'Başka’nın 'yüz’ünü görememek

Hâbil ve Kâbil hikayesine göre, birbirini öldüren, üstelik bunu nefretle yapan ilk özne, aynılıktan pay alır. Kardeşlik, aynılıktır; öldürücüdür. Dolayısıyla, benzer kavramlarla tekrar tekrar söylediğimiz gibi, nefret en başta sorumsuzluktur, dünyada olmaktır, ötekinin yüzünü görememektir.

Batuhan Saç*

Nefret, onunla karşılaşan nesneyi aşar, yasanın sınırlarına kadar girer. Yani öyle bir duygudur ki, bir suç biçimi olarak bile anılır; nefret suçu olarak. Başlangıç için, nefretin keskinliği ve ağırlığı hakkındaki bu cümlelere uzun bir parantez koyacağım. Bu uzun parantezde ise Hâbil ve Kâbil hikayesini nefret bağlamında değerlendirmeye çalışacağım, hikâyeye teğet geçecek de olabilirim. Hâbil ve Kâbil hikayesi doğrudan nefreti konu edinmese de, nefretin kuvvetini açıklamak için hem bireysel hem de toplumsal temelde öneme sahip (Erten, 2014). Yani nefret hakkında düşünmeye başladığımızda, bireysel ve toplumsal bağlamda ayrı ayrı düşünülebilecek bir duygudan bahsediyoruz. “Toplumsal” derken de, gruplar arası (sosyal psikolojik) ilişkilere işaret edebiliriz. Yani nefret, kişiler arası ve gruplar arası düzeyde önemli bir duygu; bu iki ilişki için de bir “Başka’nın ‘yüz’ünü görememek” olarak tanımlanabilir. Kullandığım ve içinde olacağım bu terminoloji, Emmanuel Levinas’ın. Bir diğer yandan da onun dünya hakkındaki görüşleri de bizim için önemli olacak.

HÂBİL VE KÂBİL

Kutsal kitapta her iki kardeş hakkında bilgi verilir. Kâbil çiftçidir, toprağı ekip biçerek tanrıya sunar hasadını. Hâbil ise çobandır, o da buna uygun olarak sunar kurbanını (Girard, 2003). Hikâye farklı kaynaklarda anlatılır, dehşet vericiliği aynıdır. Kuran-ı Kerim’de ise Maide Suresi’nde konu edinir (5/Maide:27-31):

Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini doğru olarak anlat:
Yakınlık için birer kurban sunmuşlardı.
Birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti.
(Kabul edilmeyen, kardeşine) “Seni öldüreceğim” demişti.
(Kardeşi) “Allah ancak korunanlardan/sakınanlardan/çekinenlerden kabul eder” demiş (ve
eklemişti:)
Beni öldürmek için el kaldırsan da, ben sana öldürmek için el kaldırmayacağım; çünkü
Alemlerin rabbi Allah’tan korkarım.
Dilerim hem benim günahlarımı hem kendi günahlarını yüklenir, Cehennem halkından
olursun; zalimlerin cezası budur.”
Derken, benliği kendisine kardeşini öldürmeyi kolaylaştırdı da, onu öldürdü; yitirmişlerden
oldu. Allah, kardeşinin bedenini nasıl gömeceğini göstermek üzere ona yeri eşeleyen bir
karga gönderdi.
“Kardeşimin bedenini gömmekte bu karga kadar acizim, ha?” dedi.
O artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu.

Ve Kitabı-ı Mukaddes’ten (Tekvin 5:9-16, Kitab-ı Mukaddes):

Ve Rab Kain’e dedi ki: Kardeşin Hâbil nerede? Kain dedi ki: Bilmiyorum; kardeşimin bekçisi miyim ben? (.) Ve Kain Rabbe dedi: Cezam taşınamayacak derecede büyüktür. İşte bugün toprağın yüzü üzerinden beni kovdun ve senin yüzünden gizli kalacağım ve yeryüzünde kaçak ve serseri olacağım ve vaki olacak ki; her kim beni bulursa, beni öldürecektir. Ve Rab ona dedi: Bunun için Kain’i her kim öldürürse, ondan yedi kere öç alınacaktır.(.) Ve Kain Rabbin önünden çıktı ve Adenin şarkında Nod diyarında oturdu. Ve Kain karısını bildi ve gebe kalıp Hanoku doğurdu ve bir şehir bina etti ve şehrin adını oğlunun adına göre Hanok koydu.

