Atina demokrasisinin çağımıza etkileri 3: Batı'nın yaklaşımı, yorumu ve özümsemesi

Atina demokrasisinin bilinen özgürlük ve eşitlik ilkeleri, çağımızdaki demokratik anayasal düzenlerin tanımlayıcı nitelikleri ve belirleyici değerleri olarak kabul görmekte ve hatta bazı toplumlarda uygulama da bulmaktadırlar.

Erdoğan Işık*

Çağımızın Atina demokrasisi ile tanışıklığı, monoteist köktenci yapıyı temelden sarsan yeniden doğuş (renaissance) ve reformlar ile başlayan, mevcut mutlaki politik yapılanmayı sorgulayan aydınlanma ile gelişen, farklı politik taleplerin ortaya çıkmış olduğu ve sosyo-toplumsal yapının değişimi ile somutlaşan, oldukça uzun tarihsel bir sürecin son evresindendir. Çünkü antik dönem ile ilişkili olarak bilgi edinimi, öncelikli olarak Latin yazarlarının okunması, değerlendirilmesi ve yorumlanması ile başlamıştır. Bundan dolayı Avrupa’da gelişen aydınlanma hareketi ve bunun politik istemlere olan yansımasında, Helen kökenli demokratia değil de, Latin kökenli res-publica (kitleye ait olan, halkla ilişkili, halkın şeyi) öncelikli idi ve başlarda bu anayasal düzen olmaktan çok, devlet ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Fransa’da monarşi karşıtı politik görüşlerin oluşumunda, yayılmasında ve esaslarının belirlenmesinde, bir devlet yapısı olarak ağırlıklı olarak Roma Cumhuriyeti esin kaynağı olmuştur. Ama bu erken dönemlerde Atina, henüz devlet yapısı ve anayasal düzeni ile değil de, daha çok maddi kültürel ve düşünsel mirası ile bir ilgi alanı ve odağı haline gelmiştir. Aristoteles felsefi eserlerinin 13’üncü yüzyıldan beri öncelikle İbn-Sina (Avicenna) ve İbn-Rüşd (Averroes) alıntı ve yorumlarından edinilmesinden sonra, Platon’un eserleri ile Plutarkhos’un Helen ve Roma’nın ünlü devlet adamlarına dair biyografik eseri ile Demosthenes ve Aiskhines’in konuşma ve savunma yazılarından bir kısmı, 15’inci ve 16’ncı yüzyıldan itibaren ya Latinceye çevrilmek suretiyle ya da doğrudan Helence nüshalarından biliniyorlardı. Sadece eğitim olanaklarına sahip ayrıcalıklı ve oldukça azınlıktaki bir kesim tarafından bilinen bu klasik döneme ait eserler, daha sonraki yüzyılların eğitim programlarında belirleyici olacaklardır.

Mezhep kavgalarının etkili olduğu 16’ncı yüzyıl politik felsefesinin önemli düşünürlerinden J. Bodin (1529/30-1596), anayasal düzen açısından devlet yapılarının sınıflandırmasında, ağırlıklı olarak Aristoteles’i izlemiştir. Egemenlik olgu ve biçimine açıklık getirdikten sonra (I 8-10) J. Bodin, bu egemenliğin sahibi, biçimi ve bunun uygulamadaki yansımaları olarak ortaya çıkan anayasal düzen ve devlet yapılarını, kendince belirgin özelliklerini temel almak suretiyle tanımlamaya çalışmaktadır. Bu bağlamda bir devletin anayasal düzen yapısı (monarşi, aristokrasi ve demokrasi) ile yönetim şeklini (yürütme organı olarak hükümet) birbirinden ayrı olarak görmektedir. Demokrasi, özellikleri ve normları ile değil de, aristokrasi karşıtlığında somutlaştırıldığından, çoğunluğun birey ve azınlık üzerindeki egemenliği olarak tanımını bulmaktadır. Bu tanımlamaya koşut olarak demokrasi, gerek antik dönemdeki ve gerekse döneminin İsviçre kantonlarındaki uygulamalar örneğinde zaaflarına işaret edilmekte ve eleştirilmektedir.

