Siyasal şiddet ve çözüm süreçleri: Üç kıta, üç örnek

Üç farklı kıtada, üç farklı tarihsel ve toplumsal bağlamda gelişmiş 'silahlı mücadele' stratejisini benimseyen üç farklı siyasi hareketin çeşitli dönemlerde geçirdikleri deneyimler ana hatlarıyla değerlendirildiğinde çöcüm süreçlerinde yer alan kişi, örgüt ve devletlerin yanı sıra devletler arası ilişkiler, devletler üstü aktörler ve siyasi konjonktür, sivil toplum, medya gibi unsurlar ile coğrafi, ekonomik ve yapısal faktörler gibi sayısız dinamik ve değişkenin çatışmayı ve çözümü şekillendirdiği görülmektedir.

Google Haberlere Abone ol

Barış Tuğrul*

II. Dünya Savaşı sonrasındaki iki kutuplu dünya siyasetinin şekillenmesinde büyük pay sahibi olan sömürgecilik karşıtı hareketlerden etkilenen politik-militer hareketlerin kuruluş aşamasında ideolojik söylemleri ve örgüt içi uyuşmazlıklar, hatta bölünmeler incelendiğinde temel hareket noktalarının çoğu zaman benzer kavramlar üzerine şekillendiği görülmektedir. Bu bakımdan Cezayir bağımsızlık mücadelesi, Küba devrimi ve Vietnam savaşı gibi örnekler ve bunlara şekil de veren ideolog ve teorisyenler şaşırtıcı olmayan şekilde söz konusu bu hareketler için ilham kaynağı olmuşlardır. Gerek IRA’nın siyasi ve askeri yönetmeliği denebilecek Green Book’un, gerek ETA’nın ilk dönem ideologlarından Federico Krutwig’in kaleme aldığı ve “ETA’nın İncil’i” olarak kabul edilen 'Vasconia' ve hareketin erken dönem resmi yayın organı Sutik’in, gerek FARC-EP’nin efsanevi lideri Jacobo Arenas’ın Diario de Marquetalia adını verdiği günlüğü, gerekse PKK’nin kuruluş dönemi ideologlarından Mazlum Doğan’ın elinden çıkan 'Serxwebûn'un ilk sayıları incelendiğinde bu etki açıkça gözlemlenebilir.

Bununla birlikte birbirinden çok farklı coğrafi, siyasi, ekonomik ve toplumsal bağlamlarda ortaya çıkan ve gelişen bu hareketler, küresel gelişmeler ve savaş halinde oldukları ülkelerin değişen siyasi konjonktürlerine göre farklı siyasi ve askeri yöntemlere öncelik vermişler, nihai müzakere süreçleri de yine büyük ölçüde buna bağlı olarak gelişmiştir. Kaynak mobilizasyonu ve içinde doğup geliştikleri siyasal ve toplumsal yapıya etki –ve kısmen de onu dönüştürme– kapasiteleri göz önünde bulundurulduğunda İspanya, Kolombiya ve Türkiye gibi güçlü ulus devletleri müzakere masasına çekmeyi başarabilmiş ETA, FARC-EP ve PKK hareketlerinin üç önemli örneği teşkil ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu çerçevede, üç farklı kıtada gelişmiş üç farklı harekete ilişkin üç farklı çözüm süreci serüvenini kısaca incelemek anlamlı olacaktır.

