Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği

Türk-Amerikan ilişkilerindeki hesaplaşma günü 13 Kasım’da bir kez daha ertelenmiştir ama yalnızca ötelenmiştir. Bu nedenle ilişkinin yeniden yapılandırılamaması halinde bir kopma yaşanması ihtimali güçlenmektedir. Olası bir kopuş ise her iki ülkeye de zarar verecektir.

Faruk Loğoğlu*

13 Kasım tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başkan Trump zirveden memnun ayrılırlarken, günü kurtarmışlar, fakat kamuoyunda somut bir ilerleme kaydedildiği inancını yaratamamışlardır. Genel kanı gündemdeki konulardan hiçbirinde çözüm sağlanamadığı, bununla beraber iki liderin “kişisel dostlukları” nedeniyle aralarındaki sorunları çözmek için görüşmelere devam kararının da olumlu ve önemli olduğu yolundadır. Bu değerlendirme genelde doğru ancak tam değildir. Zira gündemin en üst sırasındaki S-400’ler konusunda ABD’nin isteği doğrultusunda bir mutabakat sağlanmış olabileceğini gösteren işaretler vardır. Eğer varsa böyle bir mutabakat, bunun taraflarca farklı yorumlarına açık sözlü, ucu açık bir mutabakat olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Hemen kaydedelim ki S-400’lere ilişkin bir geçici anlaşma Türk-Amerikan ilişkilerini düze çıkarmak için yeterli olmayacaktır.

Önce S-400’ler mutabakatı da nereden çıktı sorusunun yanıtını vermek lazım. Zirve öncesinde, sırasında ve sonrasında Trump başta olmak üzere bütün ABD yetkililerinin ağız birliğiyle “S-400 meselesi halledilmeden ilişkilerimiz düzelmez, yaptırımlar devreye girer” söylemi değişik tehditkâr ifadelerle tekrarlanmış, S-400 meselesinin iki ülke ilişkilerindeki ana engel olduğu Türk tarafına altı çizilerek defalarca beyan edilmiştir. Böyle bir ortamda ortak basın toplantısında “S-400’ler meselesi heyetler arasında görüşülecektir” açıklamasının yapılabilmiş olması tarafların bir noktada anlaştıklarını göstermektedir. Zira aynı lahzada Trump muhatabına övgü üstüne övgüler yağdırmıştır. Senato’da Ermeni karar tasarısının oylaması -üstelik Türkiye’ye karşı pozisyon alan Senatör Graham tarafından- anında durdurulmuş, yine Senato’da Türkiye’ye yaptırım yasa tasarıları aynı hızla askıya alınmıştır. Diğer bir deyişle, Trump liste başı S-400 konusunda istediğini bir ölçüde almış ve Türkiye’ye yaptırımların öncülüğünü yapan ve sıra dışı bir oldu bittiyle Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştürdüğü Senatörleri de – şimdilik – ikna etmiş olmalı ki bu beklenmedik gelişmeler yaşanabilmiştir. Nitekim Trump basın toplantısında – hızla gelişen azil sürecine rağmen – “iyi iş bitirmiş” rahat bir Başkan görüntüsü verebilmiştir.

S-400’ler hakkında dar katılımlı görüşmede varılmış olabilecek sözlü bir mutabakatın içeriğini bilmiyoruz. Konunun yumuşatılması için biraz daha zamana yayılıp, heyetler arası görüşmelere havale edilmiş olması, neticede meselenin bir süreliğine gündemden düşürüleceğine işaret etmektedir. Bununla birlikte, S-400’ler konusunun ötelenmesi, hatta çözümü dahi tek başına Türk-Amerikan ilişkilerinin normalleşmesini sağlayamayabilecektir. Zira ortak gündem hâlâ ağır sorunlarla doludur: PYD/YPG, Suriye, FETÖ, Halkbank, Ermeni soykırım kararı, İran, İsrail, Rusya, NATO… Üstelik Kongre’deki köklü Türkiye karşıtlığı ve Amerikan medyası ile düşünce kuruluşlarının aleyhteki neşriyatları da yoğun olarak sürmektedir. Kongre ve medyada tezlerimizi savunmakta en güçlü destekçimiz olan Yahudi lobisi ise İsrail’le bozuk olan ilişkilerimize paralel olarak artık yanımızda değildir; onların yerini Trump’la iyi ilişkileri olan, fakat işe yaramayan lobi şirketleri almıştır.

ABD Kongresi’nin Türkiye rahatsızlığı iki ülke arasında uzun zamandır biriken sorunların etkisiyle kronik hale gelmiştir. Rahatsızlık sadece dış politika konularıyla sınırlı olmayıp, Türkiye’de demokrasi, insan hakları ve özgürlükler bağlamındaki olumsuz addedilen gelişmelerle de bağlantılıdır. Bu koşullarda özellikle Suriye’de ABD’nin desteklemeye devam ettiği PYD/YPG bağlamında ister güvenli bölge, ister IŞİD’le mücadeleyle ilgili bir anlaşmazlık halinde yaptırım yasa tasarılarının tekrar devreye sokulması işten bile değildir. Çünkü S-400’ler halledilmiş olsa dahi, sadece CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) çerçevesindeki yaptırımlar önlenmiş olacak, ancak Kongre’de bekleyen diğer yaptırım yasa tasarıları gelişmelere göre rahatlıkla gündeme yeniden alınabilecektir. Bu konuda, Senatör Graham’ın Senato’da Türkiye karşıtı tasarının 95 oyla kabul edilebileceğini söylemesi dikkate alınmalıdır. Temsilciler Meclisi’nden sonra Senato’nun da Ermeni iddialarına sahip çıkan bir karar kabul etmesi ise Türkiye’yi bekleyen ciddi başka bir tehlikedir.

Sonuç olarak, Türk-Amerikan ilişkilerindeki hesaplaşma günü 13 Kasım’da bir kez daha ertelenmiştir ama yalnızca ötelenmiştir. Bu nedenle ilişkinin yeniden yapılandırılamaması halinde bir kopma yaşanması ihtimali güçlenmektedir. Olası bir kopuş ise her iki ülkeye de zarar verecektir. Oysa ülkemizin başat özelliği tarihinden, coğrafi konumundan ve Cumhuriyetimizin demokratik, laik ve hukukun üstünlüğü esaslarından kaynaklanan yapısal gücüdür. Bu gücü bölgede istikrar ve “cihanda barış” için kullanmak ülkemizi yönetenlerin sorumluluğu ve görevidir. Bu itibarla, ABD yerine çareyi Rusya veya Çin’de aramak gibi seçenekler Türkiye’yi ileriye taşımaz. Dolayısıyla, ABD’yle ilişkilerimizde, stratejik ortaklık, rol modeli gibi aslında hiçbir zaman yeterli karşılığı olmayan kavramlar bir kenara bırakılmalı ve ülkemizin ulusal çıkarlarını koruyan, mevcut bölgesel ve küresel gerçeklere uygun, gerçekçi ve işlevsel bir ilişki düzeni kurulmalıdır. Dış politikamızda yeni bir düzen kurmak, şimdi izlenmekte olan günü birlik, başkalarının politikalarına tepkilere dayalı, iç siyaset mülahazalarına endeksli günü kurtarma siyasetsizliğinden daha doğru ve akılcıdır. Ve artık şarttır.

 

*Emekli diplomat, eski CHP milletvekili

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.