Ama yaklaşık iki yüzyıl sonra demokrasiye ve onun tarafından sahiplenilen normlara bakış açısı biraz daha değişmiştir. Yüzyıla mührünü vuran düşünürlerden biri olan ve dolaysıyla Amerikan ve Fransız devrimlerinin de hazırlayıcı kuramcılarından biri olarak bilinen Montesquieu (1689-1755), diğer anayasal düzenler gibi demokrasiyi, birçok normsal ve uygulamadaki belirgin özellikleri ile tanımlar. Fakat demokrasi veya cumhuriyetçi yönetimlerde erdemliliği, gerekli yönlendirici bir öğe olarak görür ve bunun edinilmesini eğitimle bağlantılı kılar. Bunun da ötesinde ve daha somut olarak demokratik bir devlete olan sevginin, demokrasiye ve dolaysıyla da eşitliğe ve mütevazılığa duyulan bir sevgi olduğunu belirtir. Ancak eşitlik, politik hakların kullanılmasından ve politik etkinlik açısından çok, ağırlıklı olarak mal varlığı ve servet ile bağıntılı olarak vurgu bulmakla birlikte, bunun demokrasiler için bir kural olmadığına ve bazı durumlarda da anayasal ruhuna ters düşebileceğine de işaret etmektedir. Bundan dolayı yasa ile çerçevesi belirlenmiş ölçülü bir eşitlik, demokratik anayasal bir düzenin devamını sağlayan belirgin bir norm durumundadır. Erdemliliğin doğal yerini, diğer önemli bir norm olan özgürlükte aramak gerektiğini belirten Montesquieu, norm ve kavram olarak özgürlüğün farklı anlamına ve hatta art niyetli kullanımına dikkat çekmektedir. Demokratik anayasal düzenlerde özgürlüğün, bireyin ve halkın her istediğini yapması olarak yanlış algılandığını belirttikten sonra, yasaların egemen olduğu bir devlet ya da toplumda politik özgürlüğü, yasaların öngörmüş olduğunu yapabilme ve öngörmemiş olduğunu yapmaya zorlanmamak olarak tanımlamaktadır. Bu belirgin ilkeden hareketle demokrasi ve aristokrasinin doğaları gereği hiç de özgürlükçü olmadıklarını belirtir ve özgürlüğün ancak ılımlı yönetsel düzenlerde (gouvernements modérés) uygulama bulmasının olası olduğu görüşündedir.

Montesquieu’nun genç çağdaşı olan J.-J. Rousseau (1712-1778), demokrasiyi, J. Bodin anlamında, çoğunluğun azınlık üzerindeki egemenliği olarak tanımlarken birçok somut gerekçeden dolayı uygulanabilirliği ve işlerliği açısından zaaflarını belirtir. Öncelikle yasayı belirleyenin, bir yasanın veya kararnamenin nasıl uygulama bulması gerektiği konusunda da yetkin olduğu görüşündedir. Bu ilkeden hareketle yasama (législatif) ile yürütme (exécutif) arasındaki ilinti ve uyumluluğu esas alan bir anayasal düzeni, aynı zamanda en iyi yönetsel politik sistem olarak görmektedir. Fakat bununla birlikte asıl sorun da gündeme gelmektedir: Güçlerin ayrılığı ilkesi. İlk kez J. Locke tarafından belirginleştirilen ve daha sonra Montesquieu’nun mutlakıyetçi monarşik güce karşı somutlaştırmış olduğu bu tezin, Rousseau tarafından da dikkate alındığı anlaşılmaktadır. Aslında monarşik politik sistemin bu sorunun Rousseau tarafından demokrasi ile neden ilişkilendirilmiş olduğu ise, ayrı bir açıklamayı gerektirmektedir. Eğer Rousseau bu yasama ve yürütmenin aynı güç tarafından (souverain et prince örneğinde) yerine getirilmesini, gerçekten demokrasinin bir olumsuz yanı olarak görmüşse, bu kanıya varmasında Atina’daki uygulamalardan çok, ona yönelik eleştirilerden veya Cenevre doğumlu ve vatandaşı olmasından dolayı bizzat yakından tanıdığı dönemindeki İsviçre kanton ve kentlerindeki uygulamalar etkili olmuş olmalıdır. Dolaysıyla Rousseau, egemenliğin sahibi durumundaki halkı, demokratik anayasal düzen içinde bütünsel bir kütle olarak algılamakta ve mevcut organların da bu bütüne göre ve bu bütün tarafından şekillendirildiği görüşünden hareket etmektedir. Çoğunluk ve azınlık, bu bütünün değişmez parçaları, ama etken ve edilgenlikleri ile de karşıtlık durumları belirginleşmektedir. Bu sabit çoğunluğun yöneten ve diğer sabit azınlığın yönetilen olma durumu, doğal düzen ve yasalara aykırı olduğuna işaret etmektedir. Bu sonuçtan hareketle varlığını kabullenmiş olduğu söz konusu bütünlüğün, aslında yapay bir oluşum olduğudur. Bir halkın her zaman iyi yönetmesinin yönetilmesine gerek olmadığı anlamına geldiğini ileri süren Rousseau, bu saptamadan hareketle de demokrasinin hiçbir zaman uygulama bulmadığını ve hiçbir zaman da uygulama bulamayacağını özellikle vurgular. Demokrasinin yapısı gereği değişime açık olmasından dolayı iç savaş ve mücadelelere eğilimli, mevcut biçimini koruyabilmesi için ise her zaman dikkat ve cesareti gerektirmekte olduğunu belirtir. Bu saptamasına rağmen ya da bu sonucun yeterince gerekçelendirilip güçlendirilmesi amacı ile demokratik esasların ve işlerliğin uygulama bulması için bazı koşulları sıralamaktadır: Halkın gerekli görülen durum ve zamanda toplanmasını sağlayacak ve herkesin herkesi tanıyabildiği küçük bir kent devleti; yasa ve geleneklerin, hararetli tartışma ve açıklamaları gerektirmeyecek biçimde anlaşılır ve basit olmaları; toplumsal guruplar arasındaki sosyal konum ve servet açısından eşit bir düzeyin mevcut olması; bireyi ve dolayısıyla toplumu ahlaki açıdan yıkıntıya götüren lüksün olmaması veya asgari düzeyde bulunması. Bu koşulların hiçbir şekilde bir araya gelemeyeceğinden hareketle Rousseau, eğer Tanrılardan oluşan bir halk olursa, ancak o zaman ve onlar tarafından demokrasi uygulama bulur görüşündedir. Çünkü böylesi kusursuz bir yönetim biçimi, insanlara uygun değildir. Bu oldukça belirgin sonuca karşın Rousseau, gerek Atina demokrasisinin ve gerekse çağımız demokrasilerinin en belirleyici normlarından özgürlük ve eşitliği, genel refahın ve düzenin sağlanmasında ve yerleşmesinde görevli ve yetkin olarak gördüğü yasama organının gerçekleştirmesi gereken önemli asli hedefi olarak görmektedir.