EUSKADİ TA ASKATASUNA: AVRUPA’DAKİ SON DİRENİŞ KALESİ

IRA’nın 1998 yılında Good Friday-Belfast barış anlaşması ile çatışma sürecini sona erdirmesi ve 2005 yılının Eylül ayına kadar uluslararası bağımsız bir komisyon gözetiminde silahsızlanma sürecini tamamlamasıyla Avrupa’daki son silahlı ulusal bağımsızlık hareketi olarak kalan ETA, İspanya İç Savaşı sonrasındaki baskı atmosferinde kültürel bir hareket olarak doğdu. Örgütün 3. Kurultayı’nda askeri sorumlusu seçilen Xabier Zumalde (el Cabra) öncülüğündeki romantik kırsal gerillacılık serüveni çok sınırlı olan ve kısa süren ETA, ileri derecede sanayileşmiş Bask toplumunda işçi sınıfını örgütlemek ve saflarına katmak için Krutwig’in tarif ettiği şekliyle ‘asfalt gerillası’ yöntemini benimseyerek şehir komandoları düzeyinde örgütlendi. İspanya resmi tarihinde ‘demokrasiye geçiş süreci’ olarak adlandırılan dönemi ‘Francosuz Francoizm’ olarak tarif ederek reddeden ETA, Bask halkının kendi geleceğini tayin hakkı da dâhil bir dizi koşul içeren KAS Alternatifinin başat müzakere metni olarak masaya konması için silahlı eylemlerine devam etti. Son derece kanlı bir çatışma dönemi sonunda devleti müzakere masasına oturtma hedefine ulaşan örgüt, nihayet 1989 yılında Cezayir’de sağlanan ön temaslar ile ilk barış görüşmelerine başladı. Ne var ki İspanyol hükümetinin yer aldığı masada İspanyol Devleti’nin olmayışı, ‘barış’ ve ‘müzakere’ kavramları üzerine çatışmanın her iki tarafının da bambaşka ajandalarla masada olduğu gerçeği çok geçmeden kendisini gösterecek ve henüz müzakere fazına geçilemeden Cezayir görüşmeleri sonlanacaktı.

Liberal parlamenter demokrasinin İspanya’da yerleşmesi, AET ve NATO üyesi olan İspanya’nın komşusu Fransa’dan terörle mücadele konusunda tam destek alması, ama özellikle de Gernika Özerklik Statüsü ile Bask kültürel, eğitim ve lingüistik haklarının garanti altına alınarak İspanyol devlet şiddeti mekanizmalarının ise yalnızca ETA ve onun önderliğinde örgütlenmiş Bask yurtsever hareketinin, siyasi parti (Herri Batasuna), medya (Egunkaria, Egin), sendikal hareket (LAB) ve genel olarak bunların çatı örgütüne (KAS) odaklanması zamanla ETA’nın siyasal ve toplumsal tecridini sağladı. 1988 yılında ETA ve Herri Batasuna’ya (HB) karşı tüm İspanyol ve Bask siyasi partilerince imzalanan Ajuria-Enea Paktı’yla resmiyet kazanan bu tecrit politikası, ETA’nın artık doğrudan İspanyol siyasi parti ve yargı mensupları ile devrim vergisi ödemeyi reddeden Bask iş insanları gibi sivil hedeflere de yönelmesiyle 1980’lerin başında sokakları dolduran ‘ETA, herria zurekin’ (ETA, halk seninle) sloganlarının yerini ‘ETA ez, BAKEA orain’ (ETA’ya hayır, artık BARIŞ zamanı) gibi sloganlar atan grupların almasına neden oldu. 1998-1999 Lizarra-Garazi müzakerelerine gidilirken İspanya’nın Bask sorunu, demokratlara karşı anti-demokratlar çatışması şeklinde tarif ediliyordu ve müzakerenin ön şartı de ETA’nın silahlara veda etmesiydi.

1989 Cezayir görüşmeleri ile kıyaslanınca çok daha geniş katılımlı ve kapsamlı olan 1998 Estella (Lizarra) Paktı, geleneksel Bask sağ milliyetçiliğinin kurucusu PNV başta olmak üzere tüm Bask siyasi partileri, sendikalar ve sivil toplum örgütleri tarafından imzalanan ve İrlanda barış anlaşmasını model alan bir süreci başlattı. 1999 yılının Eylül ayında ETA süresiz ateşkes ilan etse de, İspanya’da uzunca bir süredir fiilen iki partili sistemi yürüten Halk Partisi (PP) ve Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE), Lizarra-Garazi Paktı maddelerine mesafeli duruşları, gözaltı ve tutuklamaların devam etmesi, ETA’nın ateşkesine karşın Bask yurtsever gençlik hareketi Jarrai’ın şehirleri savaş alanına çeviren kale borroka (sokak savaşı) eylemlerini sürdürmesine paralel olarak ETA’nın bir ordu mensubunu Madrid’de infaz etmesiyle üzerinde çokça emek harcanmış Lizarra-Garazi Paktı barış müzakereleri de sona ermiş oldu.

