İran-Irak savaşının silinmeyen izleri

Sekiz yıl boyunca İran sadece Irak’la değil dünyayla savaştı, Batılılar reddetseler de yıllarca Saddam’a maddi manevi destekte bulundular. Irak uluslararası savaş kurallarına aykırı davransa da Batılı devletlerden herhangi bir uyarı almadı.

Farhad Eivazi

Savaş için her zaman bahane bulunur, yerküresinde yoksunluğu çekilen barıştır. Artık gündelik hayatımızda daha çok sayıda huzursuz, bunalımlı insanla karşı karşıyayız. Psikologların, psikiyatrların çabaları ise bu huzursuzluğu hepten ortadan kaldırmaya yetmiyor. Güne ya yeni bir savaş ya yeni bir bombalama tehdidi ya da bütün bunların sonucu ortaya çıkan göç olaylarıyla uyanıyoruz. Var olan düzenin her geçen gün daha da bozulmasına, düzensizliğe doğru evrilmesine tanık oluyoruz hep beraber. Eskiden bilinmez olan yarındı, şimdi ise insan bir saat sonrasını, günün akşamını kestiremez hale geldi.

Yeryüzünün “Doğu” olarak tanımlanan bölümü ise bu karmaşanın merkezidir; ancak asıl oyuncular Batı’dakilerdir. Doğu, Batı’nın satranç tahtasına dönüşmüş durumdadır. Bu yalnızca Batılıların suçu değil, o satranç tahtasına taş olarak dizilmeye ses çıkarmayan, buna hatta meraklı olan Doğuluların da kabahati var bu sonucun doğmasında. Batılılarla Doğulular arasındaki Haçlı Savaşları’nın yerini Doğu’nun kendi içindeki savaşlar aldı epey zamandır. Böl, parçala, birbirine düşür taktiği geçmişte kalan bir yöntemmiş gibi görünse de değişen bir şey yok, Doğu eskiden anlamadığı gibi şimdi de başına gelenleri, gelecekleri anlayabilecek bilinç düzeyine bir türlü ulaşamıyor. On yıllardır Doğulular “Allahuekber” diyerek birbirlerine saldırmakta, toplu ölümlere neden olmakta ve sonra da kendi ölülerini “şehitlik” mertebesine ulaştıkları için kutsamakta.

Son yıllarda hem Ortadoğu’da hem dünyada dengeleri etkileyen Suriye’deki savaşın kökleri daha gerilere uzanıyor. Bütün bu son dönem savaşlarının, gerilimlerinin fitilini ateşleyen savaş da İran-Irak savaşıdır kuşkusuz. Aynı dine, aynı peygambere, aynı kutsal kitaba inanan, benzer coğrafyaların birleştirdiği benzer kültürleri ortaya koyan Ortadoğu halkları neredeyse yarım asırdır birbiriyle savaşmakta.

Ortadoğu’daki sıcak gündemde birkaç gündür yaşanan bir gerilim var, Aramco diye adlandırılan ve Suudi Arabistan’ın birkaç petrol kuyusunun roketle vurulmasından çıkan bir gerilim bu. Haber ilk duyulduğunu andan itibaren Amerika, saldırıyı yapanın İran olduğunda ısrarlı, ancak Suudi Arabistan bu yazının yazıldığı 19 Eylül akşamına kadar henüz bu iddiayı kabul ettiğini bildiren bir açıklama yapmadı. Ortadoğu’da son durum bu, gerginlik sürüyor. Bu gerginliğin ve benzerlerinin kaynağını daha derinden anlamak istersek başta da söylediğimiz gibi İran-Irak savaşını tekrar mercek altına alıp incelemeliyiz.

Her yıl eylül ayının sonlarına doğru Tahran’da İran ordusunun muazzam bir geçit töreni olur, devlet erkânının katıldığı bu törenlerde, İran ordusunun yeni savaş malzemeleri gururla tanıtılır. Bu tarihten başlamak üzere bir hafta süreyle farklı şehirlerde ve kurumlarda benzer faaliyetler sürer. Bütün bunlar 39 yıl önce Irak’ın başlattığı İran-Irak savaşını anma programının bir parçasıdır. 22 Eylül 1980’de Irak İran’a savaş açtı. Bu savaş İran’da “Cenge Tehmili/Tehmili Savaş”( İstemsizce, zorda bırakılarak dahil olunan savaş) adıyla anılır, anma haftasına da “Hefte-ye Defa-e Mukaddes”( Kutsal Savunma Haftası) denir.

