14 yıllık Haydarpaşa mücadelesi 400 haftadır nöbette

Neredeyse 15 yıldır mücadele eden Haydarpaşa Dayanışması, direniş mekânındaki sürekli mevcudiyetini sembolize eden “pazar nöbetleriyle” 15 Eylül’de “400'üncü haftasını” dolduracak. 400 hafta boyunca her pazar evde dinlenmek ya da şehrin tüketim kervanına katılmak yerine, İstanbul’un çeşitli yerlerinden Haydarpaşa’da buluşan bir iradeden söz ediyoruz.
Haydarpaşa Dayanışması Pazar Nöbetlerinin Yedinci Yılı, 369. Pazar, 3 Şubat 2019.

Ayça Yüksel*

Günümüzde neoliberal saiklerle hareket etmeyi sürdüren kapitalist sistem, -fark edilmesi güç olmayan bir şekilde- mekânlar üreterek, mekânları ele geçirerek ve mekânda yerleşerek hayatta kalmaya devam ediyor (1). Kentsel ve kırsal, her iki düzlemde de, içinde yaşadığımız, deneyimlediğimiz, ilişkiler ürettiğimiz mekânlar, büyük bir dönüşüm saldırısına maruz kalmakta ve bu durum, bulunduğumuz döneme özgü bir “mekân krizini” sembolize etmektedir. David Harvey’in “yaratıcı yıkım” ya da “el koyarak birikim” (2) dediği, başka bir ifadeyle “neoliberal yeni çitlemeler” (3) olarak adlandırılan bu saldırı; kent mekânındaki özel yaşam yerlerinden toplumun kamusal ve ortak alanlarına, bizatihi doğanın kendisinden müşterek kültür ve değerlere kadar geniş bir yelpazede çarpıcı biçimlerde okunabilmektedir.

Henri Lefebvre’in meşhur üçlemesinde yer alan, otorite ve yöneticilerin güdümündeki “tasarlanmış mekân”ın (4) egemenliği bugün çok daha hayati bir biçimde tahakkümünü kurmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu egemenlik, toplumun benimsediği, değer verdiği, ortak paylaşım ve ilişkiler geliştirebildiği “yaşanan mekân”lara yer bırakmamaktadır.

Günümüz kapitalizminin neoliberal araçları ve sermaye hareketleri, istisnasız bir seri üretim şeklinde ve boşluk bırakmaksızın çalışmaya devam etmekte ve mekânsal düzlemde bulduğu tek bir iğne deliğini bile metaya dönüştürecek, araçsallaştıracak bir ethos (5) ile ilerlemektedir. Buna karşı ise dönem dönem dikkate değer toplumsal itirazlar ve direniş feveranların yükseldiğini görmekteyiz. Kimi zaman bu feveranlar, günümüz şartlarında oldukça zahmetli bir iş olan “devamlılık” ilkesini sağlayarak, kentsel yaşamın belleğine ve pratiğine yerleşecek denli güçlü bir mücadele zincirine dönüşebilmektedir.

Haydarpaşa Garı hakkında 1990’lı yıllardan beri çeşitli dönemlerde su yüzüne çıkan “mega ve prestij projelerine” karşı örgütlenen toplumsal irade de bunlardan bir tanesidir. Bugün neredeyse 15 yıldır mücadele eden Haydarpaşa Dayanışması, direniş mekânındaki sürekli mevcudiyetini sembolize eden “pazar nöbetleriyle” 15 Eylül’de “400’üncü haftasını” dolduracak.

Şöyle düşünelim; 400 hafta boyunca her pazar günü evde dinlenmek ya da şehrin tüketim kervanına katılmak yerine, İstanbul’un çeşitli yerlerinden Haydarpaşa’da buluşan bir iradeden söz ediyoruz. Her ne kadar Haydarpaşa Dayanışması eylemcilerinin bugünkü sayıları geçmişe göre azalmış olsa da eylemciler bu iradeyi sürdürmeye kararlılar.