Buna rağmen Fransız Devrimi sürecinde ve sonrasında bazı guruplar, Helenlerin bir bütün olarak örnek alınmasını savunurlarken, diğer bazı guruplar, ya Sparta’nın ya da Atina’nın anayasal düzenini ve yaşam biçimini kendi politik programlarının odağı durumuna getirmek istemişlerdir veya diğer bazı çevreler ise tamamıyla bu tür eğilimlere karşı çıkmışlardır. Buna karşın dönemi için daha radikal guruplar veya kişiler, yapmış oldukları yorumlarda, antik dönemdeki toplumsal ve ekonomik yapının köleciliğe dayanıyor olmasından dolayı eşit katılım ve etkiden, dolayısıyla eşitlik ve özgürlükten söz edilemeyeceğini belirterek bu yöndeki bir örnek almayı reddetmişlerdir. Zaten Sparta ve Atina’ya dair 18’inci yüzyılda var olan bilgiler, henüz kapsamlı bir değerlendirmeyi ve saptamayı olanaklı kılacak boyutta değildiler. Örneğin Sparta’nın efsanevi kralı ve yasa belirleyicisi Lykurgos, her seferinde saygı ile anılan ve örnek alınan bir politik kişilik olarak öne çıkarılmaktadır. Oysaki Lykurgos ve söz konusu edilen yasaları hakkındaki antik kaynaklardaki bilgilerin tarihselliği konusunda kuşkular, daha antik dönemde de belirtilmişlerdir ve günümüzde artık bir yakıştırma olarak görülme eğilimi belirmektedir.

Monarşiye son vermek ile kararlı ve somut bir tarihsel olgu olan Fransız Devrimi, farklı düşünsel, esinsel karmaşa içinde ve farklı gurupların eylemsel hareketleri sonucu, yeniden yapılanma ve kurumlaşmada, gerekli oluşumlara hemen ulaşamamıştır. Tüm bu seyrine rağmen, Fransız Devrimi’nin sonucunda ortaya çıkan 1791 yılı ve sonrasındaki Fransız anayasaları, aşağıda da değinilen Amerikan Bağımsızlık Açıklaması, Virginia Haklar Taslağı (Bill of Rights) ve Anayasası’nda olduğu gibi, eşitlik ve özgürlüğü, tüm insanların doğuştan sahip oldukları birer doğal haklar olarak tanımaktadırlar ve evrensel geçerliliğine vurguda bulunmaktadırlar.