Bu anma haftasının temelde düzenlenme nedeni İran-Irak savaşında İran’ın karşısında saf tutan devletlerdir ki bu devletlerle İran arasındaki husumet alttan alta devam etmektedir. 1979 Devrimi’nden tam 19 ay sonra Saddam Hüseyin Bağdat’ta kameraların önünde Şattülarab’ın (Şattülarab geçmişten bugüne Osmanlı’nın da İran’ın da ele geçirmeye çalıştığı önemli bir bölgedir.) İran’a ait olduğu tescillenen İran-Irak arasındaki “El-Cezire” anlaşmasını yırtıp atar, Şattülarab’ı alacağını söyleyerek 22 Eylül 1980’de İran’ın hem kuzey hem güney şehirlerini işgal eder. Havadan yapılan saldırılarla askeri üsleri vurur (Ahvaz, Dizful, Abadan, Kirmanşah, Senendec, Urumiye, Tebriz, Mihrabad, Tavşantepe) karadan da ordusuyla şehirleri işgal eder. Saddam’ın yaptığı, aslında 1967’de İsrail’in Mısır ve Suriye’ye yaptığının kötü bir taklididir.

Saddam’ın yanlışı; devrimden yeni çıkmış, karmaşa içindeki ülkenin zayıf bir av olduğunu düşünmek ve onu ele geçirebileceği yanılsamasına kapılmaktı. Saddam’ın böyle düşünmesinde, devrimi yapan İran’daki güçlerin Tahran Amerikan Elçiliği’ni basarak oradaki çalışanları rehin alması ve bunun sonunda ortaya çıkan “rehine krizi”yle birlikte Amerika’nın İran ambargosunu başlatmış olmasının da büyük payı vardı. Saddam bu ambargonun da İran’ı hem içeride hem dışarıda zayıflatacağını düşünmüştü. Amerika’nın ambargosu altındaki İran’ın güçsüz düştüğü, dayanacak gücünün kalmadığı yanılsamasına kapılanlar bugün de Amerika ve Suudi Arabistan’dır. Saddam’ın hesaplayamadığı iki şey vardı: Birincisi devrimden yeni çıkmış toplumun birbirine kenetlenme gücü; ikincisi ise İran ordusunun, Şah döneminde Amerika’dan aldığı güçlü silahlarla donanmış olduğuydu.

İlk başta Irak ordusu İran hazırlıklı olmadığından epeyce ilerleyebildi. Saddam da Batılı ülkeler de önce İran’ın yenilgiye uğratıldığını sandılar, ancak sonra bu işgal onların kabusuna dönüştü. İran ve Irak’ın liderlerinin, savaştıkları ülkelerin Şii ve Sünni mezhepsel farklılıklarına dair bilgisizlikleri nedeniyle Irak, İran’daki Sünni grupları, İran da Irak’taki Şii grupları diktatör olarak nitelendirdikleri kendi devlet başkanlarına karşı kışkırtmaya çalıştı. Bunun sonucunda sınıra yakın yerlerde ufak hareketlenmeler olsa da bu, savaşın sonucunu değiştirecek boyuta ulaşmadı hiçbir zaman.

Irak lideri Saddam’ın bu savaşı başlatmada gözettiği başka bir menfaat de söz konusuydu, Saddam bu savaşta kazanacağını düşünüyor ve bu vesileyle de kendisini Arap ülkelerinin lideri ilan etme hayalleri kuruyordu. Ama sonunda Saddam’ın yeni ölen Abdülnasır’ın yerine geçme hayalleri suya düştü. Abdülnasır, emperyalistlere ve İsrail’e karşı bir politika yürüterek Arap ülkelerinde bir umut yaratmış, kendisini bir kurtarıcı gibi göstermişti. Ancak Saddam hem gücünü Batı’dan aldığı için hem de İran-Irak savaşını kaybettiği için hiçbir zaman Abdülnasır olmadı. Abdülnasır Arap ülkelerini birleştirerek yeni bir güç yaratmaya çalışıyordu. Onun ölümünden sonra özellikle Saddam döneminde Arap ülkeleri hami olarak kendilerine Amerika’yı seçtiler. Tıpkı bugün olduğu gibi. Nitekim petrol kuyuları vurulan Suudi Arabistan yerine Amerika Dışişleri Bakanı demeçler verip açıklamalar yapıyor.

