Postyapısalcılık, Butler ve bedenler

Butler’ın bir feminist olmadığını iddia edeceğim. Ya da şöyle ifade edeyim, Cinsiyet Belası’nda yaptığı şey feminist felsefe değil. Kuir teori yapıyor, ve kuir teori ile feminist felsefenin ayrı şeyler olmasının sebebi (birbirlerini ‘dışlıyor’ olmaları değil) farklı siyasi kaygılar gütmeleri. Dolayısıyla, feminist olmadığını söylediğimde, ‘kendini feminist saymıyor’ veya ‘genel açıdan kadınların ezilmişliğini dert edinmiyor’ demiyorum. Şu an duygularımız ne olursa olsun, Judith Butler bütünüyle korkunç biri değil ve genel anlamda tüm insanların ezilmişliğini kendine dert ediniyor. Ama, ve bu çok büyük bir AMA, Cinsiyet Belası’nda dert edindiği şey, kadınların ezilmişliği değil ve bu kitapla yaptığı hamle, kadınların ezilmişliğinin dile getirilmesi ve açıklanması açısından muazzam sorunlara yol açtı ve bunu pek de umursuyormuş gibi görünmüyor.

Jane Clare Jones

Çeviri: Serap Güneş

Postyapısal/postmodern feminizm ve onun a) patriyarka analizinin maddi temelinin ve b) politik bir kategori olarak kadının altının oyulmasından nasıl sorumlu olduğuna dair şu anda bir ton tartışma var. Ve bu konuda tüm taraflardan çeşitli iddialar geliyor.

Çalılıktaki en dikenli çalı bu mesele. Kabaca erken dönem yapısökümden (60 sonları) başlayarak kuir teoriye kadar (90 başları ve sonrası) giden bir felsefe söz konusu. Yapısökümün 80’lerde ve 90’larda yaygınlaşması ve bunun ‘postmodernizm’le ilgili popüler fikirleri beslemesi var. Ve sonra da ‘postmodernizm’ fikrinin kuir teoriden gelen fikirlerle nasıl etkileşime girdiği ve tüm bunların popüler söylemi nasıl belirlediği var.

Kaba taslak şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Erken dönem postyapısalcılık/yapısöküm, her şeyin ‘söylemsel’ veya ‘metinsel’ olduğunu iddia ediyordu ve maddi gerçekliğe inanmıyordu. Postmodernizm, gösterenlerin ‘oyun’undan ibaretti ve her şey söylem üzerinden ‘inşa ediliyordu.’ Sonra Butler geldi ve özcesi, bedenlerin söylemsel olarak inşa edildiğini iddia ederek kuir teoriyi icat etti ve kendimizi bugün olduğumuz noktada bulduk ve muhtemelen her şey aslında Jacques Derrida’nın kabahati.

Bu tartışmada benim de görüşlerim var. Postyapısalcı bir feministim. Ayrıyeten, koşulsuz bir ikinci dalgacıyım, bir sosyalist feministim ve patriyarkanın maddi analizine bağlıyım, çünkü patriyarkanın maddi analizi olmazsa, hiçbir şeyi temellice açıklayamayız. Bence bu iki pozisyon birbiriyle çelişmiyor, bu yüzden ‘postyapısalcılık’ ‘söylemsel olarak inşa edilen’ anlamına gelecek şekilde ve sonra ‘biyoloji yoktur’ anlamına gelecek şekilde, sonra da ‘kadınlar yoktur’ anlamına gelecek şekilde kullanıldığında biraz canım sıkılıyor… Çünkü postyapısalcılığın benim takıldığım kısmının (Beauvoir ve Derrida’dan gelip ikinci dalga yapısökümcü Fransız feminizminden devam eden kısım) tüm meselesi, patriyarkanın kadınları silerek ve kadınların bedenlerinin maddi (ve maternal) gerçekliğini silerek ve iç ederek nasıl iş gördüğünü anlamak.

Bu nedenle, entelektüel tarihin küçük bir analizini yapmak ve ne olup bittiği ve bunun bugün bulunduğumuz yer ile nasıl kesiştiği üzerine kafa yormaya çalışmak istiyorum. Bunu yapma sebebim tamamen kendi entelektüel ve siyasi ilgilerim. Postyapısalcı feminizmde, postyapısalcılığın kuir teorisine çöktürülmesi sebebiyle kaybedilme tehlikesi içinde olan önemli ve yararlı bir sürü şey var. Bunlara illa ilgi duymanıza gerek yok ve muhtemelen yer yer biraz akademik/teknik kaçacak, ama ilginiz varsa, umarım yararlı olur.

