Gabriel’den Elçi’ye Sur’da bir miras kronolojisi

Yenikapı Sokağı kültürler sokağına dönüşecek, vakti zamanda o güzergahta bulunan kilise, cami, sinagog, tarihi Diyarbakır evleri tekrar elden geçirilecek, yeniden hayat bulacaktı farklı inançlar, kültürler. Yeni bir kapı olacaktı belki de barışa, kardeşliğe, huzura. Belki de şehir ilk kez bu kadar uzaklaşacaktı ölümden... Yaşamaya yakın...

Mehmet Tayfur*

Albert ve Tahir’in anısına

1930’lar, Cumhuriyetin ilk kuruluş yılları, bir yenilik furyası başlamış, eskiye dair ne varsa tekrar elden geçirildiği bir dönemdi.

Diyarbakır da nasibini alıyordu bundan, takvimler 1931’i gösterdiğinde Diyarbakır surlarının yıkım emri veriliyordu. “Surlar hava akımına engel oluyor, bu da salgın hastalıklara sebep” diyorlardı yetkililer ve başlamışlardı yıkımına, tarihe tanıklık etmiş, kendisine yaslananları utandırmamış, onları dışarıdan gelecek tehlikelere, saldırılara karşı korumuş surların. Yüzyıllar boyunca hayatın devam ettiği bir yerde nasıl oluyordu da birdenbire surlar bir salgına sebep oluyordu? Bu kadar masum bir gerekçeyle açıklanacak bir durum değildi elbet. Tam da o sıralar hayatını tarihi yapılara, sanata, mirasa adayan Fransız arkeolog, sanat tarihçisi Albert Gabriel bu kez Diyarbakır’daki mirasa şahitlik etmek, anıtlarını kayıt altına almak için Diyarbakır’a geliyordu.

Verilen bu yıkım kararı hayatını bu çalışmalara vakfetmiş birinin kabul edeceği bir durum değildi elbet; hemen harekete geçer ve mektup üzerine mektup yazar Ankara’ya, yetkililere. Ve şöyle der:

“Diyarbekir’in müstahkem surları, burçları tarih ve arkeologya açısından olağanüstü öneme sahiptir. Surların sadece yapımında gösterilen teknik incelik ve sanatkârlık değil, surların cephesindeki kitabelerinde, figürlerindeki olağanüstü zenginlik itibariyle de tarihin canlı birer sayfalarıdır. Yerel makamlar verdikleri kararla bu sanat harikası surları dinamitleyerek yıkıyorlar.” (1)

Bu sözlerle Ankara’ya iletir durumu. Bu girişimi sonuç alır ve surların kalan kısımları yıkımdan kurtarılmış olur Albert sayesinde.

20’nci yüzyılın başında birçok etnik ve dini gruba ev sahipliği yapmış olan tarihi kent, Suriçi 1915’te başta Ermeniler olmak üzere Süryani ve Keldani gibi halklara yönelik zorla göçertme politikalarıyla heterojen yapısını yitirmeye başlamıştı. Yıkılan sadece surlar değildi; birlikte yaşama kültürü de yok ediliyordu.

1990’lı yıllar Suriçi için yeni bir dönüm noktasıydı. O dönemin savaş mağdurlarını, köylerinden edilen, göç yollarına düşenleri ağırlıyordu, onlara kucak açıyordu bu kez, tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yaptığı gibi onları da ağırlıyordu cömertçe. Yüzyıllar boyunca yaşamın kesintiye uğramadığı bu kent bu sefer farklı hikayelerle tanışıyordu onları geleceğe aktarmak üzere.

2000’lere gelince Sur, kentsel ortamda birtakım değişikliklere sahne oluyordu. Yıllarca yok sayılmış, ihmal edilmiş kimliklerin, kültürlerin, yerel yönetimler üzerinden kentsel alanda görünürlüğü artıyordu. Mekan üzerinden kentin hafızası tekrar gün yüzüne çıkıyordu. Birçok yapı restore edilip farklı amaçlar için kullanıma açılıyordu. Bunlar arasında tarihi bir Diyarbekir evi dengbêjlere ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Yıllarca yok sayılan dilin hayat bulduğu; acıları, sevinçleri konu edinmiş sıtranlar yankılanıyordu bu tarihi mekanda, bir kez daha dile geliyordu yarım kalmış sevdaların hikayeleri ve bazalt taşlar şahitlik ediyordu bu anlara.

Şakıro’nun (dengbêj) Sûra Dîyarbekirê, Dîyarbekira şewitî ağıdı tekrar yankılanıyordu elleri kulaklarında dengbêjlerin sesiyle, sesler birbirine karışıyordu o tarihi mekanın avlusunda. Öte yandan yıllarca harabe bir halde olan Surp Giragos Ermeni Kilisesi, restore edilerek ibadete açılıyordu, tekrar hayat buluyordu mekanlar. Ezan seslerinin çan seslerine karıştığı günlere dönülüyordu o aralar. Yerelde çağrılar yapılıyordu “Evinize dönün, burası sizin de yeriniz, eviniz” diyerekten.