Daha belirgin etkiyi, farklı koşullar ve gerekçelerden dolayı, farklı bir seyir gösteren, daha farklı bir oluşuma yol açmış olan ve hatta Fransız Devrimi’nin hazırlanmasında ve yapılmasında da etkileyici olan Amerikan Devrimi’nde ve Cumhuriyeti’nin kurulmasında da belirlenmektedir. Bağımsızlık açıklamasında yer alan vazgeçilemez ve devredilemez haklardan yaşam (life), özgürlük (liberty) ve mutluluk için olan çaba (pursuit of happiness), doğanın gereği olarak tüm insanların eşit olarak yaratılmış olmaları ile gerekçelendirilmiş ve dolaysıyla yaratıcının birer lütfu olarak değer ve anlam kazanmaktadırlar. Daha çok 17’nci ve 18’inci yüzyılın egemen olan doğa felsefe öğretisinin ve özellikle de bu felsefenin önemli temsilcilerinden biri olan J. Locke (1632-1704) etkisi çarpıcı bir biçimde kendini göstermektedir. Çünkü Locke, tüm insanların doğa gereği ve sonucu olarak özgür, eşit ve bağımsız olduklarını belirtir. Bunun da ötesinde Locke devleti, edinilmiş zenginliğin korunması amacıyla biçimlendirilmesi gereken bir yapısal unsur olarak görmektedir. Ona göre bu zenginlik; yaşam, özgürlük ve servetten oluşan bir bütündür. Bu varlıklı yaşamanın koşullarını ise barış, güvenlik ve toplumsal refahın gelişmiş olmasına bağlar. Bu görüşleri ile Locke, Amerikan Devleti’nin yapılandırılmasında, devlet anlayışının yerleşmesinde, birey ve vatandaş haklarının tanınıp korunmasında önemli bir düşünsel rol oynamıştır. Başta Atina, Sparta gibi kent devletleri, Akhaia ve Likya Birlikleri ile Roma Cumhuriyeti olmak üzere, antik dönemdeki belli başlı yönetim biçimleri, tarih sürecindeki oluşumlar ve de dönemin (18’inci yy.) farklı yönetsel ve anayasal düzenleri göz önünde bulundurularak, incelenip tahlilleri yapılarak zamansal ve dönemin kendine özgü toplumsal koşullarına en uygun bir anayasal düzenin yapılandırılması, Amerikan Devrimi ve Cumhuriyeti’nin öncü şahsiyetlerinin çabaları arasında bulunuyordu (bkz. A. Hamilton, J. Madison ve J. Jay’ın kod adlı yazılarından oluşan Federalist Papers). Bu çabaların sonucu olarak Amerikan Anayasası, güçlerin ayrılığı, dağılımı, dengeliliği ve karşılıklı denetimi ilkesini, en temel unsur olarak öngörmektedir. Bu nedenle Anayasa’nın ilk üç maddeleri, yasama, yürütme ve yargı organlarının oluşumlarını, yetki ve görevlerini, birbiri ile olan ilişkilerini en açık şekilde belirlemektedirler. Yasama gücünün iki ana organ olan Temsilciler Meclisi ve Senato’dan oluşturulması, bir yandan farklı toplumsal güçlerin farklı istemlerinin kabul edilen yasalara yansımalarında bir dengenin kurulmasına ve karşılıklı denetimin belirli ölçülerde sağlanmasına yardımcı olurken, diğer yandan federal bir devlet yapılanmasında eyaletlerin birlik dahilinde çıkar ve konumlarının korunması ve birlik ile olan ilişkilerin denge ve uyumluluk ilkelerine dayandırılması istem ve gerekliliğinden doğmuştur. Bu yönü ile her ne kadar Roma Cumhuriyeti’ndeki organları anımsatmakta ise de, bunun aslında mevcut koşullar gereği kaçınılmaz uygun bir çözüm olduğu da kuşku götürmez. Diğer yandan halk arasından seçilmiş yeminlilerin yargıdaki etkinlikleri, her ne kadar Atina’daki ölçü ve oranda olmasa da, bu yöntem ile halkın yargı sürecine katılımının, temsilen ve sınırlı da olsa sağlanması yoluna gidilmiştir. Salt bu örnekler, bağımsızlıkçı ve özgürlükçü bir hareketin ve bunun sonucundaki oluşumun, vatandaş ile bütünleşmeyi esas aldıklarını veya almak zorunda olduklarını göstermektedir. Dolaysıyla dönemin politik yönlendiricileri, yapılandırılmış olunan anayasal-yönetsel düzeni, halka dayalı bu özelliğinden dolayı “republic” veya “democracy” olarak tanımlayıp adlandırmışlardır. Amerikan Anayasası’nın, “We the People of the United States…” girişi ile başlamış olması, teorik ve formel de olsa, halka (yok edilmek üzere olunan yerli halk ve köleler dıştalı) ve onun temsiline dayalı bir politik sistemin temel alınmış olduğunu ortaya koymaktadır. Anayasa’nın girişindeki bu genel deyişin ne anlama geldiği, tüm içeriği ile birlikte neyi açıklamaya çalıştığı ve nasıl bir anayasal ve yönetsel düzeni öngördüğünü, Amerika Birleşik Devletleri başkanlarından A. Lincoln, iç savaşta yaşamlarını yitirenlerin anısına 19 Kasım 1863 tarihinde savaş alanlarından biri olan Gettysburg’ta yapılan anma törenindeki oldukça kısa olan konuşmasının bağlayıcı ve bir dua niteliğindeki son tümcesinde yönetsel düzeni, “halkın, halk tarafından, halk için” biçiminde özlü, kapsamlı ve aydınlatıcı bir tanımlama ile belirtmiştir: “…that this nation, under God, shall have a new birth of freedom- and that government of the people, by the people, for the people, shall not perish from the earth”. Bu açık ve özlü tanımlaması ile A. Lincoln, daha öncesinin kavram, anlayış ve yorum karışıklığına açıklık getirmekle