Bunca zaman boyunca eylemcilerin, söz konusu mücadeleyi yaşamlarının bir parçası haline getirerek, her pazar günü İstanbul’un çeşitli yerlerinden, kent yaşamının müşterek mekânlarından biri olan Haydarpaşa Garı’nı korumak için nöbete gelmesi sizce de özel bir anlam taşımıyor mu? Bu iradenin politik öneminin yanı sıra, eylemcilerden birinin de dediği gibi; her pazar günü Haydarpaşa nöbetine gelmek, aynı zamanda “birlikte bir şeyler paylaşabilmek” anlamına gelmektedir.

HAYDARPAŞA’DA PARSEL PARSEL DÖNÜŞÜM

Neoliberal sermayenin kent mekânı üzerindeki dönüşüm ve yıkım atakları yeni bir fenomen sayılmaz. Öyle ki İstanbul özelinde 1980 sonrasında başlayan ve şiddetini 2000’li yıllarda arttıran bu dönüşüm ivmesi; şehrin ortak mekânlarını büyük bir tahribata ve geri dönülmez kayıplara uğratmıştır. Haydarpaşa Garı’ndan Emek Sineması’na, Atatürk Kültür Merkezi’nden (AKM) Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’na, Narmanlı Han’dan Karaköy’deki Galata Port Projesi’ne; Üçüncü Köprü ve İstanbul Havalimanı’ndan Kanal İstanbul’a kadar uzayan ve daha da uzatılabilecek bir tablo karşımızda durmaktadır.

Neoliberal ekonomi-politiğin şehrin ortak mekânlarına savurduğu sarsıcı dönüşüm hamleleri, sadece bu mekânların fiziki tahribatıyla noktalanmamakta, aynı zamanda toplumsal yaşamın ve ilişkilerinin ürünü olan “kolektif belleğin” (6) yitimine de neden olmaktadır. Tıpkı toplumsal, kültürel ve kentsel belleğe yerleşmiş, şehrin müşterek mekânlarından biri olan Haydarpaşa Garı’nda olduğu gibi (7).

Haydarpaşa Garı, 1990’lı yıllar itibariyle iktidar desteğiyle sermaye tarafından çitleme/özelleştirme yoluyla, mega projelerle ya da kentsel yenileme/planlama yöntemiyle ticari bir içerik doğrultusunda dönüştürülmesi arzulanan bir mekândır. Haydarpaşa Garı ve çevresini ticari ve rant odaklı dönüşüme açma girişimlerini üç eksen altında izlemek mümkün; neoliberal çitlemeler ve özelleştirmeler (8), küreselleşme politikalarına uyumlu prestij retoriğiyle planlanan mega projeler ve kentsel yenileme söyleminin meşruluğunu kullanan girişimler.

Haydarpaşa Garı ve çevresindeki bölgeye ticari gelir elde edecek bir işlev kazandırma fikrinin kökeni; 1995 yılında Amerikan Booz & Allen Hamilton ve 2002’de Kanadalı CANAC firmasına yaptırılan özelleştirme raporlarına dayanmaktadır. Bu arzunun spesifik olarak ortaya çıkışı 2004 yılında “Haydarpaşa Manhattan olacak” şeklindeki gazete haberleriyle gerçekleşmiştir. 70 katlı yedi gökdeleni Haydarpaşa Garı ve çevresindeki bölgeye kurgulayan Manhattan projesi, bu alanı “dünya ticaret merkezi ve kruvaziyer liman” şeklinde planlamıştır.

“Haydarpaşa otel olacak”, “Haydarpaşa kültür merkezi olacak”, “Haydarpaşa müze olacak”, sonrasında 2005 senesinde Şefik Birkiye’ye ait mega projeyle “Haydarpaşa Venedik gibi olacak”, 2013 yılında “Haydarpaşa Olimpiyat Oyunları’na göre işlevlendirilecek”, 2019’da yerel seçimlerin öncesinde “Haydarpaşa tasarım merkezi olacak” denilmiştir.