Puşici Yaqo’nun oğlu Udi Yervant, uduyla dönüyordu gurbetten, çocukluğunun geçtiği yere, Sur’a, Sur’un o dar küçelerinde çalıyordu bu sefer, “Ula fılle hoşgeldin” (2) deniliyordu.

Yenikapı Sokağı kültürler sokağına dönüşecek, vakti zamanda o güzergahta bulunan kilise, cami, sinagog, tarihi Diyarbakır evleri tekrar elden geçirilecek, yeniden hayat bulacaktı farklı inançlar, kültürler. Yeni bir kapı olacaktı belki de barışa, kardeşliğe, huzura. Belki de şehir ilk kez bu kadar uzaklaşacaktı ölümden… Yaşamaya yakın…

Takvimler 2015’i gösteriyor. Yıkımın gölgesinde bir kent, yeni bir döneme giriliyordu, kara bulutlar dolaşıyordu bu kez Sur semalarında; olacaklardan, başına geleceklerden bihaber, sessiz bir kent, ismini onu çeperleyen, 1930’larda yıkım görmüş surlardan alan bir kent, yıkım sırası gelmiş bir kent…

Sessizlik uzun sürmedi patlak verdi çatışmalar bir şiddet sarmalına dönmüştü şehir, dumanlar yükseliyor, çocuklar daha önce hiç duymadıkları silah sesleriyle uyanıyorlardı, korkulu gözlerle bomm bomm bomm… Çatışmalar devam ediyor tüm yıkıcılığıyla… Yine ölüm yine barut kokusu, evlerine hapsedilmiş insanlar, gergin bir bekleyiş… Dayanılabilir gibi değil artık, başlarına yıkılmış evlerde kalmak. Tekrar bir göç yoluna koyuldular, birçoğunun yabancısı olmadığı, yeni bir göç yoluna, nitekim 90’larda tanışmışlardı göçle, köylerinden edilen Sur halkı. Çatışmalar devam ediyor tüm yıkıcılığıyla…

Bu kez yıllarını insan haklarına adamış, 90’lı yıllarda birçok faili meçhul dosyaya bakan, kayıp yakınlarıyla yıllarca hak mücadelesi yürütmüş, insan hakları savunucusu avukat Tahir Elçi, ayaklarından kurşunlanmış tarihi Dört Ayaklı Minare’nin önüne gelip ve bu kez dili olmayan yapılar yerine haykırıyor ve şöyle diyordu:

“Yıllar önce Afganistan’da Taliban güçlerinin Buda heykelini bombalama görüntülerini hep birlikte dehşet içinde izledik. Yine son birkaç yıl içinde IŞİD denilen o barbar grupların Palmira’da, Mısır’da, Ezidi yurdu Şengal’de, o insanlığın tarihi birikimlerine yönelik suikastlarını, bombalamalarını hep endişeyle, kederle izlerdik. Ve Türkiye toplumu olarak hep şunu derdik, aman bunlar bizden uzak olsun. Ne yazık ki, çok kısa bir süre içerisinde bizim de tarihi eserlerimize, tarihi değerlerimize yönelik benzer girişimler söz konusu oldu. Şunu diyoruz: Tarihi Dört Ayaklı Minare insanlığa sesleniyor. Beni ayağımdan vurdular; ne savaşlar ne felaketler gördüm, ama böyle ihanet görmedim diyor bize. Tarihine, tarihsel değerlerine, tarihsel mirasına sahip çıkmayan toplumlar doğru ve güvenli bir gelecek de kuramazlar. Bu nedenle tarihimize, değerlerimize, tarihi ve kültürel mirasımıza sahip çıkalım diyoruz.” (3) diyordu Tahir. Bu açıklamasından hemen sonra “İnsanlığın mirasıyım, mirasına sahip çık” dövizleriyle basın açıklaması yaptığı sırada hiç de yabancısı olmadığı kurşunlardan birinin hedefi haline geldi.

“Diyarbakır ortasında vurulmuş uzanırım ben bu kurşun sesini nerede olsa tanırım” der gibiydi Tahir.

Albert kadar şanslı değildi Tahir, bu karşı koyuşunu canıyla ödemişti… Yere uzandı, Yenikapı Sokağı’nın başında, Dört Ayaklı Minare’nin dibinde sessizce… Hareketsiz…

Çatışmalar devam ediyordu tüm yıkıcılığıyla.

90’larda çocuklarını ölümden kaçıran aileler, artık cesetlerini arıyorlardı moloz yığınlarında…

Bir kıyametti sanki bu, İsrafil miydi yoksa Sur’a üfleyen?

 

(1)  Gabriel’in 1930’larda Milli Eğitim Bakanlığı’na yazdığı rapordan bir kesit

(2) Şeyhmus Diken, Ula Fılle Hoşgeldin kitabı

(3)  Tahir Elçi’nin, 2015 ‘te yaptığı basın açıklaması metninden

 

*Mühendis-Şehir Plancısı


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.