Mutluluğu yakalamak mümkün mü?

Kimse çileci bir hayatın esaretinde avurtları çökmüş, gözleri kan çanağı dönmüş olunsun istemez ancak mutluluğun doyumsuzluk duygusuyla at başı gidişi insanı korkutmuyor da değil doğrusu.

Hatice Özhan*

İnsanın belki de en yegâne amacıdır mutluluğun sırrını çözmek. Sır çözülmeye her uğradığında insanın da, insanlığın o korkulu rüyası olan ölümle baş edebilmesi daha mümkün hale gelmiştir. Tarihten beridir nice kralın, büyücünün ve sıradan insanın bilincini, uykularını kaçıran bu korkulu rüyadan geri alabilmesinde gizemi çözülen mutluluğun payı büyüktür. Homo Sapiens’e doğanın “efendisi” unvanını kazandıran şey de budur işte! Gerçeğe dönüşmüş beklenti mutluluk getirir ve Homo Sapiens de beklentilerini mutluluğa dönüştürmüş bir varlıktır. Bilişsel donanımını üstüne katlayarak zenginleştiren ve rakiplerine doğal seçilimden başarıyla çıkarak fark atan H. Sapiens’in mutluluk anlayışı 2,5 milyon yılda onu bugünün siber gücü haline getirdi. Sadece Taş Devri’ndeki avcılık meziyetleri ile yetinmekle kalmayan bir varlık oluşu onun mutluluk arayışı ile ilgilidir kanımca. Antik Yunan şüpheci düşünürü Epikür’ün de mutluluğun hayatın yegâne amacı olduğunu söylemesi bu arayışın bir parçasıdır. Öteki dünyaya dair beklentilerin boş birer fanteziden ibaret olduğuna 2 bin 300 yıl önce kanaat getiren düşünürün insanlığa yönelik mutluluk arayışı daveti hayatı hem daha yaşanılır kılmak hem de insanın özünden uzaklaşmaması adına değilse nedir peki?

Sorunun cevabı, gönlümüzden geçene göre değil de objektif durumlar göz önünde bulundurularak verilebilir elbette ki. 2 bin 300 yıl öncesinin kodları ile düşünüldüğünde insanları tek bir mutluluk tanımında ya da tatmininde buluşturmak mümkünken, günümüzde bunu gerçekleştirmek epey imkansız duruyor. Yedi milyarlık dünyamızda hepimizin aynı duyguları paylaşması nasıl mümkün ki? Mutluluğun zamana ve kişisine göre farklılıklar gösteren algılanışı onu herkes için tatmin sağlayıcı objektif bir olgu olarak literatürde sabitlemeyi olanaksız kılıyor. İnsanın tarih boyunca gelişim serüvenine bir bütün olarak bakıldığında diğer bir sürü konu gibi mutluluk olgusunun da coğrafi ve kültürel farklılar barındırdığı görülür. Sosyal-psikologlar bu yorum farklılıklarını algıda seçicilik olarak yorumluyor. Örneğin birkaç dakika önce ayinini sonlandıran bir Budist’in yüzünde açan güllerle McDonald’s’dan çıkan Amerikalı bir ailenin yüzlerinde açan güllerin koku, renk, canlılıkları bakımlarından birbirleriyle ne kadar büyük farklılıklar içerdikleri görülür. Ya da hangi dine mensup olduğu fark etmeksizin bir dindarın içselleştirdiği “Protestan” ahlakı onu maddi olarak zenginleştirip, yetmezmiş gibi bir de onda cennet hayalleri kurdurtuyorsa bu bir mutluluk bulgusudur. Siz istediğiniz kadar öteki dünya ile ilgili şüphelerinizi dile getirin onun açısından, kendisini bekleyen cennet mefkûresi daha önemlidir. Mutluluğa dair örnekler çoğaltılabilir tabii ki ancak esas mesele fazlasıyla göreceli bir konu olan mutluluğun günümüz insanındaki ne derecede karşılığıdır. İhtiyaçlarıyla beklentileri çok hızlı bir şekilde artarak değişime ve dönüşüme uğrayan insanın mutluluk noktasında pek de tamahkâr olduğu söylenemez. Kimse çileci bir hayatın esaretinde avurtları çökmüş, gözleri kan çanağı dönmüş olunsun istemez ancak mutluluğun doyumsuzluk duygusuyla at başı gidişi insanı korkutmuyor da değil doğrusu.