Son 15 yılda, Türkiye’de değişen her konjonktürde yeni bir Haydarpaşa projesinin tasarlandığını görüyoruz. Tüm bu projelerin ortak tek bir noktası var: Alenen veya örtük biçimlerde Haydarpaşa Garı ve çevresinden değişim değeri ya da kentsel rant elde etmek. Geçtiğimiz günlerde de bu girişimlere bir yenisi daha eklendi. Bu bir mega proje ya da yepyeni bir imar planı olarak değil; ancak daha örtük diyebileceğimiz bir biçimde gerçekleşti. TCDD, 5335 Sayılı Kanun’un 32’nci maddesine dayanarak, hızlı bir koruma kurulu kararı ile 1900’lardan beri demiryollarına ait olan ve metrekare bakımından oldukça büyük bir parseli, “gençlik, etkinlik, kültür, sanat” işlevleriyle “kiraya verilmek” üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devretti. Üstelik, normal şartlar altında “kentsel ve tarihi sit alanı” olan bölgedeki bazı yapıların yıkılmasına karar verildi. Haydarpaşa Garı’nın tren raylarının bulunduğu alanda ise, Adapazarı ekspresleri ve konvansiyonel trenler için yapılması planlanan peron bölgesine, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin başvurusuyla “arkeolojik park” yapılması istenilmektedir. Pek tabii halihazırdaki arkeolojik buluntular, sadece ve sadece Adapazarı trenlerinin Haydarpaşa Garı’na ulaşması için gereken rayların üzerinde sergilenmek zorunda değil. Elbette buna başka bir çözüm de bulunabilir. Fakat buna yönelik bir niyet olduğunu söylemek güç görünmektedir.

.

Tüm bunlar kentsel dönüşüm projelerinde izlediğimiz; topyekûn bir mahalleyi kapsamak yerine tek tek ve ayrı ayrı binalar ölçek alınarak uygulanan kentsel dönüşüm stratejilerini hatırlattı. Bu yeni girişimler acaba Haydarparşa Garı’nı mega projeyle değilse bile, etrafını kuşatarak, çevresini değiştirerek parsel parsel dönüştürme amacı taşıyor olabilir mi? Ne yazık ki parça parça planlanan bir dönüşüm girişiminin, çok daha az bir direnç mekânizması yaratacağını tahayyül etmek pek zor sayılmaz.
Haydarpaşa Garı’nın çevresindeki bazı parsellerin Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devri konusunda dikkat çekmek istediğim bir başka husus daha var. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, söz sahibi olduğu Haydarpaşa parselleri üzerinde, yerel yönetim birimlerine danışmaksızın imar planı yapma ve inşaat ruhsatı verme gibi yetkilere sahip olduğunu hatırlatmak isterim. Bir diğer ifadeyle; Haydarpaşa Garı ve çevresindeki söz konusu devredilen alanlarda gerçekleştirilecek herhangi bir plan, inşaat ve proje konusunda -Kültür ve Turizm Bakanlığı kendi inisiyatifiyle ilişkiye geçmek istemediği takdirde- ne İstanbul Büyükşehir Belediyesi ne de Kadıköy Belediyesi müdahil ve belirleyici olamayacak konumda bırakılmıştır.

Sadece şunu sormak istiyorum: Öyleyse kent kimin? Yöneticilerin mi yaşayanların mı?

Yerel yönetimlerin etkisini ve dolayısıyla da kent mekânının esas sahiplerinin, yani o mekânın kullanıcıları olan “sakinlerinin” iradesini hiçe sayan bu uygulama, her ne kadar kültür-sanat şemsiyesi altında meşrulaştırılmaya ve dolayısıyla örtük hale getirilmeye çalışılsa da Haydarpaşa Garı ve çevresinde -sürekli farklı biçimlerde fışkıran- kentsel rant arzusundan vazgeçilmediğini bir kez daha göstermiş oldu.