kalmamış, sonrasının demokrasi kavram ve anlayışına da yeni içerik ve anlam yüklemiştir. Bu tanımlama, Amerika Birleşik Devletleri’nin anayasal düzeninin sağlamlaşmasında ve kurumlaşmasında varılan aşamaya ve gelecek için arzulanana ve öngörülene de işaret etmekte, yol göstermektedir. Dolaysıyla çağdaşı demokrasi teorilerinin somut ve özlü bir dışavurumu olarak algılanabileceği gibi, demokrasinin çağdaş anlamda yapılandırılmasında, yeni öncelikler ve ölçüler saptamış ve yorumlanmasına, yeni açılımlar sağlamıştır. Savaşta yitirilenlerin anısına düzenlenen aynı törende, bu geleneğin Amerika’da yerleşmesinde önemli rolü bulunan ve dönemin tanınmış bir söylevcisi olarak bilinen E. Everett, oldukça uzun olan ve günümüzde fazla dikkate alınmayan asıl konuşmayı yapmıştır. Bu konuşmasında Everett, Atina’daki bu geleneğin varlık ve önemine işaret ettikten sonra, yapılan savaşın nedenine, gelişimine ve olası sonuçlarına dair tanımlayıcı ve yorumlayıcı açıklamalar getirmekte ve tamamıyla vesile olan durum ve konu üzerinde, özellikle de birliğin gereğinde yoğunlaşmaktadır. Ama her seferinde, Atina’daki örnekleri ile benzerliklerini ortaya koyma çabası içindedir. Bu örneklemeler ve savunulan değerler arasında bağıntı ve benzerlik sağlama tutkusu, konuşmanın edebi ve akademik özelliğini öne çıkarmış ve hatta baskın kılmıştır. Kullanmış olduğu biçemde de, bilinen Atinalı söylevcilerin etkisel izleri görülmektedir. Ancak her iki konuşmanın içerikleri, kullanmış oldukları imgeler ve yapmış oldukları örneklemeler açısından dikkate alındıklarında, bir yüzyıl öncesine göre, Atina demokrasisine, artık politik anlamda olumlu bir yaklaşımın egemen olmaya başladığı anlaşılmaktadır; daha öncelerinin kuşku ve çekincelerinin aşılmış olduğu gözlemlenmektedir. Eğer bu bağlamda yeniden Perikles’in Peloponnes Savaşı’nın ilk yılında (431/0) yaşamını yitirmiş olanların anısına düzenlenmiş olunan törende yapmış olduğu konuşmasındaki, “Yönetsel düzenimiz, vatandaşların bir azınlığına değil, büyük bir çoğunluğuna dayandığı için demokrasi olarak adlandırılır” biçimindeki ifadesine döner, 2 bin 294 yıl sonra Lincoln’un Gettysburg konuşmasındaki demokrasi tanımlaması ile karşılaştırırsak, antik demokrasi ile çağdaş demokrasi anlayışı ve tanımlaması arasındaki fark, zamansal ve içinde bulunulan koşullara bağıntılı olarak ortaya çıkmaktadır. İlkinde azınlığın egemenlik anlayış ve arayışına karşın, çoğunluğun egemenlik durumu ve hakkı öncelik kazanıp vurgu bulmuşken, ikincisinde demokrasi, bir bütünleştirici öğe olarak önem ve değer kazanmaktadır. Çünkü 5’inci yüzyılın üçüncü çeyreğinde anayasal düzen tartışmaları, kararların çoğunluğa dayandırılması ile azınlıktakilerin güçleri oranındaki temsil ve etkinliklerinde odaklanmış ve Peloponnes Savaşı ile birlikte bu anayasal düzen boyutundaki farklılıklar, kullanılan söylemlerde daha belirgin bir biçimde belirtilmişlerdir. Buna karşın bir iç savaş içinde bulunan Amerika’da, henüz bir yüzyıla varmayan anayasal düzenin ve bununla temellendirilmiş olduğuna inanılan toplumsal birlik ve bütünlüğün korunmasına dair kaygı ve çabalar ağırlık ve önem kazanmıştırlar. Perikles konuşmasının bir bölümünü (Thuk. II 37-41), Atina’nın sahip olduğu değerlerini, yaratılarını, ulaşmış olduğu düzeyi ve bu yönleri ile diğer kentlerden farklılığını belirtmeye ayırır. Bu nedenle Atina’nın başkalılığının ve özellikle de Sparta’dan farklılığının her defasında vurgulanması, içinde bulunulan koşulların bir gereği idi. Ona göre bu kazanımların yitirilmemesi, sahip olunan değerlerden vazgeçilmemesi ve ulaşılanın yaşatılıp korunması için savaşıldığı ve yine bu uğurda kahramanca canlar feda edilmiştir (Thuk. II 42). A. Lincoln, tören ve konuşmaya vesile olanların, ulusun yaşamı, özgürlüğün yeniden doğuşunun yaşanılması ve halka dayalı anayasal düzenin yaşamsal devamı için yaşamlarını yitirmiş olduklarını dile getirmektedir. Bu her iki konuşmada, niçin ve hangi değerler uğruna savaşıldığının belirtilmesi ile sürdürülen savaşın yeniden gerekçelendirilme çabaları söz konusudurlar. Bu bağlamda yaşam-ölüm ikilem ve çelişkisinin, edinilmiş olunanın korunup savunulması ve arzulanana ulaşılmasında gerekli bir an ve noktada uyumlaşabileceği görüşü vurgu bulmaktadır. Demokrasinin eşitlik anlayışına dayalı olarak tecelli etmiş olan bu iki benzeri durumların neticesinde, Perikles ve A. Lincoln’un konuşmalarında demokrasiyi ve onun asli unsuru olan halkı anımsamaları ve anımsatmaları, kentin ve devletin sahip oldukları değerlerin savunulup korunması, yaşama olan inancın kitlelerde geliştirilip pekiştirilmesi, kitlelerin yönlendirilmesi bağlamında savaşta yitirilenlere ve hatta savaşa olan övgüleri, yapılan benzeri birer politik saptama, tavır alma ve yönelim belirleme özelliğindedirler.