İnsanın yaşam şartlarındaki belirleyici iyileşmeler, insanın biraz daha kanaatkâr olmasını gerektirirken aksine kişileri daha doyumsuzca beklentilere sürükledi. Ekonomik, sosyal ya da politik koşullarla en iyi seviyeye gelsek de tatmin edici bir hazzı hissetmiyor gibiyiz. Artan yüksek refah, çapını genişleten sosyalizasyon, tüm epistemolojik birikim bile insanın kapıldığı iç buhranlarının üstesinden gelmesinde yeterli gelmiyor. Günümüzdeki artan intihar ve cinayet vakaları durumun vahametini gözler önüne sermeye yetiyor. Eskiden ülkeler ve kabileler arasındaki savaşlardan, ülkeler arası talan ve fetihlerden kaynaklanan saldırılarda insan ölümleri yaşanırken günümüzde ise kişiler arası cinayetlerden kaynaklanan insan ölümleri savaş kayıplarının da çok üstünde. Bizzat yaşayarak ya da medya aracılığıyla tanık olduğumuz günümüzdeki ülkeler arası savaş ya da işgallerde yaşanılan insan kayıpları ise intihar kayıplarının çok altında. İkinci Dünya Savaşı’ndan beridir görece bir barış ve huzur ortamına bile geçildi ama bireyler arası ihtilaflar, bireylerin kendi iç dünyalarında yaşadıkları kavgalar bir türlü durmak bilmedi, bilmiyor. Hepimiz bir nevi birer maktul ve fail adayı konumundayız. Hâlihazırda bir mutluluk var ancak insan türündeki doyumsuzluk bir 100 yıl öncesinin kanaatkâr insanın mutluluğundan keskin çizgilerle ayrılmaktadır. Küresel mutluluk seviyesinin gerilediği dünyamızda 21’inci yüzyıl insanının hali hal değil. Bilişsel becerileri, zekâsı ile doğal ayıklanmadan kurtulan Homo Sapiens’in bayrağını devrettiği bu yüzyılın iflah olmaz, psikiyatrik ilaçlara sığınan melankolik insanı mutluluğun nitelikli gücüne gölge düşürmüştür maalesef.

Bireye kattığı değer oranında hayatı da anlamlandırdığına inanılan mutluluğun motivasyon sağlayıcı misyonu günümüzde maksadını aşan bir düzeye gelmişse insanın doyumsuzluğu/obur tarafı yüzündendir. Başarılar, kazanılan zaferler insan türü açısından anlık bir hazzın bile ötesine geçemeyen birer günü kurtaran faaliyetten farksız. Neredeyse, Mars’ta emlak işine girişeceği bir geleceğin beklediği insan ise, yapabileceklerinin sınırsızlığında debeleniyor. Bu durum insanın doyumsuzluğunda yeşeren kaotik bir antagonizmadır. Belki de insana bunu yaptırtan şey yaratma gücünün verdiği ekabirine özgüvendir? Ya da özgüveni ardında gizlediği zayıf tarafıdır? Bunlardan hangisi olursa olsun hazzın ve mutluluğun bir dengede tutulması gereği tarihi tecrübeler ışığında insan için en faydalı olanıdır. Bilimi ihtiyaçları ölçüsünde yaratan ve geliştiren insanın kendisiyle barışmayı sağlaması o kadar zor olmasa gerek.

Herkesin mutluluğu yakalamasını sağladığı kadar onu sabote ettiren bir iç sesi vardır muhakkak. İç sesimiz dinlerde iyiliğin ve kötülüğün melekleri olarak betimlenir. Her iki omzumuzda iyilik ve kötülük melekleri olarak durduğu söylenilen mitsel anlatım çoğu kutsal kitapta da geçer. Tanrıların jandarmalarıdır bu melekler ve bir panoptikon** sistemiyle aslında insanların karar verme becerilerini tanrıların tasarrufunda tutmak adına geliştirilmiş bir mittir. Hâlbuki insan tarihten bu yanadır iç sesini dinleyerek ne böylesi mitlere ne de tahakküm aracı olan başka herhangi bir şeye kendini ve mutluluğunu heba ettirdi. Tanrıların mutluluğunu kendi mutluluğunun üstünde görmeyen bir tür olan insan mütevazılıktan da vazgeçmeden gücünün önemini bir an önce hatırlamalıdır. Çünkü iç sesim bana bunları dedirtiyor!

**Panoptikon, İngiliz Filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane inşa modelidir.

 

*Sosyolog-yazar


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.