Çelik kapı: Solun örgütlenme sıkıntısı

Bugün solun örgütlenme konusunda sıkıntı çektiği kesin. Ve fakat bu sıkıntıyı sadece halka inememekle, felsefe okumamakla, düşünürleri anlamamakla açıklamak son derece eksik ve tehlikelidir. Solun bugünkü halini değerlendirirken devlet faktörünü gündeme almayan her türden görüş eksik olacaktır.

Yemen Cankan*

Sevgili hocamız Gülgün Türkoğlu Pagy’nin 2 Eylül Pazartesi ve 4 Eylül Çarşamba günü Gazete Duvar’da art arda yayımlanan “Türk Solu’nun açamadığı kilit” ve “Türk Solu’na anahtar” adlı yazılarını okumuş bulundum.

Bu yazılar vesilesiyle, uzunca bir aradan sonra, şöyle biraz beyin egzersizi yapmak ve biraz da el oynatmak adına birkaç kelam etme fırsatı bulduğumu itiraf etmiş olayım.

Fırsat diyorum, zira yayımlanan bir yazının ardından, o yazıya cevaben yahut ithafen yazı yazma işi bugünün köşe yazısı yazma ve tartışma pratiğinde önemli bir yer tutuyor.

Yazılar üzerinden ve yazılarla tartışma yürütme eyleminin gerekliliğini elbette yabana atmıyorum. Ve hatta nitelikli bir tartışmanın da ancak bu şekilde yapılabileceğine inanıyorum. Fakat takdir edilecektir ki, günümüzde yazılar üzerinden ve yazılarla yapılan tartışmalar, herkesin birbirine diş bilemesi, birbirini alt etmeye uğraşması ve hatta birbiriyle alay etmesi noktasında bir fırsata dönüşüyor, dönüştürülüyor.

Her neyse, Gülgün Türkoğlu Pagy’nin Gazete Duvar’da art arda yayımlanan iki yazısının yaratmış olduğu tartışma fırsatını, yazara diş bilemek, onu alt etmeye uğraşmak ve yazarla alay etmek gafletine düşmeden, değerlendirmek istediğimi belirteyim.

Öncelikle Gülgün Hoca’nın sosyal medyada çokça tartışmaya neden olan bu iki yazısının, çokça tartışmayı gerektirecek ölçüde vahim ve de şaşırtıcı olmadığını belirtmekte fayda var.

Hocanın yazıları, felsefi alıntılar ve yaklaşımlar bir kenara, sol/solculuk söz konusu olduğunda, her kesimden insanın dile getirdiği türden ifadeler içeriyor.

Hoca yayımlanan ilk yazısında solun halktan kopuk olduğunu dile getiriyor. Kendi tabiriyle “solcu” öznenin, kendiyle özgün bir iletişim kuramamış olduğunu, “Türk solcusu”nun, “birer zihin varlığı” olduğunu ve “güçlü zihnin en belirgin sıfatı”nın ise “kibir” olduğunu belirtiyor.

Bu yazıda yer alan bu ifadelerin tepki çekmesinin üzerine, hoca ikinci bir yazı kaleme alıyor ve fazlasıyla öfkelenmiş olacak ki, ilk yazısında alıntılar yaptığı, yaklaşımlarına başvurarak önermeler ürettiği felsefecileri siper ederek gelen tepkilere cevap veriyor. Aynen aktarıyorum: “Bizim sol anlamamıştır bu düşünürleri. Çabasız, emeksizdir bizim sol. Bizim “emeksiz aydın” anlamadığı ne varsa, tepeden bakar. Felsefe çalışmıyorsa, felsefe boş iştir; yok, eğer çalışıyorsa anlayamadığı filozoflar boş adamlardır. Evrensele bu denli direnen solculuk olur mu yahu!”

Gülgün Hoca’nın ilk yazısında dile getirdiği halktan kopukluk ve özetle kibirlilik ifadelerinin beni fazla etkilemediğini söyleyebilirim. Zira yukarıda da belirttiğim üzere bu eleştirileri, bir “solcu” olarak, her Allah’ın günü duyduğum zamanlar oldu. Kaldı ki bu eleştirilerin haklı bir yanının olabileceğini kabul etmek, günümüzde solun “halkla ilişkiler” konusunda fazlasıyla sıkıntı yaşadığını tümden reddetmemek gerekiyor.