1. Bölüm: Postmodernizm, yapısöküm ve ‘söylemsel inşa’

Burada olan şeylerden biri (burada biraz felsefe züppeliği yapacağım deyip hemen sıvışayım), yapısökümün Amerikan üniversitelerinde büyük oranda İngilizce literatür üzerinden yayılmış olması – çünkü Anglo-Amerikan ‘Analitik’ felsefesi, tarihsel olarak, Fransız felsefesinin gerçekten felsefe olmadığını düşünmüştür (ben üniversitedeyken İngilizce Bölümü Derrida’ya fahri doktora vermeye karar verdiğinde, Felsefe Bölümü, neredeyse, üzerinde ‘JACQUES DERRIDA AŞAĞILIK BİR ŞARLATANDIR’ yazan pankartlarla gösteri yapmakla tehdit etmişti). 60’ların sonunda Derrida kendisine ün kazandıran o üç metni yayınladı – Gramatoloji Üzerine, Writing and Difference ve Speech and Phenomena. Bunların üçünü de kendi felsefi pozisyonunu ilerletmek için dilin ve anlamın analizi olarak kullandı. Son derece anlaşılır şekilde, bu odak nedeniyle, çalışması özellikle de dil ve metinler üzerine kafa yoran insanlara hitap ediyordu ve 70’lerin sonundan başlayarak 80’ler boyunca İngilizce – ve sonra da diğer beşerî bilimler – alanında çalışanlar tarafından coşkuyla karşılandı. Bu çalışmanın kendi başına nasıl ele alındığı karışık bir hikâye ama kısa kesmek adına ünlü bir ifade ile az çok anlatılabilir: “metnin dışında hiçbir şey yoktur.”

Bu küçük sözcük dizesi – ki zaman içinde bir aksiyom haline geldi – Gramatoloji Üzerine’nin İngilizce çevirisinin 167. sayfasında geçer [Türkçede 158] ve hem savunucuları hem de eleştirenleri tarafından, felsefede, ‘dilsel idealizm’ diyeceğimiz şeyin ifadesi olarak, yani her şeyin dil olduğu, dolayısıyla da maddi gerçekliğin tamamen ‘söylemsel olarak inşa edildiği’ şeklinde ele alınır. Bu fikir – göstergelerin ‘oyun’u üzerinden ortaya çıkan anlam hakkında diğer Derrida’cı fikirlerin eşliğinde – sonrasında postyapısal teorinin diğer parçaları – Lyotard, Baudrillard, Foucault – ile birleşti ve esasen, küreselleşmiş, teknolojik, gelişmiş bir kapitalist toplumda imajların ve göstergelerin yayılmasından ve tekrarlanmasından ortaya çıkan bir estetik fenomen olan kültürel postmodernizm tanımının felsefi temellerini oluşturdu. Göstergelerle ilgili ilginç bir fenomen var – sürekli tekrarlandıklarında anlamlarını yitirmeye başlıyorlar (adınızı 50 kere söylemeyi deneyin, bir noktada ‘siz’i ifade etmekten çıkar ve bu tuhaf bir şey) ve 80’lerin sonu ile 90’ların tüm kültürel hassasiyeti, sürgit tekrarlanan, parçalanan ve az çok rastgele çeşitli silsileler şeklinde bir araya getirilen imajlara ve göstergelere boğulmaktan kaynaklı yabancılaşma, can sıkıntısı ve genel sahtelik duygusu üzerineydi. Her konuda çılgınca ironi yaparak ve paspal giyinerek (selam hisptırlar) ve döndüre döndüre Quentin Tarantino ve David Lynch filmleri seyrederek baş etmeye çalıştık bununla. İyi zamanlardı.

