Toplumsal kısır döngü: Sorun çözerken sorun üretmek!

Eskiden TBMM’de bir kanun tasarısının onaylanmasından önce, mevcut yasalar üzerindeki etkisi ve ilişkisini belirlemek için tasarı Danıştay’a gönderilir, onun mütalaasına göre tasarı son halini alıp yasalaşırmış. Demek ki gerekli farkındalık zamanında varmış.

Faruk Loğoğlu*

Doktora gidiyorsunuz. Size reçete yazıyor. Eczaneden ilacı alıyorsunuz. Kutuyu açıyorsunuz. İçinden ilacı nasıl kullanacağınıza dair okumanız gereken uzun, ayrıntılı bir kılavuz çıkıyor. İlacın içindeki aktif maddelerin ne olduğu ne işe yaradığı, kullanmadan önce nelere dikkat edilmesi gerektiği, nasıl kullanılacağı anlatılıyor. Bunları muhtemelen hızlıca da olsa okuyor, daha uzun olan sonraki bölümleri de şöyle bir göz atıp muhtemelen geçiştiriyorsunuz.

Oysa sonraki bölümlerde ilacın yan etkileri, kullanıyorsanız diğer ilaçlarla etkileşimi, varsa mevcut hastalıklarınız bakımından kullanımının olası sonuçları gibi önemli uyarılar yer alır. İlaç derdinize derman olur veya olmayabilir. O ayrı bir konu. Ancak burada önemli olan ilacın kullanım kılavuzunun aslında kapsamlı ve bütüncül bir düşünce ve uzun bilimsel araştırma sonucunun bir ürünü olması. İlaç, geniş ve çok yönlü hususlarla bir bütünlük içinde ele alınmakta, kapsamlı bir çerçeve içine oturtulmakta. Zira ilaç belli bir noktada size iyi gelirken, başka noktalarda rahatsızlık ve sıkıntılar -yan etkiler- yaratabilir. İlaç firmasının o kadar dili hastayı olduğu kadar kendini olası tazminat davalarında savunmak, yani gerektiğinde hesap verebilmek için döktüğü de işin bir başka bir boyutu.

Günümüz Türkiye’sinin ülke sorunlarını çözüme yönelik yaklaşım, alışkanlık ve uygulamalarını bu ilaç şablonu içine oturttuğumuz zaman, karşımıza düşündürücü, aslında korkutucu bir gerçek çıkmaktadır. Bugün Türkiye’de toplumsal sorunlar ait oldukları geniş çerçeveler içinde ve ilintili olabilecekleri diğer sorunlarla birlikte bir bütünlük içinde ele alınmıyor. Aksine, sorunlar ayrı ve müstakilmiş gibi her biri soyutlanmış, diğerlerinden izole edilmiş, dar bir çerçeveye oturtuluyor. Ne geçmişin dersleri ve birikimler dikkate alınıyor, ne önerilen çözümlerin kendi ve bitişik alan ve sektörler üzerinde etkisi hesaplanıyor.

Siyasi, stratejik ve ekonomik konular, eğitim, çevre, sağlık ve terör sorunları ve diğerleri, hepsi neticede birbirleriyle ilintili oldukları halde, sanki kendileri de ayrı, çözümleri de ayrı sorunlarmış gibi ele alınıyor. Bunun en çarpıcı örneğini ülkemiz eğitim alanında yaşamakta. Son yirmi yılda sürekli değiştirildikleri için sayılarını dahi hatırlamadığımız Milli Eğitim Bakanlarının, hemen her yıl bir tarafı değiştirildikleri, tanınmaz, izlenemez haline getirdikleri bir eğitim yapılanmamız var. Her gelen yeni bakanın ilk işi, eğitimdeki mevcut kaosu daha da artıracak ve hangi gerekçeyle, nasıl bir hedef ve amaçla alındığı tartışmalı olan sözde “reformlara” girişmek oluyor. Öğrenciler mevcuda alışır ve çalışırken karşılarında birden değiştirilmiş geçiş/giriş sınavları buluveriyorlar. Eğitime başlama yaşı bile bir türlü belirlenemiyor. Diğer bir deyişle, kreşlerden üniversitelere kadar bir karmaşa sürüp gidiyor. Öğrenci perişan, aileler huzursuz, öğretmen ve idareciler şaşkın!

Toplumsal yaşamımızın diğer alanlarında da aynı sıkıntılar egemen. Örneğin, S-400’lerin alımı kendi başına rasyonel bir karar gibi gözüküyor ama sonraki gelişmelerden bunun NATO ve ABD’yle ilişkilerimize yansımalarının hesaplanmamış olduğunu anlıyoruz. Güvenli bölge talebimizin Suriye’nin bölünmesine hizmet edebileceğini ve ABD’nin elini bu doğrultuda güçlendirmekte olduğunu hala idrak edemiyoruz. “En büyük” kıstasının fazla bir anlam taşımadığını, zira İstanbul’daki yeni havaalanının zemin, rüzgâr ve göçmen kuşların yolları gibi unsurların yeterince değerlendirilmemiş olduğunu görüyoruz. Doğanın kolyeleri olan akarsular üzerinde kurulan elektrik santrallerinin çevreye verdikleri zararı hesaplayamıyoruz. Ekonomik sorunlara perakendeci yaklaşımla çözüm bulmaya çalışıyor, program üstüne program açıklayarak sorunların gerisinde kaldığımızı ve sıkıntıların büyüdüğünü göremiyoruz.

Oysa eğitim ekonomi, kalkınma ve istihdamla; ulusal güvenlik eğitim ve güçlü ekonomiyle; etkin dış politika güçlü ekonomi ve ehliyetli ve liyakatli kadrolarla; sağlık, eğitim ve iyi çevrecilikle irtibatlıdır. Doğanın harikalarından örümcek ağını tahayyül ederseniz, toplumsal sorunlar da telleri ayrı olmakla beraber o muhteşem ağın parçaları olup, o mertebede birbiriyle ilintilidir. Telleri kesip ayırırsanız, ağ dağılır ve çöker.

Kapsamlı bir çalışmayı gerektirecek kadar uzun ve ziyadesiyle karmaşık olan bu konuyu kısaca anlatmak mümkün değil. Ama buradaki gibi kuşbakışıyla bir göz atmakta yararlıdır sanırım. Öte yandan, çözüm ne diye sorarsanız, yanıtım: tekil gözüken sorunların birbirleriyle ilişkili olduklarını görmeyi sağlayacak evrensel ilkelere dayalı bir anlayış, bilime dayalı eğitim; bilimsel ölçütlere göre işleyen beyinler, sistemik analiz ve yaklaşımlarının toplumun her kademesinde içselleşmesini ve yerleşmesini sağlamak. Özellikle siyasetçilerin ve yasa yapıcıların bu melekeyi öncelikle edinmeleri şart. Zira eskiden TBMM’de bir kanun tasarısının onaylanmasından önce, mevcut yasalar üzerindeki etkisi ve ilişkisini belirlemek için tasarı Danıştay’a gönderilir, onun mütalaasına göre tasarı son halini alıp yasalaşırmış. Demek ki gerekli farkındalık zamanında varmış. Bu anlayışın toplumun her kesiminde tekrar işler hale getirilmesi lazım. Aksi halde sorun çözmeye çalıştıkça, daha büyük sorunlar üretmeye devam ederiz.

*Emekli diplomat, eski CHP milletvekili


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.