İlk yazısında Gülgün Hoca’nın, Türk Solu’nun açamadığı kilit diyerek, solun bugünün toplum yapısını anlamadığını, bugünkü toplumsal yapının “kadim köklerimizle” ilgisi ve ilişkisini kavrayamadığını kastettiği görülüyor. Solun bu işin ne kadarını başardığını, ne kadarını başaramadığını kestirmek hayli güç. Her ne kadar bugüne bakıldığında solun başarısız olduğu söylenebilirse de solun Gülgün Hoca’nın öne sürdüğü bu sebeplerden ötürü başarısız olduğu tam olarak söylenemez. Hiç olmazsa solun, hocanın bahsettiği kilidi fazlasıyla aşındırdığı bir gerçektir.

Hocanın her iki yazısında yapmış olduğu alıntılar ve her iki yazının da izleği göz önüne alınırsa, derinlerde bir yerde bir aydın tartışmasının yattığı görülebilecektir. Hoca, bugün solun “halktan kopuk” olduğunu görebilmiş ve fakat bugün aydının soldan kopuk olduğunu görememiştir. İlk yazısında -dolaylı olarak- solu kibirli olmakla suçlamış, ikinci yazısında ise solu çabasız, emeksiz olarak niteleyerek bizzat kendisi bu hataya düşmüştür. Öyle ki yazılarının ilkinde solun açamadığı bir kilit tarif etmiş, ikincisinde anahtarı göstermiştir.

Bu durumun günümüz aydınının sola karşı gösterdiği temel üstenci tutumu yansıttığını söylemekte bir beis görmüyorum. Sol beceriksizdir, bir işi beceremiyor, halkla ilişki kuramıyor ve örgütlenemiyordur. Eyvallah. Ama peki, günümüz aydınının etliye sütlüye karışmıyor, kenarda durup ortaya konuşuyor, okuduğu yazdığıyla kurum kurum kurulup kimseyi beğenmiyor oluşunu nereye koyacağız?

Bu ülkede en az sol özne sorunu kadar aydın sorununun da olduğunu kimse inkâr edemez. Yapılanlar kitaba uygun düşmeyince küplere binen, herhangi bir işte her ne sonuç elde edilirse edilsin burun kıvıran bir aydın duruşunun esareti altında olduğumuz reddedilebilir mi?

Ya da temel meselenin kilidi ve anahtarı bulmak değil, anahtarla kilidi açmak olduğu inkâr edilebilir mi? Kaldı ki sol geçmişten bugüne yene yenile, düşe kalka, el yordamıyla kilidi de anahtarı da bir biçimiyle bulmuştur. Bugün sola, elinde tuttuğu anahtarla önündeki kilidi açtıracak olan felsefe midir emin değilim. Solun dünyayı anlamak ve yorumlamak konusunda hayli yol aldığı ve fakat değiştirmek konusunda tıkandığı apaçık ortadadır. Neden değiştiremiyor sorusuna, solun dünyayı yanlış anladığı ve yorumladığı cevabının verilebileceğini düşünmüyorum. En azından Marksizm’in bu konuda sağlam bir hat çizdiğine inanıyorum.

Ayrıca Gülgün Hoca’nın yazılarında tarif ettiği kilit de anahtar da çok temel bir başka nesneden yoksundur: Kapı! Her türlü araç gereciyle, silahıyla, külahıyla, kanunuyla, kitabıyla, solun karşısında duran devasa bir çelik kapı! Yani devlet…

Evet, bugün solun örgütlenme konusunda sıkıntı çektiği kesin. Ve fakat bu sıkıntıyı sadece halka inememekle, felsefe okumamakla, düşünürleri anlamamakla açıklamak son derece eksik ve tehlikelidir. Solun bugünkü halini değerlendirirken devlet faktörünü gündeme almayan her türden görüş eksik olacaktır. Elbette bu dediğimizden solun örgütlenememesinin nedeninin devlet olduğu çıkarılmasın. Solun karşısında devlet her zaman vardı. Ama devletin bu hususta ne denli büyük bir yer tuttuğunu unutmamakta fayda var.

Şimdi ben bu yazıyı neden yazdım, dediğim gibi biraz beyin egzersizi yapmak ve biraz da el oynatmak amacıyla. Ve dikkat edilirse bu yazıda hiçbir felsefeciden alıntı yapmadım ve de felsefi önermelerde bulunmadım. Yapabilirdim ama yapmadım demiyorum. Alıntı yapabilirdim ama felsefi önermelerde bulunamazdım en azından. Gülgün Hoca bağışlasın ama felsefe insanı biraz yoruyor.

Ve bir not: Felsefe yapınca işçiler kızıyor, ne yapacağız diye soruyorlar? Elinde kilidi ve anahtarı gösteriyorsun. “İlle de mayış” diyorlar.

 

*Avukat, İzmir Barosu

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.