Her neyse, Derrida’ya geri dönelim. Söylemeye çalıştığım şey – daha önce söylendi ama söylenmeye devam edilmesi lazım – ‘metnin dışında hiçbir şey yoktur’un metnin dışında hiçbir şey olmadığı anlamına gelmediği. Ve bununla söylemek istediğim şey, Derrida’nın ‘metin’ derken kastettiğinin, dilde-olduğu-şekliyle-metin olmadığı. Felsefenin İngilizce literatür üzerinden yayılması meselesi burada devreye giriyor – çünkü benim bakış açıma göre, yapısöküm temel olarak bir dil teorisi değil. Derrida dili veya göstergeleri ontolojik bir vurgu – gerçekliğin yapısı ile ilgili bir vurgu – yapmak için kullanıyordu. Ve bu vurgu ‘gerçeklik tamamen dilden yapılmadır’ değildi, ‘var olan her şey, diğer şeylerle ilişki ağları içinde var olur’ idi. Göstergelerden söz ederek – ve, sonrasında yaptığı gibi, öznelerden, devletlerden, sanat eserlerden ya da başka herhangi bir şeyden söz ediyor olabilirdi – yaptığı vurgu, anlamın, ilişkisel bağlamı üzerinden ortaya çıktığı, ama Batı felsefesi ve Batı öznellik teorileri, bunu görmezden gelmeye ve silmeye kafayı takmış durumda. ‘İnsan özneleri’ kendine yeterli, bağımsız, kendine özdeş, yaralanamaz gibi düşünmeyi seviyoruz. Çevremizdeki dünyadan etkilenmiyorsak veya ondan bağımsızsak, kimseye ahlaki veya siyasi bir borcumuz olmaz. Bu saçmalık (özellikle neoliberal-kapitalist-patriyarkal bir saçmalık).

Öyleyse, ben veya Fransız feminizmi üzerine çalışan tanıdığım herhangi biri Derrida’da ‘metin’ okuduğumuzda bunu ‘dil’ olarak okumuyoruz, ‘ilişki’ olarak okuyoruz. Ya da, teknik olmak istersek, ‘uzamsal ve zamansal ilişki’ diye okuyoruz. Böylece, ‘metnin dışında hiçbir şey yoktur’ (Fransızcanın daha iyi bir çevirisi ‘metin-dışı [bir şey] yoktur’), ‘uzamsal ve zamansal ilişkilerinden tamamen ayrılabilir olan hiçbir şey yoktur’ haline gelir. Ki bu, bariz şekilde doğru olmayan ‘metnin dışında hiçbir şey yoktur’un aksine doğru. (Burada, Derrida’yı içinde eser verdiği felsefi gelenek bağlamında okuduğunuzda açığa çıkan bu anlam değişikliğinin, onun anlamın bağlamsal olarak belirlendiğine dair vurgusunun çok iyi bir örneği olduğunu da belirtebiliriz). İlk nokta bu. Postyapısalcılığın yapısökümcü dalı, bir dilsel idealizm biçimi değildir ve maddi gerçekliğin tamamen ‘söylemsel olarak inşa edildiği’ iddiasını desteklemez. Bundan ziyade, patriyarkanın ve kapitalizmin ilişkisel varlıklar değilmişiz gibi yapmaktaki çıkarının eleştirisini yapmayı hedefleyen, benim ‘temel kurucu ilişki’ diyeceğim şeyin gerekliliğine dair bir ontolojik iddiadır. Budur postyapısal sosyalist feminizm. (Jordan Peterson postmodernizmin bir kültürel Marksizm biçimi olduğunu söylerken hepten kafayı yemiş değil ve bu dediğimi alıntılarsanız uyuz olurum).

2. Bölüm: Fransız postyapısalcılığı ve beden

Bunu takip eden ikinci nokta ise şu: yapısökümün anti-materyalist olduğunu düşünmek felsefi olarak tutarsızdır. Nispeten iyi bilindiği üzere, yapısökümcü diğer ana fikirlerden biri de ikili hiyerarşilerin eleştirisidir. Bu argüman şöyle özetlenebilir: Patriyarkal Batılı öznellik inşası, bir metafizik zıtlıklar ağı üzerinden işler. Eril/Dişil, Baba/Anne, Mantıklı/Duygusal, Akıl/Beden, Gayri Maddi/Maddi, Medeni/İlkel, Anavatan/Yabancı, Evrensel/Tikel, Tek/Çok, Baki/Değişebilir, Ölümsüz/Ölümlü, Gökyüzü/Yeryüzü vb. Anlamın ve öznelliğin inşası (bunu gösterge/özne-rabıtası olarak düşünebiliriz), geleneksel olarak ikiliğin bir yarısını – maskülen taraf ve onunla metafizik olarak ilişkili her şey – ayrıcalıklı kılmaya ve ikiliğin feminen yarısını değersizleştirmeye/silmeye odaklı olmuştur. Ve ilişkiselliğin gerekliliği burada önemli hale gelir. Çünkü argüman şu: tüm ikilikler birbirine bağımlıdır ve dolayısıyla, bir yarıyı ayrıcalıklandırmak hem gerçekliğin yanlış yorumlanmasıdır, hem de korkunç siyasi ve toplumsal sonuçlara sebep olur çünkü onunla ilişkilendirilen [diğer kutuptaki] insanların – dişi ve renkli insanlar – ezilmesine ve ötekileştirilmesine yol açar.