Fransız Devrimi’nin toplumsal uzlaşı yerine kargaşaya yol açmış olması, sahiplenilmiş ve açıklanmış olunan değerlerin bizzat yönlendiricileri ve savunucuları tarafından ayaklar altına alınmışlığı, devamındaki gelişmeler, dönemin birçok Fransız ileri gelenlerinde tam anlamıyla hayal kırıklığına neden olmuşlardır. Nasıl bir istem ve beklenti içinde olduklarını, daha başından beri bağlantı ve karşılıklı etkileşim içinde oldukları Amerikan Devrimi ve Cumhuriyeti’nin gerçekleşmesinde izleme olanağı bulmuşlardır. A. De Tocqueville, Amerika gezisi gözlem ve izlenimlerini toplayarak yayınlamış olduğu iki ciltlik kitabında, Amerika’nın anayasal düzenini, esasları ve uygulamaları ile tasvir edip tanımlamışken, ilk kez açıkça bir demokrasi olarak adlandırmıştır. Bu adlandırma, 19’uncu yüzyılın başlarından itibaren başlayan, Avrupa ve Amerika’da birbiri ile bağıntılı, karşılıklı etkileşim ve koşut olarak gelişen, bilgi birikimine dayalı yeni bir bakışın ve yorumun cesaret gerektiren düşünsel bir ürünü idi. Nitekim Th. Parker, D. Webster ve A. Lincoln tarafından daha sonra yapılan belirleyici ve niteleyici tanımlamalarda, tanınmış monarşist bir aileden gelme A. De Tocqueville’nin bu öncü rol ve etkisi, yadsınmayacak ölçü ve derecede açıktır. Yine bu sırada ve sonrasında bazı politikacılar ve akademisyenler geleceğe dair şatafatlı nutuklar hazırlayıp atarlarken o, ilk kez Amerikan’ın yerli halklarının daha öncesinde ve bu dönemde yaşamış oldukları soykırımı ve haksızlıkları konulaştırmak suretiyle eleştirmiş bir öncü kişiliktir (Démocratie en Amérique, Bd. I. 2. X, 366-421).

