Barışı savunmak...

Bugün bize, barıştan ve demokrasiden yana olanlara, düşen daha fazla barış; daha fazla demokrasi; savaşın bir insanlık suçu olduğundan yola çıkarak, bu suça/bu savaşa yine ortak olmayacağız demek; savaşa karşı barışı savunmak gerekmektedir.

Necat Keskin*

2011 yılında başlayan ABD ve Rusya gibi küresel güçlerin, Türkiye ve İran gibi bölgesel güçlerin dolaylı ve doğrudan müdahaleleriyle uzun yıllara yayılan “Suriye savaşı”, yüzbinlerce insanın hayatına mal olmuş ve yüzbinlercesinin de yerinden olmasına neden olmuş, bölgeyi istikrarsızlaştırmış; DAIŞ gibi aşırı cihadist örgütlerin ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir. Bu istikrarsız ortamda Suriyeli Kürt Güçlerin öncülüğünde Kuzey ve Doğu Suriye topraklarında bir nevi otonom bölgeler oluşturulmak suretiyle görece barış ve huzur ortamı oluşturulmuş, bütün aksaklık ve eksikliklerine rağmen Suriye’deki ve bölgedeki halkların bir arada barış içinde yaşama ümidini de güçlendirmiştir. Unutulmamalıdır ki aynı güçler DAIŞ’e karşı Kobani ile özdeşleşen bir direniş gerçekleştirmiş ve insanlığa karşı suç işleyen bu örgütün yenilmesine öncülük ederek bölgede huzurun ve barışın sağlanması umudunu güçlendirmişlerdir.

Türkiye’nin güvenlik kaygılarını öne sürerek bu bölgelere doğrudan ve aralarında cihadist grupların da olduğu güçlerle birlikte müdahale etmesi bu bölgelerde var olan görece barış ve huzur ortamını sekteye uğratmış, beraberinde yeni sorunlar ortaya çıkarmış ve geleceğe yönelik halklar arasındaki barış ve kardeşlik duygularının zedelenmesine yol açmış/açmaktadır. 2018 yılında Afrin’e yapılan operasyon ve sonrasında yaşananlar bunu söylememiz için önemli bir gösterge oluşturmaktadır.
Böylesine hassas koşullarda Türkiye’yi yöneten AKP hükümeti, güvenlik kaygılarını öne sürerek Kuzey ve Doğu Suriye’ye 09.10.2019 tarihinde Suriye Ulusal Ordusu adı verilen ve içinde cihadistlerin de olduğu aşikar olan güçlerle birlikte bir operasyon -ya da AKP Başkan vekilinin ifadesi ile bir savaş- başlatmıştır.

Bu operasyon söz konusu bölgelerde var olan görece barış, istikrar ve huzur ortamını tehdit ettiği gibi, DAIŞ örgütünün yeniden toparlanmasını ve güç kazanmasını beraberinde getirmektedir. Diğer yandan bu operasyon Türkiye’nin ekonomik olarak daha da zayıflamasına ve politik olarak giderek daha fazla demokratik değerlerden ve demokratik dünyadan uzaklaşmasına yol açacaktır/açmaktadır. Dolayısıyla bu operasyon bir “güvenlik” operasyonu olmaktan çok öte bir şeydir.

Bu operasyon siyasi sıkıntılar yaşayan ve politik olarak giderek güçsüzleşen AKP’nin Türkiye’yi ve bölgeyi istikrarsızlaştırma pahasına kendini kurtarma arayışı ve çabasıdır. Öyle görünüyor ki, AKP içinde yer aldığı politik sıkıntılarını milliyetçi değerlerin güç kazandığı savaş ve çatışmalara ağırlık vererek gidermeye çalışmaktadır.
Bu operasyon Türkiye’nin AKP yönetiminde giderek daha da otoriter bir yönetime dönüşmesine; demokratik değerlerden giderek daha fazla uzaklaşmasına; başta Türkiye’deki Kürt ve Türk halkları olmak üzere bölgedeki halklar arasında düşmanlık duygularının derinleşmesine ve yeni çatışmaların meydana çıkmasına neden olacaktır. Dahası, sivillerin öldürülmesini meşru gören hukukçular; bunu tekbirlerle alkışlayan “dini bütün”ler; zafer naraları atan “medya” ve “siyasi”ler gibi örnekleri şimdiden görülmeye başlanan toplumsal bir çürümeyi de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla, barışı savunmak ve bu operasyona ya da “savaş”a karşı çıkmak aynı zamanda, halklar arasında yaratılmaya çalışılan düşmanlıklara; içten içe başlayan toplumsal ve ahlaki çürümeye karşı çıkmak anlamına gelmektedir.

Diğer taraftan, bu operasyon sadece Kuzey ve Doğu Suriye’de var olan görece barış ve huzur ortamına değil, Türkiye’nin ve bölgenin barış ve huzuruna; geleceğine yönelik bir tehdidi de içinde barındırmaktadır.

Savaş daha fazla savunmasız kişilerin, çocukların, kadınların, yaşlıların, sivillerin hayatını kaybetmesi, mağdur edilmesi anlamına gelmektedir. Operasyonun başladığı andan itibaren gerek Nusaybin ve Akçakale’den; gerekse Qamişli ve en son Serê Kaniyê’den gelen sivil ölüm haberleri; sayısı yüzbinleri geçen yerlerini bırakmak zorunda kalan insanların görüntüleri ve ilişkin raporlar bu durumu bir kez daha ortaya koymaktadır. Tarih önünde bu ölümlerin; yerinden edilmelerin ve mağduriyetin sorumlusu her şeyden önce bu savaşı başlatanlar olacaktır.

Bugün bize, barıştan ve demokrasiden yana olanlara, düşen daha fazla barış; daha fazla demokrasi; savaşın bir insanlık suçu olduğundan yola çıkarak, bu suça/bu savaşa yine ortak olmayacağız demek; savaşa karşı barışı savunmak gerekmektedir. Politik sıkıntılar yaşayan, bu sıkıntılar içinde gittikçe daha da otoriterleşen ve Türkiye’yi de kendi otoriter düşüncelerine göre şekillendirmeye çalışan AKP ve hükümetinin bunu kendi başına yapmayacağı da bir başka gerçekliktir.

Dolayısıyla, daha fazla kan, gözyaşı, istikrarsızlık ve ölüm anlamına gelen bu operasyonun bir an önce durdurulması ve sorunların karşılıklı diyalog yoluyla çözülmesini her zamandan daha çok dile getirmek, talep etmek gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Son olarak, bir iki kişinin karşı çıkışı ile halklar arasında düşmanlığı artıracak ve yeni savaşlara yol açma potansiyeli yüksek olan bu operasyonun veya sonraki benzer operasyonların durdurulmayacağının/durmayacağının da farkında olarak; savaş çığırtkanlığına karşı, barış çabalarına bir nebze de olsa katkı sunması umuduyla bu metin yaşadığımız döneme bir not düşmek amacı taşımaktadır.

*Akademisyen/Barış Bildirisi İmzacısı


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.