1998-1999 sürecini takiben uygulamaya konan PP-PSOE terörle mücadele paktı ile ETA’nın siyasal ve toplumsal alanı iyice daraltıldı: İspanya Yargıtay’ı 2003 senesinde Herri Batasuna, Euskal Herritarrok ve Batasuna’yı, ETA’ya destek verdikleri ve şiddeti reddetmedikleri gerekçeleriyle yasa dışı ilan etti. 1998-1999 sürecinde kapatılan Bask yurtsever yayın organı Egin’den sonra 2004 yılında Baskça yayınlanan Egunkaria gazetesi de benzer suçlamalarla kapatıldı. Tüm bu süreç yaşanırken Bask lider Arnaldo Otegi’nin, Lizarra-Garazi süreci sonrasında Bask yurtsever hareketi içerisinde başlattığı dönüşüm politikası ve şiddeti reddederek barış müzakerelerine dönme çabası 2004 Anoeta Deklarasyonu ile somut bir zemine oturdu. Aynı yıl başbakanlık görevine gelen sosyalist José Luis Rodríguez Zapatero’nun desteğiyle bir süredir ön görüşmelerde bulunan tecrübeli Bask siyasetçi Jesús Eguiguren ve Otegi bu süreci 2006 Loiola müzakerelerine taşımayı başardılar. Cenevre ve Oslo’da gerçekleşen ETA – İspanya Hükümeti müzakereleri sonucu 22 Mart 2006’da ETA sürekli ve nihai ateşkes ilan ettiğini duyurdu. Ancak ETA’nın müzakerelerin ortasında yeniden atadığı temsilcilerinin Navarra’nın statüsü ve kendi geleceğini tayin hakkı konuları üzerine olan dayatmalarına olumlu yanıt alamamaları Madrid Havalimanı'nda patlayan ve Ekvatorlu iki işçinin hayatına mal olan bombayla süreci sonlandırdı. Siyasi müzakereleri yürüten Otegi 2009’da tutuklanarak cezaevine gönderildi. Silahlı eylemlerine bir süre daha devam eden ETA ise 2011’de tek taraflı olarak silahlı mücadeleyi bıraktığını duyurdu ve 2018’de 60 yıllık siyasi varlığını sona erdirdiğini açıkladı. 2006 Loiola müzakerelerinde çözüme kavuşturulabilecek Bask siyasi hükümlü ve mülteciler sorunu gibi bir dizi trajik sorun da böylelikle sürüncemede kalmış oldu.

FARC-EP: LATİN AMERİKA’NIN EN UZUN GERİLLA SAVAŞI

1964 yılının Mayıs ayında ABD destekli Kolombiya ordusunun Marquetalia Operasyonu ile başlayan halk direnişi sonucu yaşanan gelişmelerle 1966 yılının baharında resmen kurulan Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) kökenleri, Kolombiya Komünist Partisi’nin 1949 yılında toplanan VIII. Merkez Komite kurulunda aldığı gerici şiddete karşı kitlesel meşru halk savunması kararına kadar gitmektedir. 1920’lerde yaşanan adaletsiz toprak bölüşümleri ve kitlesel zorla yerinden etmelerin getirdiği yapısal krizler FARC’ın kuruluşundan günümüze kadar gelen talebi olan arazilerin yeniden paylaştırılmasına dayanan toprak reformunun temelini oluşturmaktadır.

Fakir kırsal köylülerin örgütlenmesi ve mobilizasyonuna dayalı gerilla mücadelesi 1980’lerin başına kadar devlet tarafından önemsenmeyecek düzeyde olan FARC’ın kaderini büyük ölçüde değiştiren gelişme bu dönemde örgütün uyuşturucu gelirlerine erişimi oldu. 1982’deki VII. Gerilla Konferansı’na kadar yalnızca dört cephesi bulunan örgüt, bu tarihte mücadeleyi 24 cepheye yaydı ve en kısa sürede 48 cephe oluşturulması kararını alarak kendisini ‘halk ordusu’ (FARC-EP) ilan etti. Artık geleneksel vur-kaç taktiklerinin ötesine geçen gerilla birlikleri doğrudan taarruz harekatları düzenleyen, zaman zaman Kolombiya askeri birliklerini dağıtabilecek kapasiteye erişen bir güce ulaştı.

