde daha yüksektir.

Çağdaş devrim, belirsizliğin devrimidir. Paranın radyasyonuna maruz kalan bir bedenin hakiki metastazı içimizden paragöz ve iktidar talebi olan bir faşisti açığa çıkarıyor. Üstelik bu faşist sistemin patolojisinden gizlice zevk alıyor.

Sömürü ve sınıf çelişkileri bağlamından kopardığımız her şey, dilencinin ayağı ucuna atılan paraya benzer. Ona verilen sadaka, duyduğu acıların sürüp gitmesini sağlayabilmek ve hayatını biraz daha uzatmaktan başka bir işe yaramaz. Arap Baharı’nı sömürü ve sınıf çelişkileri bağlamından kopararak değerlendirdiğimde, makro metafizik bir alan içinde sapkın arketiplerin tiyatrosuna, amaçsızca ve acımasızca birbirini katleden aktörlerin nihilist şiddetine toslamam kaçınılmazdır. Bu şiddetin nedenleri üzerinde kafa yormak, ona siyasi bir ereksellik atfetmek isteğimden kaynaklanmıyor. Bu neo feodal Ortaçağ’dan genel geçer sosyal bir yasa çıkarsam bile- ki böyle bir amacım yoktur- bu vahşetin durmasını sağlayabilir mi? Hiç sanmıyorum.

Üstelik her şeyi, matematiksel bir mükemmellikte açıklayacağım derken, küsuratları ihmal etmiş, kısacası Pi’yi üç kabul ederek hidayete ermeye çalışan sosyalbilimci bir insan türü var. Bu tür sosyal olayları, tanrının baktığı açıdan matematiksel bir mükemmellikle algılamaktan vazgeçmelidir.

Sosyal kalkışmaların öznesi, haksızlık ve zulüm aracılığıyla ruhundan sökülen yerden arda kalan boşluğu, ortaklaşa yas şiarıyla, direniş sürecinde öğrendiği yeni dil içinden duyumsayıp ortak kolektif yazgılar inşa edebilirse, bir kurtuluş şansı olacaktır. Arap Baharı direnişin öznesine böyle bir seçenek sunmayı bence başardı.

Arap Baharı, geleceğin zamansal şemasının, şimdi’ye içkin olarak nesnel ama yıkıcı bir ihtimali barındırdığını, bu ihtimali göz ardı etmeden direnmek gerektiğini gösterdi.

Vicdanımız süreç odaklı manipülatif bir şiddete her gün küçük dozlar halinde maruz kalıyor. Arap Baharı bir devrime dönüşme potansiyelini barındıran süreçlerin yenilgisinin öyküsüdür. Geriye yenilgiden ve yanılgıdan öğrenmek kalırsa, geriye utanç kalırsa umut da mutlaka bâkî olacaktır.

* PHD öğrencisi, asistan, Tampere Üniversitesi, Felsefe Anabilim Dalı, Finlandiya


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.