Peki Haydarpaşa Garı için ne yapabiliriz? Gelin Haydarpaşa Dayanışması’nın 14 yıllık mücadelesinin sesine kulak verelim…

HAYDARPAŞA DAYANIŞMASI 400. PAZAR NÖBETİNİ TUTACAK

İstanbul’a dair müstesna doku ve kimliğin önemli parçalarından biri olan Haydarpaşa Garı, kent yaşamına özgü karşılaşmalara izin veren, kolektif belleği biriktiren, toplumsal mutabakat ve diyaloğu tesis eden, hiyerarşik dizilimlerin dışına çıkarak herkese kullanım ve yapıt değerini (9) sunan ve ulaşım hakkını temsil eden, şehrin ortak mekânlarından biridir.

Her ne kadar uzun süredir kapalı olduğu için gündelik yaşam pratiklerinden koparılmış ve unutturulmaya yüz tutmuş olsa da aslında Haydarpaşa Garı’nda hemen herkesin bir hatırası vardır. Bu hatıra kolektif belleğimizde, bir göç hikayesi, yeni başlangıçlar/sonlar, yolculuklar, ayrılıklar/buluşmalar, emek mücadelesi ve bizatihi İstanbul ile ya da bambaşka biçimlerde temsil ediliyor olabilir. Fakat sonuç değişmez; birbirinden farklı toplumsal katmanların belleğinde yer etmiş bir Haydarpaşa imgesi bu farklı kesimlerin ortak noktasıdır.

2004 yılında başlayan Haydarpaşa mücadelesinin güç aldığı temel noktalardan biri de bu ortak bellek unsurudur. Bu ortak bellek sayesinde Haydarpaşa Dayanışması, birbirinden çok farklı kesimleri ve mücadele biçimlerini bir araya getirebilmiştir. Başta Haydarpaşa Garı emekçileri (demiryolcular), mimarlar, şehir plancıları, mühendisler, öğretmenler, öğrenciler ve sanatçılar gibi toplumsal kesimlere yayılan Haydarpaşa mücadelesi, aslına bakılırsa İstanbul’daki kentsel ortak alan hareketlerinin ilksel örneklerinden biridir (10). Ortak bir belleğin yüklediği güçlü aidiyetlerin güçlü bir mesullenmeye (11) dönüşmesi neticesinde, birbirinden farklı toplumsal kesimlerin ortak amacı; son 15 yıllık zaman dilimi içinde iktidar ve sermaye araçları tarafından defalarca yeniden tasarlanan bir mekân olarak Haydarpaşa Garı’nı aslına uygun biçimde yeniden ele geçirmek adına mücadele etmektir.

Günümüzde 14’üncü yılı içinde olan Haydarpaşa mücadelesinin, yapısı bakımından İstanbul’daki kent hakkı ve ortak alan mücadeleleri arasında özgün bir yere sahip olduğu söylenebilir. Bunun nedenlerinden biri; çok farklı kesimlere açılan bu iradenin omuzladığı direnişin “süreklilik” ilkesini hâlâ koruyabilmesidir. Türkiye’nin geçtiğimiz yıllarda içinde bulunduğu baskı araçlarının şiddetini arttıran dozu ile son derece daralan ve adeta her toplumsal mücadele örneğinin kendi köşesine çekildiği sürece rağmen Haydarpaşa mücadelesi, benzerine pek rastlanmayan bir örnek sunuyor. Bir diğer ifadeyle; Haydarpaşa mücadelesi, uzun yıllardır toplumun bu ortak mekânına savrulan neoliberal çitleme hamlelerine karşı çıkarak, sürekli mevcudiyet ilkesiyle sahiplendiği mekânda yerleşmektedir. Bu sayede, günümüzde son derece yalnızlaştırılmış ve işlevsizleştirilmiş olan Haydarpaşa Garı -geçici zaman dilimlerinde olsa da- mücadelenin sürekli varlığı sayesinde halen yaşanan, deneyimlenen, paylaşılan ve ilişkiler üretilen bir mekân olarak kalabilmektedir. Öte yandan mekânda sürekli mevcudiyet unsuru, yeni mekânsal temsillerin, tasarrufların ve temellük (12) biçimlerinin üretimini de sağlamaktadır. Bu noktada yöneticilerin tahakkümünde tasarlanan mekâna karşı tepki şeklinde ortaya çıkan mücadelenin mekânında aralanma şansı olan; alternatif deneyimleri, ilişkileri ve temellük biçimlerini içeren, ve dolayısıyla alternatif bir yaşanan mekânın ihtimallerinin peşine düşmek de mümkündür.
Haydarpaşa’nın pazar nöbetlerinin -bir başka ifadeyle nöbetleşe işgal eyleminin- 400’üncü haftadır devam ediyor oluşu sayısal bir tamlama olmaktan öte yukarıdaki bahsettiğimiz mekânda sürekli mevcudiyet ilkesinin kazandırdığı niteliklerden dolayı önemlidir.

