İktidarın beka savaşı 'kendi' olmak isteyene karşı

Bugün yaşadığımız coğrafyada savaş, birçok farklı şekilde ve farklı yerde sürüyor. Kürt halkının kimlik mücadelesine yönelik, kadınların varolma mücadelesine yönelik, kimliği ve aidiyeti ne olursa olsun "kendisi" olmak isteyen ve bunun için çabalayan tüm bireylere ve toplumsal kesimlere yönelik... Bu farklı savaşı farklı biçimlerde hisseden farklı kişiler, topluluklar ya da aidiyetlikler olsa da; savaşı açan taraf aynı.

Merve Arkun*

‘Ben inanıyorum ki, dünyanın özgürlüğe aşık ruhları, efendilerine, ‘Cinayetlerini kendin işle! Senin savaşlarına kendimizi ve sevdiklerimizi yeterince feda ettik! (…) Hayır, senin cinayetlerini işlemeyeceğiz ve senin bizden çaldığın topraklar için (ülke) için savaşmayacağız!’ dedikleri gün militarizmin sonu gelecektir’ Emma Goldman

Televizyonda, gazetede, evde, işte, okulda, sokakta… Yaşamın her yerinde. Şiddet bir fanus gibi tüm yaşam alanımızı sarmalamış durumda. Bitmeyen ve nasıl bitireceğimizi de bilemediğimiz bu şiddet sarmalının içerisinde oradan oraya savrulup duruyoruz. Çoğu zaman da “Acaba bu şiddet beni ne zaman bulacak?” sorusunun verdiği endişeyle… Aslında endişeye çok da mahal vermeden, normalleştirilmiş ve bir o kadar da kanıksanmış bu şiddet döngüsünün tam olarak ortasında -ve oldukça da “hedefe açık bir yerde” – bulunduğumuzun farkında olmamız gerekiyor.

Çoğu zaman görmezden geldiğimiz (ya da aslında normalleştiği için göremediğimiz bu şiddet), kimi zamansa görmemek için gözlerimizi kapatsak da kaçamayacağımız kadar gerçek, acı ve yıkıcı. Emine Bulut’un bir erkek tarafından katledilmesi, söz konusu şiddete dair yakın zamanda belki de toplumsal olarak deneyimlediğimiz “en ağır vaka”lardan birisi olsa da; şiddet, Emine Bulut ve ne yazık ki adlarını hatırlayamadığımız sayısız kadının deneyimlerinde/ortak deneyimlerimizde saklı…

Biz kadınlar için tartışma konusu “şiddet” olduğunda, konu elbette oldukça somut bir yerde duruyor. Gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz, tenimizle hissettiğimiz ve aslında yaşantımızın en başından bu yana psikolojik ve fiziksel olarak sayısız şekilde deneyimlediğimiz kadar somut.

Militarizm ve cinsiyet alanındaki çalışmaların önemli isimlerinden olan Cynthia Enloe’ya göre militarizmin başarısı, büyük ölçüde kendisini gizlemesine bağlı. Yani militarizm, yaşamın farklı alanlarına sirayet ettikçe ve görünür olmaktan uzaklaşıp giderek normalleştikçe daha “başarılı” oluyor.

Şiddetin örgütlenmiş halini ifade eden militarizm kavramı, ilk kez anarşist Pierre Joseph Proudhon tarafından kullanıldığında en geniş anlamıyla, toplumun, bireyin ya da kurumun “askeri” değerlere göre tanımlanması anlamına geliyordu. Ancak bugün ise, yüzyıllar önceki tanımından çok daha geniş bir kapsamı olan militarizm, şiddetin her biçimi gündelik yaşamlarımızda normalleştikçe, tam da Enloe’nun söylediği şekilde daha da başarılı oluyor. Şiddet şiddeti yaratıyor, militarist sarmal giderek yayılıyor…

Yaşadığımız coğrafyada yine militarizm ve cinsiyet alanındaki çalışmaları ile bildiğimiz Ayşe Gül Altınay, bugün militarizmi tanımlarken daha geniş bir perspektifle yaklaşmak gerektiğini belirtiyor. Altınay’a göre “militarizm denildiğinde akla ilk olarak ordu ve askerler gelse de, miltarizmi tartışırken ordu veya askerlerin varlığından öte onları tanımlayan özelliklerin topluma yayılma süreçlerine bakmak gerekiyor”.

Ordu, savaş, askerileşme toplumsal yaşamdaki diğer değerlerin üzerinde tutulurken, “sivil”lerin bu militarist kültürün giderek daha da büyümesine ve kalıcılaşmasına katkısı nasıl ve ne şekilde oluyor?

Militarizmle mücadele etmek için aslında ilk olarak gündelik yaşantılarımızda “görünmez hale gelmiş militarizm”i yeniden görmemiz, fark etmemiz gerekiyor. Özellikle kadınlık deneyimleri ve bu deneyimlerin paylaşımı ise bu şiddet kültürünü fark etmek ve sonrasında da yok etmek için oldukça önem taşıyor.