Benim bundan aldığım şey – ki bu, Fransız postyapısal feminizminin temelini oluşturan ana düşüncelerden biri – feminen olanın maternal ile, ve maddi olan ile, ve beden ile ilişkisinde silinmesinin, Batılı patriyarkal düşüncenin aksiyomatik bir işareti olduğu. Luce Irigaray, Derrida’nın merkezi metinlerinin yayınlanmasından birkaç yıl sonra, aklın bedenden ayrılmasını ve gayri maddi ve rasyonel olanın maddi ve cisimleşmiş olanın üzerine çıkarılmasını, “metafiziğin kurucu eylemi” olarak adlandıracaktı. (An Ethics of Sexual Difference) Bu, ikinci dalga feminizmin genel akideleri ile çok örtüşen bir şey. Patriyarka, kadınların maddi ve maternal emeğinin silinmesi ve eşzamanlı olarak iç edilmesi üzerinden işleyen bir sistem. Yani bu zeminde var oluyor. Batı felsefi düşüncesi – ve payanda olduğu sosyal yapılar – temel olarak maddi/maternal emeğin merkezi rolünün tanınmasını engelleme ve erkeklerin, varlıklarını meydana getirmesine ve desteklemesine rağmen bu emeğe olan bağımlılıklarını inkar etme niyeti ile motive olur. [1] Ve ne kadar inkar ederlerse etsinler, bunu yaptıklarını ve yine de bize (ve rahimlerimize ve memelerimize ve vajinalarımıza) bağımlı olmaya devam edeceklerini bilinç seviyesinde az çok biliyor olmalarının bize karşı bu kadar sık ve böylesine çok şiddet uygulamalarıyla bağlantılı olması tesadüf değil.

Dolayısıyla özet geçersem: 1. Yapısöküm, bir ikili hiyerarşinin bir kutbunun herhangi bir şekilde ayrıcalıklı kılınmasının, a) metafizik olarak desteklenebilir olmadığını ve b) siyaseten tehlikeli olduğunu öngören bir teori. Bu nedenle a) yapısökümün anti-materyalist olduğunu veya onu anti-materyalizminizi desteklemek için kullanabileceğinizi düşünmek felsefi olarak tutarsız ve b) ‘maddilik’ tarihsel olarak ikiliğin ezilen/silinen/iç edilen feminen kutbu ile ilişkilendirildiğinden, anti-materyalizm siyaseten aşırı kusurlu.

3. Bölüm: Ah şu toplumsal cinsiyet belası

Genel şerh – erken dönem Butler, yaygın şekilde kabul edildiği üzere, okunması muazzam can sıkıcı biridir, artı, ona hiç mi hiç katılmıyorum, dolayısıyla kitabı duvara çalmadan bu kısmı halletmek zor olacak. Ama elimden geleni yapacağım.

a) İlk olarak, kediyi doğrudan kuşların arasına salarak, Butler’ın bir feminist olmadığını iddia edeceğim. Ya da şöyle ifade edeyim, Cinsiyet Belası’nda yaptığı şey feminist felsefe değil (kuir teori yapıyor, ve kuir teori ile feminist felsefenin ayrı şeyler olmasının sebebi (birbirlerini ‘dışlamaları’ ile tanımlı oluşları değil) farklı siyasi kaygılar gütmeleri). Dolayısıyla, feminist olmadığını söylediğimde, ‘kendini feminist saymıyor’ veya ‘genel açıdan kadınların ezilmişliğini dert edinmiyor’ demiyorum. Şu an duygularımız ne olursa olsun, Judith Butler bütünüyle korkunç biri değil ve genel anlamda tüm insanların ezilmişliğini kendine dert ediniyor. Ama, ve bu çok büyük bir AMA, Cinsiyet Belası’nda dert edindiği şey, kadınların ezilmişliği değil ve bu kitapla yaptığı hamle, kadınların ezilmişliğinin dile getirilmesi ve açıklanması açısından muazzam sorunlara yol açtı ve bunu pek de umursuyormuş gibi görünmüyor (ne zaman kadınların ezilmişliği ile ilgili siyasi bir iddiada bulunsam yüzüme Butler atan solcu eril kardeşlerin bundan vazgeçmesini GERÇEKTEN diliyorum çünkü Butler. Feminist. Falan. Değil. *hof*)