Hâbil ve Kâbil kardeşler tarihin ilk cinayet hikayesini oluşturur. Hâbil artık ağır bir yük taşır, nefret gibidir bu yük. Nefret gibi uzundur laneti, bulunduğu yerde öldürüleceğini düşünür. Ne kadar nefretle doluysa o kadar da sorumlu değildir Kâbil. Bireysel bir sorumluluğun ötesinde, dini söylemler de insanlığın işlediği sonraki cinayetleri Kâbil’e yükler, yani abartarak söylersek, diğer cinayetler de ondan pay alır.

Rab, kardeşinin nerede olduğunu sorduğunda Kâbil onun nerede olduğunu bilmediğini söyler. Bilmediğini söylemekle kalmaz, “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” diye de çıkışır.

Levinas’a göre Kâbil, kardeşi Hâbil’i yüzüne bakmadan öldürmüştür. Çünkü yüz, sorumluluk demektir. Levinas’a göre başkası, kendini yüzüyle hatırlatır ve bu hatırlatma aynı zamanda ben için kesin bir kopuştur ve kaçamayacağım bir sorumluluktur. Üstelik Levinas’a göre etik ilişki, yüz yüzeliktedir, orada saklanır. Başkası yüzünü sunduğunda, benden farklılığını açık eder ve ona karşı vazgeçemeyeceğim bir sorumlulukla da karşı karşıyayımdır. Çünkü başkası, her yerden çok yüzündedir (Calin & Sebbah, 2011).

Neden nefret hakkında düşünürken Hâbil Kâbil’i düşünmeye çalışıyorum? Neden Levinas’ın terimleriyle yol alıyorum?

Nefret, her zaman, karşısındaki nesneyi bilir. Ama bu bilme, hatalıdır. Bu bir ön-bilmedir yani önyargıdır çoğunlukla. Gene Levinas’ın deyişiyle, dünya-da-olmak’tır. Dünyada insanlar birbirinin yüzünü görmez, çünkü ilişki aynılık ile kurulur. Başkası, mutlak öteki değil, bize benzeyen özellikleriyle de var olur. Diğer yandan, demiş oluyoruz ki, karşımızdaki kişi biliniyordur ve anlaşılmıştır, kim olduğu hakkında bilgimiz vardır. Ve nefret söylemlerini inceleyen bir araştırmacı özellikle görüyordur ki, kaynakça eklemeden söylersek, taraflar birbirini tam anlamıyla “bilir”. Bu bilme, bilgilerini sarsmazcasına emin olma ve onu tutmayla da iç içedir. Kişiler/gruplar kimle karşılaştığından emindir. Yani nefret için kurulan zemin budur: Tanımak ve bilmek. Şimdi bu ifadelerin nereye işaret ettiğini de bir alıntıyla açıklayalım:
“Başkasıyla karşılaşmanın en iyi yolu onun gözlerinin rengini dahi fark etmemektir (Gözel, 2011, s. 15).”

Yüz hakkında söylediklerimizle toparlarsak yüz kaçınılmaz bir sorumluluktur ve ötekinin mutlak anlamda öteki olduğunu bize söyler. Yani bir insan ya da grup, bizim için ancak muammalığını koruduğunda iletişim kurmamıza imkân vardır.

DÜNYA’DA OLMAK

Kâbil’in nefretinin sebebi aynı zamanda dünyadır. Levinas, sorumluluğu üstlenmenin “dünyaya girmek olmadığını” söyler. Anlatılan tüm hikâye dünyada geçer; dünya öznelerin birbirlerinin yüzlerini göremedikleri bir aynılık ile yürür. Ama dünyaya girmemek, hem ötekinin öteki olarak varlığını kabul etmek hem de onun sorumluluğunu üstlenmek demek. Özneler dünyada birbirlerine çarpar, çünkü sınırları vardır, aynılıkları ortadan kalkar.