Haydarpaşa Dayanışması’na karakteristik özelliğini veren noktalardan biri de alternatif mücadele biçimlerini bir araya getirebilme kabiliyetinden ileri gelir. Bir diğer ifadeyle Haydarpaşa mücadelesi, kökeninde kent hareketleri ile emek mücadelesini bir araya getirebilen özgün bir yapıya sahiptir. Haydarpaşa Garı öyle bir mekândır ki hem kentsel yaşamı, belleği, kültürel/tarihsel değerleri barındıran bir yerken, öte yandan da bünyesinde çalışma yaşamını da bulundurur. Yani hem toplumda uyandırdığı birbirinden farklı temsillerle kurulu bir kentsel ortak alan olduğu gibi hem de emek süreçleriyle ilişkilidir. Dolayısıyla Haydarpaşa mücadelesini ören aktörler de, mekânın bu niteliklerine göre şekillenmiştir. Haydarpaşa mücadelesini temelde ayakta tutan ana damar demiryolcular ve Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) ile TMMOB Mimarlar Odası olmuştur. Dolayısıyla, Haydarpaşa Dayanışması, kent ve emek mücadelesini bir araya getiren niteliğiyle anlamlanmaktadır.

Bugün, ne yazık ki Haydarpaşa Garı, gündelik yaşam pratiklerinden uzaklaştırıldığı gibi, aynı zamanda emek kesimlerinden de uzaklaştırıldı. Hem Haydarpaşa Garı’nda çalışan memur ve işçilerin önemli bir kısmı başka yerlerde görevlendirildi, buradaki bazı demiryolları lojmanları vb. alanlar kapatıldı hem de kentin çeperi olan Gebze-Kocaeli gibi yerlerde oturan/çalışan işçi sınıfı için kent merkeziyle temas kurabilmenin biçimleri daha zorlu koşullara yerini bıraktı.

Yine de Haydarpaşa Dayanışması, 14 yıllık mücadelesiyle Haydarpaşa Garı’nı mega dönüşüm projelerine teslim etmemeyi başardı. Her ne kadar bugün bünyesinde yeni riskleri barındırıyor olsa da Haydarpaşa’da mücadele de devam ediyor…

Neoliberal sermayenin çitleme hareketi tarafından birer ikişer işgal edilerek elimizden alınan kentsel ortak mekânları, kamusal alanları, mahalleleri ve son kertede bir tüketim nesnesine dönüştürülen kentin kendisini geri kazanmak ve kent hakkını tesis etmek için; “tüm ortak mekânları, sokakları, parkları ve meydanları pikniklerle, şenliklerle ve toplantılarla doldurmanın zamanıdır” diyerek yola çıkan Haydarpaşa Dayanışması, her hafta pazar günü sürdürdüğü nöbetleşe eylemin 400’üncü haftasına adım atıyor.

Haydarpaşa Dayanışması, Haydarpaşa Garı’nı aslına uygun işlevi ve kullanım değeriyle yeniden kazanmak için çıktığı bu yolda konuya ilgi duyan tüm kesimlerin desteğini bekliyor.

.

 

 

(1)  Bkz. Lefebvre, H. ([1973] 1976). The Survival of Capitalism: Reproduction of the Relations of Production. New York: Allison & Busby. s. 21. Lefebvre, H. ([1974] 2014). Mekânın Üretimi. İstanbul: Sel Yayıncılık. s. 330. Şengül, H. T. (2001). Sınıf Mücadelesi ve Kent Mekânı. Praksis, s. 14.