Kolombiya devleti bu ani ve durdurulamaz yükseliş karşısında ilk müzakere adımlarını atma konusunda çok gecikmedi. Gittikçe büyüyen ve rejimi tehdit eden şiddet sarmalından endişe duyan Belisario Betancur hükümeti barış müzakerelerini başlatma kararı aldı. Sol partiler koalisyonu olarak çalışacak Unión Patriótica (Yurtsever Birlik) kurularak bir siyasal açılım süreci başlatılsa da devam eden süreçte UP’nin 2 bin 500 kadar üyesi devlet destekli paramiliter gruplarca infaz edildi. Gerilla-devlet barış müzakeresi denemelerinin henüz başında yaşanan ve trajik sonuçlar doğuran bu kirli savaş yöntemi siyasal hafızadan kolay kolay silinemeyecek ve gelecek müzakere denemelerini de derinden etkileyecek güvensizlik durumunun da sebebidir.

1990’lar boyunca çatışma durumunda pek bir değişiklik olmadı; César Gaviria hükümeti döneminde güçlenmeye devam eden gerilla hareketi karşısında devlet destekli paramiliter grupların devreye sokulması ve bu gruplarca sivil halk üzerinde uygulanan baskı ve şiddet, örgütün toplumsal meşruiyetini körükleyerek gerilla saflarına katılımı arttırdı. 1990’ların sonunda göreve gelen Andrés Pastrana diyalog için masaya oturmaya hazır olduğunda gerilla ve kontra-gerilla arasındaki çatışma kontrol edilemeyecek kadar büyümüştü. Pastrana tarafından 1999’da başlatılan ve üç seneyi aşan el Caguán barış süreci boyunca devlet, egemenliğini fiilen yitirmiş olduğu bölgelerde devam eden ve sivil nüfus üzerinde yüksek can ve mal kaybına, zorunlu göç hareketlerine sebep olan çatışmaları seyretmekle yetiniyordu. Kolombiya Senatosu altındaki Barış Komisyonu Başkanı Senatör Jorge Géchem Turbay’ın bir uçak yolculuğu sırasında FARC gerillaları tarafından kaçırılması ve rehin alınması sonucu Pastrana sürecin sonlandığını ilan etti.

2002 yılında Álvaro Uribe’nin başkanlığı devralması aynı zamanda Kolombiya devletinin müzakere politikasının askıya alınması ve Pastrana’nın son döneminde Washington ile imzalanan Plan Colombia’nın aktif şekilde uygulanarak gerilla faaliyetlerine ve onun temel finansman kaynağı olan koka ekimine karşı ağır silahlarla modernize edilmiş ordunun görevlendirmesini beraberinde getirdi. Uygulamaya konan yeni güvenlik politikası, FARC’ın şehir faaliyetlerine ve o döneme kadar edinmiş olduğu stratejik kazanımlara büyük ölçüde zarar verdi ve gerilla hareketini Arauca, Chocó, Nariño ve Putumayo gibi devletin hakimiyet kurmakta zorlandığı dağlık bölgelere çekerek 1980’ler öncesi uyguladığı pozisyonel savaş taktiğine dönmeye mecbur kıldı. Çatışma dışı sebeplerle hayatını kaybetmiş olan efsanevi kumandan Manuel Marulanda’nın yanı sıra Raúl Reyes, Mono Jojoy ve Alfonso Cano gibi önemli isimlerin saldırılarda hayatını kaybetmesi ve çok sayıda militanın seferberlikten çekilmesi FARC’ın, el Caguán dönemi askeri kapasitesinden ve bir dönem yaklaştığı halk devrimi rüyasından uzaklaştığı anlamına geliyordu. İlk dönemlerinde Uribe’nin güvenlikçi politikalarını takip eden Juan Manuel Santos’un Havana süreciyle uzattığı ele karşılık vermek durumunda kalan örgüt, tekrardan toprak reformu temelindeki müzakerelere geri döndü. Barış görüşmelerine devam etmek için yapılan referandumda Kolombiya halkı tarafından veto edilen Santos süreci devam ettirdi ve nihayet Eylül 2016’da 50 yıllık silahlı çatışma dönemini sona erdiren anlaşma bizzat Devlet Başkanı J. Manuel Santos ve Gerilla Lideri Rodrigo Londoño (Timochenko) tarafından imzalandı. Ne var ki, FARC’ın önde gelen etkili isimleri Iván Márquez, El Paisa ve Jesús Santrich yakın bir dönemde anlaşmayı hükümsüz sayarak devlet ve onun arkasında duran oligarşik yapıya karşı yeniden silahlı mücadeleye dönme kararı verdiklerini açıklayarak yapısal sorunlar sebebiyle kırılgan bir yapıda olan nihai barışı daha da sorgulanır kıldılar. Grubun sayıca az olduğu anlaşmaya sadık kalan militanlarca belirtilse de Márquez’in Kolobiya’nın Venezuela sınırındaki ikinci büyük gerilla gücü ELN ile birlikte hareket etmeye yeşil ışık yakması devlet-gerilla çatışmasının yeniden başlaması ihtimalini kuvvetlendirmekte.