Şunun altını çizmek gerekir: Hâbil ve Kâbil hikayesine göre, birbirini öldüren, üstelik bunu nefretle yapan ilk özne, aynılıktan pay alır. Kardeşlik, aynılıktır; öldürücüdür. Dolayısıyla, benzer kavramlarla tekrar tekrar söylediğimiz gibi, nefret en başta sorumsuzluktur, dünyada olmaktır, ötekinin yüzünü görememektir. Bu sebeple, varlığı aşmak gerekir, dünyaya girmemek gerekir Levinas’a göre. T. S Eliot’tan alıntılayalım, Four Quartets’in ilk dizesi: “In my beginning is my end (Eliot, 1971).”
Levinas’a göre özne, başkası ile ilişki yoluyla varlıktan çıkar, yani ontolojinin üstüne yükselir; bu, iyiye varmanın da biricik yolu. T. S. Eliot’un dizesini de hesaba katarsak, Levinas’ın etiği, ontoloji eleştirisine dayanır ve ontolojinin aşıldığı yerde kendini gösterir.

SON – NEFRET HAKKINDA

Nefret hakkında, “psikologca” yazılacak bir metnin ne içermesi gerektiğini tam olarak bilmiyorum. Ama, Levinas anlatısının felsefenin bir dalı olmadığını, bir ilk ilke olduğunu da hatırlatmak lazım; “psikoloji”yi de kapsayan. Dolayısıyla bu metin bir disiplinden olabildiğince soyut. Demeye çalıştığım şey, Levinas’ın bize var olan kavramlarımızı kapsamlı bir şekilde yeniden düşünmeyi öneriyor olduğu, onunki yeni bir ilk kurma çabası; Holokost’un ardından.

Heidegger okuru, Levinas’ın düşüncelerini okurken, onun düşüncelerini ifade ederken, aynı zamanda Heidegger’i karşısına aldığını da fark etmiştir. İtiraf etmek gerekir ki, nefreti anlatmak için Levinas’ı seçmemin bir başka sebebi de bu: Levinas’ı okumak için onun Heidegger’e duyduğu nefreti de adlandırmak gerekiyor. Özkan Gözal da bu konuda şu hikâyeyi anlatıyor: Simon Critchley’in biyografik eserinden okuduğumuza göre, Levinas, “çoğu Alman’ı affedebiliriz” demiş. Ancak hemen arkasından da eklemiş “ama bazı Almanlar var ki onları affetmek zordur. Heidegger’i affetmek zordur (Gözal, 2019).” Nefrete set çekmek için alıntıladığımız ve kılavuz edindiğimiz Levinas’ın duyduğu nefretin “haklı” olup olmadığını tartışmıyoruz. Başta açtığım parantezi kapatırsam, nefretin böylesine kavurucu bir duygu olduğunu söyleyebilirim.

Evet, “psikologca” demiştik. Bunun için de Why We Hate makalesine göz atabiliriz. Araştırmacıların ilettiğine göre, nefret birçok “olumsuz” duyguyu içerebiliyor, tekil bir duygu değil. Ve daha da ilginci, bu duygu kişinin kendine daha da güven duymasını sağlıyor. Yani kişi ne kadar öteki ile karşılaşmazsa, o kadar kendinin sağlamasını nefret üzerinden yapıyor (Fischer, Halperin, Canetti, & Jasini, 2018). Şüphesiz, her karşılaşma bir öğrenme süreci olduğundan, bilinenleri tehlike altında bırakıyor (Dört araştırmacının ikisinin psikolog, birinin politik bilimlerden ve eğitim bilimlerinden olduğunun da anlamlı olduğunu düşünüyorum).

Son olarak, belki gene Levinasçı terminolojisiyle söyleyecek olursak, nefret, bir dünyaya sığınmaktır. Nefret, başkasının yüzünü görememektir ve dünyaya mahkûm olmaktır.

Kaynakça

Calin, R., & Sebbah, F.-D. (2011). Levinas Sözlüğü. (M. Erşen, Çev.) İstanbul: Say Yayınları.

Eliot, T. S. (1971). Four Quartets. New York: Harvest Book.

Erten, Y. (2014). Hâbil ve Kâbil: Doğan İlk İnsanla Ölen İlk İnsanın; Öldüren İlk İnsanla Öldürülen İlk İnsanın İlişkisi Üzerine. (N. K. Bilen, Dü.) İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Fischer, A., Halperin, E., Canetti, D., & Jasini, A. (2018). Why We Hate. Emotion Review, 309-320.

Gözal, Ö. (2019, Ekim 19). edebistan. http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/heideggeri-affetmek-zor/2011/03/ adresinden alındı

Gözel, Ö. (2011). Varlıktan Başka – Levinas’ın Metafiziğine Giriş. İstanbul: İthaki Yayınları.

 

*Psikolog


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.