Avrupa’nın Helenlerin düşünce ve felsefe alanındaki eserleri ile buluşması, daha önce de belirtildiği gibi, geç ve dolaylı yollardan olmuştur. Başta Cicero olmak üzere, tanınmış Romalı yazar ve düşünürlerinin aktarmış oldukları ve yeni Platoncular olarak bilinen geç antik ve erken Hiristiyanlık dönemi yazar, filozof ve düşünürlerinin (Plotin, Augustinus, Proklos v.d.) görüşleri, bu konuda belirleyici olmuşlardır. Fakat tek tanrılı din olgusu, göç ve istila akınlarından dolayı geçmiş ile olan bağların bir süre koparılmasına veya geçmişin bir süre tozlanmasına neden olmuştur. Bu yüzyıllar, bazı belirgin merkez ve çevreler dışında karanlık ve bağnazlık içinde geçmiştirler. Bizans ve diğer doğu merkezlerinde korunan ancak fazla öne çıkarılmayan ve monoteizm ağırlıklı eğitimin müfredat programlarında dikkate alınmayan klasik eserler, yeniden doğuş akımı ile önem kazanmışlardır. Zaman içerisinde dönemin geçerli dili olan Latinceye çevrilen söz konusu eserler, aydınlanmaya ayrı bir katkı sunmuşlardır. Daha sonra başta Thukydides’in tarih kitabı, Lysias, Demosthenes, Aiskhines vd. ait konuşma ve savunma yazılarının değerlendirilmiş ve çevrilmiş olmaları, Atina demokrasisine daha farklı açıdan bakışları sağlamıştır. Çünkü daha önceleri Ksenofon, Platon, Aristoteles ve bazı durumlarda Plutarkhos’un Atina’ya dair daha çok politik mücadele ve kavgaları öne çıkararak aktarmış oldukları veya içinde yaşanılan sorun ve çıkmazlardan bizzat sahiplenmiş olduğu sınırsız özgürlük ve dizginlenemez aşırılıkları ile demokrasiyi sorumlu tutan yaklaşımları, Atina’daki doğrudan demokrasiye dair olumsuz bazı yargıların ve izlenimlerin oluşmasına neden olmuşturlar. Örneğin oligarşist darbelerin yapılmış olması ve bu nedenle bir iç savaş boyutundaki gelişmeler, sınırsız özgürlük anlayışı ile tiranlığa geçişe uygunluğu yönündeki görüşler, demokrasinin bir anayasal düzen olarak birleştirici olmaktan çok, ayırıcı ve kamplaştırıcı özellikleri olarak zayıflığına bağlanmıştır ve konu üzerinde düşünenlerde, ürkütücü etkiler yaratmıştır. Dolaysıyla Helen etkisi, kısmen de olsa Sparta örneğinde kendini göstermekte idi. Tüm bu olumsuz bakışlara rağmen, özellikle Amerikan Bağımsızlık Hareketi’nin öncü kişileri, klasik eğitim ile yetişmiş olduklarından dolayı, klasik eğitimin devam ettirilmesinde önemli katkı ve etkileri olmuşturlar. Bu devamlılık sayesinde daha sonra 19’uncu yüzyılın sonunda bulunmuş olunan Aristotelik Okulu’nun bir metni olan ve Atina’nın anayasal düzenlerinin tarihçesi, 4’üncü yüzyıldaki demokratik organların ve işleyişlerinin ayrıntılı bir anlatımı durumundaki Athenaion Politeia ile birlikte artık bilgilenmenin farklı bir aşamasına ulaşılmıştır (bu eserin yeni Türkçe çevirisi ve kapsamlı yorumu yazar tarafından tamamlanmış olmakla birlikte henüz yayınlanamamıştır); Atina’da yapılan arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan yapılar, yazıtlar, küçük buluntular vb. sayesinde belirginleşen somut bir tarihsel olgu ile karşı karşıya olunduğu anlaşılmıştır. Bu belirtilen son gelişmeler, aynı zamanda sosyo-toplumsal yapının temelden dönüşüme uğradığı ve bu dönüşümle bağlantılı olarak çelişkilerin yoğunlaştığı, farklı politik yapılanmaların ve anayasal düzenlerin istemleştiği ve hatta uygulama bulduğu bir zaman dilimine rastlamışlardır. Bu noktada dikkatleri yeniden Şark’a çevirirsek, Atina demokrasisi konusunda önemli kabul edilen ve son olarak anılan eser ile sözü edilen konuşma ve savunma yazıları, yeterince rağbet görmemişlerdir.