Bunu biraz anlatmaya çalışayım. Cinsiyet Belası’nı en son yeniden okuduğumda, özgün önsözün başında beni benden alan şu pasaja denk geldim:

“Maskülenist bir kültür içinde kadın olmayı, erkekler için bir gizem ve bilinemezlik kaynağı olması açısından açıklayan Beauvoir’ı okudum ve sorunlu biçimde heteroseksüel ya da maskülen addedilen tüm arzunun bela olarak tanımlandığı Sartre’ı okuduğumda bu sanki doğrulanmış gibi oldu. Bakışa anlaşılmaz şekilde karşılık veren, bakışı tersine çeviren ve maskülen pozisyonun yerine ve otoritesine meydan okuyan dişi ‘öteki’nin aniden davetsizce belirivermesi, beklenmedik failliği ile bela, arzunun maskülen öznesi için skandala dönüşüyordu. Maskülen öznenin feminen “Öteki”ye olan radikal bağımlılığı, onun özerkliğinin ne kadar yalan olduğunu aniden ifşa ediyordu. Ama bu örnekteki ‘iktidarın diyalektik olarak tersine çevrilmesi’ pek ilgimi çekmedi.” (Routledge Classics Edition, sayfa xxix-xxx, son vurgu benim (!!!!!))

Bunu biraz didikleyelim. Bu pasajda Butler’ın anlattığı şey, Fransız feminist düşüncesinin temel görüşlerini özetlemenin bir yolu. Burada, bakışta kadınların öznelliğinin ifadesini inkar etmek suretiyle, patriyarkal maskülenliğin feminene olan bağımlılığını inkar edişi üzerinden anlatılıyor… ama demin yukarıda gördüğümüz gibi, kadınların bedenlerinin maddiliğine olan maskülen bağımlılık üzerinden de anlatabiliriz. Bunun merkezi vurgusu şu – Batılı patriyarkal öznenin, kadınlara olan bağımlılığını inkar etmekte çıkarı vardır; ve bu sebepledir ki kadınları silmekte ve ötekileştirmekte, onların hem kişi oluşunu hem de yeniden üretken emeğini tanımayı reddetmekte çıkarı vardır ve kadınların tüm fiziksel ve maddi varoluş iddialarına, kendi ‘yalancı’ bağımsızlığına, yaralanamazlığına, egemenliğine veya efendiliğine yönelik bir tehdit olarak yanıt verir. Dolayısıyla burada karşımızda, kadınların ezilmişliğinin nasıl işlediğine dair, postyapısal feminizmin merkezi düşüncesini özetleyen ve sonra bize, esasen, bununla pek de ilgilenmediğini söyleyen büyük postyapısalcı ‘feminist’ Judith Butler var.