(2) Yaratıcı yıkım ve el koyarak birikim kavramları için sırasıyla bkz. Harvey, D. ([2012] 2013). Asi Şehirler: Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru. İstanbul: Metis Yayınları. Harvey, D. ([2003] 2004). Yeni Emperyalizm. İstanbul: Everest Yayınları.

(3) Neoliberal yeni çitlemeler kavramı için bkz. Midnight Notes Collective. ([1990] 2014). Yeni Çitlemeler. Ö. Göztepe (Der.) içinde, İlkel Birikim: Sermayenin Kaldıracı (s. 278-297). Ankara: Nota Bene Yayınları.

(4) Lefebvre, kapitalist düzlemde mekânın nasıl pratiğe döküldüğü, tasarlandığı ve yaşanıldığına dair üçlü bir kavramsallaştırma ortaya koymuştur; mekânsal pratik [algılanan mekân (l’espace perçu)], mekân temsilleri [tasarlanmış mekân (l’espace conçu)] ve temsil mekânları [yaşanan mekân (l’espace vecu)]. Özel yaşam yerinden çalışma ya da boş vakit mekânına kadar süre giden – ve bu yerler arasında geçişi sağlayan güzergahlar ve ağlar da dahil olmak üzere- gündelik yaşam pratikleri ve alışkanlıkları algılanan mekânda birleştiren şey mekânsal pratiktir. (Örneğin banliyöde bir toplu konutta oturan birinin gündelik hayatı.) Mekân temsilleri ya da tasarlanan mekân; şehir planlamacılar, teknokratlar ve mimarlar tarafından –mekânda yaşanan ve algılananın- tasarlandığı, biçimlendirildiği ve düzenlendiği egemen mekân biçimdir. Bizatihi oturanların ve kullanıcıların çeşitli imgeler ve sembollerle yerleştiği, sahiplendiği mekân ise; yaşanan mekân yani temsil mekânlarıdır. Bkz. Lefebvre, H. ([1974] 2014). Mekânın Üretimi. İstanbul: Sel Yayıncılık. s. 67-68; 75. Lefebvre, H. ([1974] 2000). La production de l’espace. Paris: Anthropos. s. 48-49.

(5) Piyasa güçlerinin sonsuz kar üretim döngüsünü sağlayan gönüllü özneleri (üretici ve tüketici) yaratan, rıza üretimini ve ikna sürecini sağlayan ilkeleri, karakteri ve rasyonalitesi işaret edilmektedir. Kavram, Aristoteles’in ethos, pathos ve logos üçlü retoriğiyle ilişkilidir.

(6) Bireysel belleğe dair öğeler aslında toplumsallaşma sürecinde oluşan kolektif belleğin bir parçasıdır. Ve her şeyden de öte her türlü kolektif bellek, mekânsal bir çerçevede vuku bulur. Bkz. Halbwachs, M. ([1950] 2018). Kolektif Bellek. İstanbul: Pinhan Yayıncılık. s. 174.

(7) Örneğin, bugün genç kuşaklar, Emek Sineması’nda film izlemenin ya da AKM’de konsere gitmenin deneyimini hiç yaşamadı ve fiziki olarak bu mekânları kaybettiğimiz için artık hiçbir zaman yaşayamayacaklar. Bu nesil, 6 yıldır kapalı olan Haydarpaşa Garı’ndan trene binip yol almanın deneyimini de hiç bilmiyor ama belki bu yeniden elde edilebilir. Aslında, Haydarpaşa için hala umut var diyebiliriz.

(8) Neoliberal çitlemeler, kapitalist sisteme içkin olan “ilksel birikim” ilkesine dayanan kamusal ve ortak mekânların çitlenmesi, halktan koparılması ve tek bir kesime açılması, yani neoliberal ekonominin baş tacı olan özelleştirme hamlelerini ifade etmektedir. Bir diğer ifadeyle; Haydarpaşa’yı işlevinden koparıp otel, alışveriş merkezi, ticaret merkezi, olimpiyat alanı, kültür merkezi vb. türden işlevlere uyarlama ediminin altında çağımızın bu neoliberal çitleme hareketinin ivmesi bulunmaktadır.