Batılı ülkeler bu işgale sessiz kalmakla yetinmeyerek Irak’a her türlü desteği sağlamakta birbirleriyle yarıştı. Bu olay İran’da yeni bir ordunun kurulmasına yol açtı, böylece İran o günden bugüne iki ordulu bir devlet oldu. Savaş, İran’da siyasi, sosyal, ekonomik oldukça kötü sonuçlar doğurdu. Ancak bu yazıda söz konusu sonuçları enine boyuna değerlendirmek yerine bu savaşın İran’la diğer dünya ülkeleri arasındaki ilişkilere etkisi irdelenmiştir; çünkü 39 yıl önce başlayıp sekiz yıl süren bu savaş, İran’ın bugün de dünya ülkeleriyle ilişkilerinde belirleyici rol oynamakta, belli husumetler varlığını sürdürmekte, oluşan İran algısı devam etmektedir.

Siyasi ilişkilerdeki düğümler çözümlenemez bir hal aldığında, başta Amerika olmak üzere Batılılar, insan hakları ve demokrasi olmadığı için İran’a karşı olduklarını dile getirmekte, bu ülkeye demokrasiyi getirme görevine soyunmaktadırlar. Oysaki şu an İran’da halihazırdaki sorunların yüzde sekseninin zeminini İran-Irak savaşı hazırlamıştır.

Sekiz yıl boyunca İran sadece Irak’la değil dünyayla savaştı, Batılılar reddetseler de yıllarca Saddam’a maddi manevi destekte bulundular. Irak uluslararası savaş kurallarına aykırı davransa da Batılı devletlerden herhangi bir uyarı almadı. Buna karşılık hem Batı ülkeleri hem de Irak, İran’a karşı olan Halkın Mücahitleri örgütüne destek verdiler, ülkenin altını oymaya çalıştılar.

Kendisini demokrasinin beşiği kabul eden Fransa ve sonra Almanya, Sovyetler Birliği, İngiltere ve en başta da Amerika Irak’a hiçbir yardımı esirgemedi. Irak savaşta yenilgiye doğru gittiğinde ona kimyasal silah sağladılar, Irak Halepçe başta olmak üzere pek çok şehirde ve savaş meydanlarında bu silahları kullandı. 39 yıldan sonra hala pek çok insan ve bölge bu silahların etkisinden kurtulabilmiş değildir. 3 Temmuz 1988’de İran havayollarına ait 655 sefer sayılı yolcu uçağı Amerika tarafından Basra Körfezi’nde vuruldu, 290 kişi hayatını kaybetti. Bu saldırı Amerika’nın Irak’a desteğinin en belirgin örneklerinden biridir, saldırıyı kabul eden Amerika, uçağı savaş uçağı zannettiği için vurduğu açıklamasında bulunmuştur.

Bazı kaynaklara göre İran-Irak savaşında ölen insan sayısı bir milyondur; ama İran’daki resmi haber ajansları bu sayının 3 milyonu bulmuş olabileceği iddiasındadırlar. İran halkının bu savaşa ilişkin temel görüşü şudur: Biz sadece Irak’a karşı değil bütün dünyaya karşı bir savaş verdik, sınırlarımıza etten bir duvar ördük.

1980’de Arap Birliği toplandı, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’ın katıldığı bu toplantıda Saddam Hüseyin’in İran’la giriştiği savaşta destek olmak amacıyla petrol gelirlerinin bir bölümünü Irak’a verme kararı alındı.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Javier Perez de Cuellar sekiz yıl direndikten sonra 1988’de Irak’ın işgalci bir ülke olduğunu kabul ve ilan etmek zorunda kaldı. Ve Birleşmiş Milletler’in arabuluculuğuyla iki ülke barışmayı kabul etti ve 20 Ağustos 1988’de ateşkes imzalandı. İran’ın dini lideri bu ateşkesi kabul etme kararını nasıl verdiğini ünlü bir deyimle özetler: “Zehir kadehini içtim!”

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.