Yaşamın ilk anından itibaren erkek egemen kodlarla büyümüş ve sıkıştırılmış biz kadınlar için bu şiddet kültürüne dair söyleyecek çok söz var aslında. Birisinin “kızı” olarak geldiğimiz bu dünyada her daim birilerinin “annesi, eşi, kız kardeşi ya da sevgilisi” kimliğine sıkıştırıldık. Okula başladığımızda Türklükle terbiye edildik, vatan için feda edebilecek oğullar yetiştirmek zorunda bırakıldık, aynı vatan uğruna canından olmaya hazır eşlerin/sevgililerin yolunu gözlemeye mecbur bırakıldık Militarist kültürden beslenen bu erkek egemen topluma aidiyet, kimliksizleşmemize ve aslında giderek “kendimizden” daha da uzaklaşmamıza yol açtı.

Şiddet kurumsallaştıkça, militarist baskı giderek büyüdü. Militarist baskı büyürken, etki kapsamını da genişletti. Milliyetçilikten, ırkçılıktan, cinsiyetçilikten beslendi ve böylece bu militarist baskının toplumsal yaşamda yarattığı etki de giderek “şiddetlendi”. Militarist değerler erkeklikle özdeşleştikçe, hakim erkek egemen kültürü de giderek besledi. Yani aslında militarizm erkeklikten, erkeklik militarizmden beslendi ve her ikisi de biz kadınlar için daha fazla baskı, daha fazla korku, daha fazla şiddet anlamına geldi.

Kadınların özgürlük mücadelesi tam da bu noktada daha da önem kazandı. Yalnızca kadın olmaktan dolayı maruz bırakıldığımız adaletsizliklere karşı direnmek, özgürleşmenin tek yolu oldu. Bahsettiğimiz ve aslında sürekli olarak da hissettiğimiz şiddete, şiddetin kurumsallaşmış hali militarizme ve onun yıkıcı etkilerine karşı direnmek de, bu mücadelenin bir parçası oldu.

Türkiye’de ilk kez 2004 yılında bir kadın “Militarist düşünce sadece ‘askeriye’nin sınırları içinde kalmayıp, günlük hayatın içine de yedirilen “militer” bir dünya kurgular. Ki bu kurguda; kadınlık aşağılanır, kadınlar genellikle görmezden gelinir, yok sayılır” diyerek vicdani reddini açıklamıştı. Ferda Ülker’in bu eylemi, o tarihe kadar aslında salt “zorunlu askerliğe karşı” politik bir eylem görülen vicdani reddin ve dolayısıyla bu eylemin karşısında duran militarizmin kapsamını yeniden tartışmaya açmaya yardımcı olmuştu. O tarihten itibaren vicdani reddini açıklayan ve savaşı, şiddeti, militarizmi reddeden kadınların eylemleri bu tartışmanın sürmesine ve şiddetle cinsiyet arasındaki ilişkinin görülmesine olanak sağladı.

Kadınların vicdani ret eylemleri yazının başında bahsettiğimiz “görünmeyen şiddeti” görünür kıldı ve böylelikle militarizme karşı bütüncül bir mücadelenin de kapısını araladı.

Bugün yaşadığımız coğrafyada savaş, birçok farklı şekilde ve farklı yerde sürüyor. Kürt halkının kimlik mücadelesine yönelik, kadınların varolma mücadelesine yönelik, kimliği ve aidiyeti ne olursa olsun “kendisi” olmak isteyen ve bunun için çabalayan tüm bireylere ve toplumsal kesimlere yönelik… Bu farklı savaşı farklı biçimlerde hisseden farklı kişiler, topluluklar ya da aidiyetlikler olsa da; savaşı açan taraf aynı. Kendinden olmayanı aşağılamak, ötelemek ve yok etmek isteyen iktidarın beka savaşı.

İşte kadınların vicdani ret eylemleri de tam da bu noktada bir varolma eylemine dönüşüyor. Erkek egemenliğine, şiddete, siyasi otoriteye karşı “buradayım ve direniyorum” demenin bir yolu; özgürlük mücadelesinin bir parçası oluyor.

Yalnızca savaşa karşı değil; erkek egemenliğine, erkek egemenliğinden beslenen ve onu büyüten şiddet kültürüne, militarizme karşı direnmenin ve özgürleşmenin bir biçimi oluyor vicdani ret kadınlar için. Bu yüzden de nerede olursa olsun kadın mücadelesinden bağımsız değil, aksine kadın mücadelesiyle kol kola, omuz omuza duruyor. Militarizmi besleyen otoriteye, hiyerarşiye, şiddete karşı bir varoluş eylemine dönüşüyor.

 

*VR-DER Eşbaşkanı


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.