PKK: TÜRKİYE’DEN ORTADOĞU’YA 

1970’lerde sayıları bir hayli fazla olan Türkiye devrimci sol gençlik hareketlerinin içerisinde örgütlenip zamanla önce DDKO ile kendisine özerk bir hareket alanı açan, daha sonra ise gerek ideolojik çatışmalar gerekse gelecek Kürt siyasi projesi üzerine uyuşmazlıklarla farklı fraksiyonlarda seyreden Kürt hareketinin bir parçası olan 'Apocular', 1978 yılında Fis Köyü’ndeki ilk kongresinde partileşme yoluna giderek 'PKK' adını aldı. 1980 öncesinde bir yandan rakip Kürt milliyetçisi örgütlerle mücadele ederken bir yandan da Hilvan ve Siverek bölgelerinde aşiretlere karşı son derece sınırlı olanaklarla savaşan örgüt, Bekaa Vadisi’ndeki kamplara konuşlanması ile gerilla savaşı dönemini enternasyonalist bir çizgide başlatmıştır. Nitekim, her ne kadar bu yönü çok vurgulanmasa da 15 Ağustos 1984 tarihinde Türk güvenlik güçlerine karşı Eruh–Şemdinli baskınını gerçekleştirmeden önce PKK hareketi ilk gerilla savaşı tecrübesini Filistin gerillaları ile birlikte İsrail devletine karşı edinmiş, ilk kayıplarını da yine bu savaşta vermiştir.

12 Eylül 1980 darbesi genel olarak Türkiye’deki devrimci gruplara, bölgesel olarak Kürt illerinde iktidar mücadelesi sürdüren Kürtçü gruplara ve bunlar özelinde PKK’nin ilk dönem kurucu kadrolarından bir kısmına ağır bir darbe indirmişse de, bu dönemde Türkiye dışında bulunan PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan ve önemli sayıdaki ilk kuşak militanlar için bir anlamda büyük bir fırsat da yaratmıştır. 1984’te gerilla yöntemiyle savaş Türkiye’ye taşındığında Kürt hareketini ne siyasi ne de askeri zeminde temsil eden dikkate değer bir hareket kalmamış, askeri cuntanın uyguladığı baskı politikası PKK’ye katılımı halk kitleleri gözünde meşru kılan bir zemin hazırlamıştı. Olağanüstü hal uygulamaları ve koruculuk sistemi gibi güvenlikçi politikalar bu zeminin devamlılığını sağlayan uygulamalar olarak not edilmelidir.

1990’lara gelindiğinde o döneme kadar kırsalda  seyreden Kürt hareketi, 1990’larla birlikte önemli şehir ve ilçelerde de varlık göstermeye başlamış; DEP deneyimi ile kısa süreli de olsa ilk kez siyasi temsil imkânı bulurken, aynı zamanda kitlesel başkaldırı hareketi olan serhildanlar ile Cizre ve Nusaybin gibi kilit merkezlerde etkili olmuştur. Her ne kadar yüzeysel olarak Bask modeli gibi çözüm önerileri gündeme getirilmiş olsa da müzakere kelimesinin henüz telaffuz edilmediği o dönemde güvenlikçi politikalar daha da artarak JİTEM ve Hizbullah kontra-gerilla uygulamaları ve köy boşaltma ve yakmalar şeklinde seyretmiş, siyasi partilerin birbiri ardında kapatılmasıyla legal siyasi alan mümkün olduğunca daraltılmıştır. Kırsalda uygulanan güvenlikçi politikalar sonucu PKK'lilere ciddi askeri ve lojistik darbe indirilmiş olsa da şiddet sarmalının giderek genişlemesi bir yığın başka sonuçları da beraberinde getirmiştir. Kırsaldan İstanbul, Mersin, Adana gibi Türkiye metropollere zorunlu göç dalgasını körükleyen bu stratejinin sosyolojik sonuçları Kürt hareketinin 2000’lere gelindiğinde buralardaki yoğun örgütlenmesine zemin hazırlayacaktır.

