'Dağa kaçırılan çocuklar' Kürt meselesinin neresine düşer?

Kürt meselesinin barışçıl ve sivil araçlarla çözümü talebi bastırılırken, şiddet dili ve pratiği egemen kılınmış iken HDP önündeki annelerin talebini ya da çığlığını tüm bu bağlamdan bağımsız nasıl değerlendirebiliriz? Anneleri “destekleyen” kişi ve kurumların meseleye barış ve yaşam hakkı açısından bakmadığı kesin.

Ahmet Sevim*

Kürt meselesi esasında siyasal bir mesele olmakla birlikte, sosyal, kültürel ve ekonomik boyutları ile dallanıp budaklanmış ve tüm yaşamı önüne katan bir girdaba dönüşmüştür.

Kürt meselesini “temsil eden” Kürt siyasal geleneği de, devlet de meselenin gerekçesi ya da sonucu olan ekonomik sosyal ve kültürel boyutlarını siyasete temas etmediği ya da siyaseten kullanışlı bulmadığı oranda yeterince ciddiye almamıştır. “Siyaset yoğun” bakış açısında bahse konu sorunların çözümü konusunda aslında işin kolayına kaçma ya da en azından erteleme gerekçesi kılınan “beka meseleleri” her zaman olagelmiştir. Bu nedenle yaşadığımız coğrafyada toplumsal hayatın önem sırası siyaset, siyaset ve siyasetle doldurulmuştur.

İnsanların birey ve toplum olmaktan, siyasal tercih ve üretimlerinden kaynaklanan hakları, devletin vatandaşlarına karşı devlet olmaktan kaynaklanan yükümlülükleri ile kesişmekte ve devlet/birey ilişkisi bu haliyle mecrasını bulmaktadır. Bu yönüyle Kürtlerin kültürel, sosyal ve ekonomik sorunlarının çözümü konusunda esas ve objektif yükümlülüğün devlette olduğu tartışmasızdır. Ancak parti programı, siyasal hedefleri, iddiaları ve kendisine de topluma da zehir zıkkım kılınan yerel yönetim imkânları ile HDP’nin bu alanı beklenti ve imkânlar doğrultusunda kullanabildiğini söylemek oldukça güçtür. HDP’nin devletin tüm olumsuz müdahalelerine rağmen toplumsal meselelerin çözümü konusunda subjektif sorumluluklarını göz ardı etmenin mümkün olmadığı da açıktır. HDP ve dayandığı siyasal gelenek yola çıkarken herhalde siyasal alanla birlikte hayat bulacağı tüm alanların daraltılacağını bilerek ve kabul ederek yola çıkmıştır. Bu yüzden Kürt siyasetinin meselenin sosyal boyutunu siyaset diline tercüme ederken iddiası gereği işin insani ve sosyal boyutunu ıskalamaya hakkı yoktur.

Birkaç gündür gündemde olan/tutulan HDP önündeki çocuğu dağa kaçırıldığını iddia eden annelerin eylemlerini izliyoruz ve yoğun şekilde tartışıyoruz. Öte yandan da kutsal kabul edilen annelik duygu ve olgusunun siyasete kurban edilişini izliyoruz. Herkesin ve her şeyin yandaşlık ve karşıtlık üzerinden bölünerek tüketildiği bir zamanda sıra annelik üzerinden bölünmeye ve tükenmeye geldi.

Annelerin eyleminin meşruiyeti, masumiyeti ve hatta öfkesi ile tartışma ve eleştiriden bağışık olması, zamanlaması ve mekânı itibariyle HDP’nin kayyum atamaları üzerinden açtığı siyaset alanını daraltma amacına matuf iktidar ve yandaş basının kurgusunu göz ardı etmemizi gerektirmez.

Annelere dair iktidar tarafından köpürtülen “hassasiyet”i bugüne kadar kolluk kuvvetlerinin çocuk ve annelere karşı işlediği suçlarda yargıdan bağışık tutulmaları, siyaset dilinin “kadın da olsa, çocuk da olsa” yıkıcılığı ve yakın zamandaki açlık grevlerinde annelere reva görülen idari pratiklerle birlikte okumakta fayda vardır. Çocuklara yönelen ve bir tarafında kamu görevlisi olan suçlar neredeyse “iş kazası” olarak nitelendirilmekte, yaşam hakkına dair ihlaller mağdur ve failin kimliğine göre değer bulmakta ya da değersizleştirilmektedir.

Bu konuda resmi söylemdeki samimiyet ve özgüven eksikliğini “resmi sivil toplum örgütleri” tarafından eylemci annelere gösterilen destek ve oluşturulan naylondan hassasiyet ile giderilmesinden, basının vakıayı kullanışlı bir haber diline çevirmesinden anlamak mümkün. Ancak gerçek vakanın kurgusal sunumuna ve ortada bir suç iddiası olmasına rağmen, şu ana kadar somut olarak ne bir şüpheli ne de bir soruşturma mevcut. Sanırım buna pek de ihtiyaç da duyulmamaktadır. Çünkü iktidara “dağa kaçırılmış olan çocuk” değil, annelerinin acısı ve feryadıyla yoğrulmaya çalışılan siyasi kazanımları lazım.

Peki, sormak gerek “Dağa kaçırılan çocuklar” Kürt meselesinin neresine düşer? Kürt meselesinin barışçıl ve sivil araçlarla çözümü talebi bastırılırken, şiddet dili ve pratiği egemen kılınmış iken HDP önündeki annelerin talebini ya da çığlığını tüm bu bağlamdan bağımsız nasıl değerlendirebiliriz? Anneleri “destekleyen” kişi ve kurumların meseleye barış ve yaşam hakkı açısından bakmadığı kesin. Öyle olsa aynı gün başka yerde çocuklarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri’ne meydanları yasaklamaz, çağrılarına kulak kabartırdı. Devlet açısından meseleyi değerli ve kullanışlı kılan talebin HDP’ye yönelmesi ve HDP önünde gerçekleşmesidir. Acaba HDP önündeki annelerin, Kürt meselesinin diğer yönlerine dair, mesela anadilde eğitim ve kamu hizmeti talebi konusunda ne düşündüğünün iktidar için önemi var mıdır? Mesela annelerden biri barışa dair taleplerini içeren birkaç cümle kursa bu devlet tarafından dinlenir ya da basın tarafından dillendirilir mi?

Ve en önemlisi, bir Kürt annesinin sahici acısı ve çığlık çığlığa öfkesinin kullanılması da Kürt meselesine dâhil değil midir?

Tam da bu noktada annelerin protestosu ve taleplerinin muhatabının HDP olup olmadığına bakılmaksızın, annelik duygusunun siyaset kırıcılıkta kullanılmasına aldırış etmeksizin ve hatta annelerin HDP’ye yönelik öfke patlamasına rağmen, dayandığı sosyoloji, ürettiği siyaset dili, onurlu barış amacı bu anneleri samimice dinlemeyi, ikna edebilmeyi ve onurlu bir barışın arayışlarına katmayı becerebilmelidir. Bu yaklaşımı siyaseten kazanca değil, ahlaki sorumluluklarımıza dayandırmadan barışı kurmanın mümkün olmadığı gerçeğinden hareketle yapabilmelidir. Kendi “ötekisi” ile barışmadan yapılan her barış eksik barıştır.

 

 

 

*Avukat, Batman Barosu

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.