(9) Yapıt değeri, Lefebvre’in terminolojisine gönderme yapan bir manada kullanılmaktadır. (Bkz. Lefebvre, H. ([1968] 2016). Şehir Hakkı. İstanbul: Sel Yayıncılık. s. 22-24.) Lefebvre için şehrin özü yaratıcılığa ve estetiğe dayanan yapıt değeridir. Ona göre, yapıt değeri aynı zamanda kullanım değeri manasına gelir. Kullanım değeri kavramının aslı Karl Marx’a aittir. Buna göre; bir şeyin yararlılığı, onu kullanım değeri haline getirmektedir. Bir şeyin kullanım değeri ancak kullanım sırasında gerçek haline gelir ya da ortaya çıkabilir. Kullanım değeri, değişim değerinin maddi taşıyıcılığını yapabilir. Buna karşın, değişim değeri bir şeyin mübadeleye bağlı piyasa değerini, bir diğer ifadeyle pazardaki parasal karşılığını ifade eder. Kullanım değeri bir ürünün yararlılığıyla ilgilenirken, değişim değeri o ürünün esas olarak parasal karşılığıyla ilgilidir. Genellikle değişim değeri, kullanım değerinin içeriğinden yararlanarak kendini sunar ve kullanım değerini manipüle eder (Bkz. Marx, K. ([1867] 2011). Kapital, Ekonomi Politiğin Eleştirisi Cilt I: Sermayenin Üretim Süreci. İstanbul: Yordam. S. 50) Mekân teorisi açısından düşünürsek eğer, günümüzde neoliberalizmin değişim değeri temelinde tasarladığı kent mekânlarında kullanım yararını ya da değerini ele geçirdiğini söyleyebiliriz. Bu sebeple de kentsel toplumsal mücadele ele geçirilen mekânsal kullanım değerini geri almayı hedeflemektedir.

(10) Taksim Dayanışması ya da Emek Sineması mücadelesi gibi örneklerin zamanlarını düşünürsek eğer; tarihsel anlamda bir ilksellikten bahsedilmektedir.

(11) Begüm Özden Fırat’ın, Kazova işçisinin ifadesinden esinle kavramsallaştırdığı mesullenme deyimi, ortaklaşa yapılacak bir işe iştirak etme, bu işi sahiplenme ve sorumluluk duymayı ifade eder. Bir diğer ifadeyle, bireylerin kendilerini yaşadıkları ve çalıştıkları yerden, oturdukları mahalleden, hayatlarının geçtiği şehirden mesul hissetmesi ve bu duyguyla eyleme geçme durumudur. Bkz. Fırat, B. Ö. (2016). Mümkünlerin Kıyısı: Gezi Komünü, Müşterekler Siyaseti. D. Gürler, & A. S. Gürler (Der.) içinde, Karşı-İşgal. İstanbul: Siyah Beyaz. s.112.

(12)  Henri Lefebvre’in Mekânın Üretimi’nin Işık Ergüden tarafından yapılan değerli Türkçe çevirisinde temellük sözcüğü yerine “uygun” ve “sahip çıkma” gibi kelimeler kullanılmıştır. Nitekim Fransız sosyal bilimlerinde “aprropriation de l’espace” şeklindeki kavramsal bir set olarak tartışılan bu konu Türkçede de daha derinlikli bir kavramsal karşılığa ihtiyaç duymaktadır. Bu sebeple Derya Fırat’ın ilgili makalesinde yer vermiş olduğu “temellük” çevirisinin kullanımı tercih edilmiştir. Bkz. Fırat, D. (2014). Bellek, Uzam ve Mücadele. D. Fırat (Der.) içinde, Sokağın Belleği: 1 Mayıs 1977’den Gezi Direnişi’ne Toplumsal Hareketler ve Kent Mekânı (s. 7-43). Ankara: Dipnot Yayınları.

 

* MSGSÜ Sosyoloji Bölümü Doktora Öğrencisi 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.