Türkiye’nin Kürt sorununun 2000’lerin başında AKP iktidarının siyasal ajandasında yer alması söz konusu olsa da askeri vesayet sistemi karşısında İslamcı etiketiyle zaten zor durumda olan iktidarın bu adımı atması 2006 yılında gizli şekilde yürütülmeye başlayan Oslo görüşmeleriyle olacaktır. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasını takip eden 1999-2004 sürecinde PKK’nin o zamana kadarki ideali olan 'bağımsız Kürdistan ulus-devleti' projesini bizzat Öcalan’ın teorize ettiği 'dört parça Kürdistan’da Demokratik Konfederalizm' sistemi ile ikame eden PKK’nin bu yeni paradigmasının da müzakere zemini için çok daha uygun olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu şartlarda gerçekleşen 2006-2011 Oslo ön-müzakere görüşmelerinin 2012 sonlarında İmralı ile doğrudan görüşmelerin başladığının duyurulması ile örtülü bir resmiyet kazandığı ileri sürülebilir. Karşılıklı fiili ateşkes durumunun taraflarca kötüye kullanılması ve ciddi anlamda bir reform sürecine gidilememesi ile gittikçe artan otoriterleşme eğilimindeki Erdoğan iktidarının siyasi anlamda umduğunu bulamadığı Kürt açılımı yerine milliyetçi hassasiyetleri temel alan güvenlikçi politikalara sarılması sonucu 2015 yılında tekrardan savaş durumuna dönüldü. Öte yandan Suriye İç Savaşı’nın patlak vermesi ve PKK’nin Suriye’deki yapılanması PYD’nin silahlı güçleri YPG/YPJ’nin Türkiye’de hiçbir dönem başaramadıkları bölgesel kontrol ve ordulaşma için uygun zemini bulmaları gerek çözüm sürecini şekillendiren gerekse Türkiye’nin Kürt sorunu paradigmasını köklü şekilde değiştiren önemli bir gelişmedir. Türkiye’nin Kürt sorunu ve çözümünün artık yalnızca Türkiye ile sınırlı kalamayacağı ve Ortadoğu gibi kırılgan bir coğrafyanın dinamiklerin de gözetilmesini zaruri kılan uluslararası bir sorunlar silsilesinin önemli bir parçasına dönüştüğü gerçeğinin de gelecekteki çözüm denemelerinin en belirleyici değişkeni olacağı açıktır.

Üç farklı kıtada, üç farklı tarihsel ve toplumsal bağlamda gelişmiş silahlı mücadele stratejisini benimseyen üç farklı siyasi hareketin çeşitli dönemlerde deneyimledikleri çözüm süreçleri ve sonuçları ana hatlarıyla değerlendirildiğinde süreçte yer alan kişi, örgüt ve devletlerin yanı sıra devletler arası ilişkiler, devletler üstü aktörler ve siyasi konjonktür, sivil toplum, medya gibi unsurlar ile coğrafi, ekonomik ve yapısal faktörler gibi sayısız dinamik ve değişkenin çatışma ve çözüm süreçlerini şekillendirdiği görülmektedir. Bu faktörler, çözüm süreci ajandalarına yeni sorunlar ekleyerek nihai ve sürdürülebilir bir barışın sağlanması önündeki engellere yenilerini ekleyebildikleri gibi, öncelikle çatışmanın başat aktörleri olan devletlerin, daha sonra ise silahlı güç kullanarak siyaseti şekillendirmede rol oynayan devlet dışı aktörlerin alacakları inisiyatif ve atacakları adıma göre çatışmasızlık ve nihai barış için önemli kazanımlar da sağlayabilmektedirler.

*Bask Üniversitesi - EHESS Paris Doktora Öğrencisi