İkinci Dünya Savaşı’nın yapmış olduğu çok yönlü ağır tahribat sonrası, 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından onaylanan ve yayınlanan “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Genel Bildirgesi”nin ilk maddesi, tüm insanların özgür, hak ve onurları ile doğuştan eşit olduklarını belirtmektedir. İzleyen diğer maddeler, bireyin her türlü yaşamsal, hukuksal ve politik haklarını, özgürlük ve eşitlik temelinde kullanmasını düzenler, güvenceye alır niteliktedirler. Böylelikle genelleştirilmiş olunan bu haklar, anayasal düzenlerin biçimlenmesi, işlerliği ve nitelenmesinde belirleyici olarak politik kültürün de normsal haklarına, değerlerine dönüştürülmüşlerdir. Dolaysıyla Atina demokrasisinin bilinen özgürlük ve eşitlik ilkeleri, çağımızdaki demokratik anayasal düzenlerin tanımlayıcı nitelikleri ve belirleyici değerleri olarak kabul görmekte ve hatta bazı toplumlarda uygulama da bulmaktadırlar. Geçen yüzyıldaki politik ideolojilere dayalı dikta yönetim ve uygulamaları unutulmuş ya da unutturulmuşçasına son yıllarda demokrasiyi, salt seçme ve seçilme kategorisine indirerek kendilerine araç haline getirmek isteyen demagog ve yeni yetme tiranlar, bu temel değerleri hiçleştirme ve gerektiğinde bertaraf etmek çabaları içindedirler. Ancak diğer taraftan özellikle bilginin edinilmesi, tartışılması ve yayılması sonucu belirtilen bu belirleyici normlar küresel boyutta önemsenerek sahiplenilmişlerdir. Dolaysıyla birey ve toplulukların özgür irade ile daha etkili ve eşit katılım istemleri, mevcut anayasal düzenlerin bu değerleri uygulamalara da yansıtmalarını kaçınılmaz kılmaktadırlar. Bu devamlı gelişim ve değişim sürecinde nasıl bir anayasal düzenin gerekli olduğunun veya en iyi, en uygun olanının belirlenmesi, kuşkusuz bireyin, toplumun ve toplumsal birliklerin nasıl bir yaşam biçimini yeğledikleri ve nasıl bir yaşam biçimi için çaba gösterdikleri ile doğrudan ilintilidir. Bu durumda düşünülenin iletilmesi, yaşanılmak istenilenin belirlenmesi, bilginin yaygınlaştırılması ve böylece kültür-bilgi birikimi için eğitim öncelikli olmalıdır (bu anlamda krş. Arist. Pol. V 9, 1310a, 12-22; VIII 1, 1337 a, 14-31; Montesquieu, De l’ esprit des lois, Bd. I, III 3). Ancak belirli alanlardaki birikim ve yoğunlaşmalar (bilgi-kültür, teknoloji, sermaye vb.) sayesinde toplumun temel öğesi olan bireyin gelişimi ve ilintili olarak toplumsal düzenin sağlıklı işlerliği, devinimi ve edinilmiş olunan birikimlerin geleceğe aktarılmaları olanaklıdır.

 

*Dr. phil. (Eskiçağ Bilimleri/Klasik Arkeoloji)

 

BİTTİ

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.