Ve ilgilenmiyor – ne entelektüel ne de siyasi olarak. Felsefe, gerçekten düşünürsek, tamamen motive bir iştir (tüm o saçma ‘rasyonel ilgilenmeme’ tavrı da başka bir patriyarkal katakulli). Üzerinde çalıştığımız şey bizim için önemli ve bizim için önemli olan şey, çoğu zaman, canımızı yakan şey. Yaralarımız üzerine çalışırız – dünyayla kafa kafaya geldiğimiz veya dünyanın bizi darbelediği ve kanayarak geri geldiğimiz ve işlerin aksi halde nasıl olacağını tasavvur ederek kan akışını durdurmaya çalıştığımız yerler üzerine çalışırız. Judith Butler’ın feminist olmadığını söylerken kastım şu: onun yarası, dişi cinsel sınıfının bir üyesi olarak ezilmişliğinden kaynaklanan bir yara değil – veya en azından, bunu öyle deneyimlemiyor. Onun yarası, dişi olması itibariyle değil, kendisinin ‘heteroseksüel matris’ dediği şeyden kaynaklı olarak, bir toplumsal cinsiyet uyumsuz lezbiyen olarak deneyimlediği ezilmişliğinden kaynaklı bir yara. Yukarıdaki pasajın hemen ardından yazdığı gibi, onun ilgisini çeken, “toplumsal cinsiyetin düşünüldüğü o çok ikili çerçevenin üretiminde işliyor gibi görünen iktidar” veya “‘erkek’ ve ‘kadın’ arasındaki o ikili ilişki ve bu kavramların iç istikrarı.” Yani Butler’ın, homoseksüel toplumsal cinsiyet uyumsuzluğu şeklindeki kendi özel yarası ile uğraşmak için bulduğu çözüm, ‘erkek’ ile ‘kadın’ arasındaki ayrımı temel bir ontolojik seviyede zorlamak ve sıkıntıya sokmak. (Ve erkeklerin kadınları nasıl ve neden ezdiğini anlatmak için erkek ile kadın arasındaki farka ihtiyacımız olduğunu düşünen bizler açısından, bu ciddi bir sıkıntı.)[2]

b) Bunu nasıl yaptığını anlamak için, bir dilsel idealizm savı olarak dümdüz yapısöküm okumasından fazlasına — işe yapısöküm de dahil olacak olsa da — ihtiyacımız var. Burada işaret etmek istediğim, yapısökümden kendi payına düşeni elbette almasına rağmen, Butler’ın Cinsiyet Belası’ndaki temel metodunu Derrida’dan çok Foucault’ya borçlu olduğu. Basitçe anlatırsam, bu, anti-normativite ile ilgili bir mesele (bir entelektüel hareket olarak kuir teori, az çok anti-normativite düşüncesine dayanır, ki bu, mevcut kuirlik performansının epeycesinin tekdüzeliğini, biraz komik ve de üzünç kılıyor). Foucault, ana hatlarıyla bir ‘iktidarın mikro politikası’ analizi ortaya atmasıyla ünlüdür ve bu analiz, esasen, iktidarın insanları olumsuz biçimde nasıl ezdiği veya bastırdığıyla değil, özneleri olumlu biçimde ‘üretmek’ için toplumsal normlar üzerinden nasıl işlediğiyle ilgilidir. Ve burada epey iyi ve faydalı şey var; yasal, tıbbi ve eğitsel normların ve uygulamaların bizi belirli türde öznelere nasıl dönüştürdüğü ve belirli türde kimliklerin – ‘homoseksüel,’ ‘suçlu,’ ‘deli adam’ – bu kimliklerle uyumlu insanları, Butler’ı takip edecek olursak, gayet ‘performativite’ olarak anlaşılabilecek bir şekilde yalnızca tanımlamakla kalmayıp, aynı zamanda ürettiği gibi [iyi ve faydalı şeyler].

Buraya kadar sorun yok. Şimdi sorunlara geçelim. İlk ana sorun, Foucault’cular arasında, normativite (KÖTÜ) fikrine tamamen kendini kaptırma ve tüm normların (KÖTÜ) insan öznelerine kural koymak ve onları disipline etmek için tasarlanmış toplumsal olarak inşa edilmiş[3] algoritmalar olduğuna karar verme eğilimi olması (bunun [kural koyma ve disipline etmenin] kimin çıkarına yapıldığı asla tam olarak belirtilmez, çünkü Foucault’da iktidar, illa ki özellikle birinin çıkarına olmayıp öylesine ortalıkta dolanan bir şeydir – ÇOK BÜYÜK bir sorun). ‘Söylemsel kuruluş’ fikrinin gerçekten kudurduğu yer burası. Çünkü – en azından erken dönem, en etkili Foucault’cu metinlerde – toplumsal normlarımızdan bazılarının iyi bir sebeple veya aslında bazı şeyler insanlara gerçekten de zararlı olduğu için var olduğuna dair hiçbir kabul yoktur. Cinselliğin Tarihi kitabının ilk cildinde insanı dehşete düşüren bir pasaj var. Bu pasajda Foucault, küçük bir kızı cinsel istismara maruz bırakan, öğrenme güçlüğü çeken bir adamla ilgili bir hikaye anlatır. Bu hikayede tek umursadığı şey, küçük kızları istismar etmemekle ilgili bu korkunç, bağnaz cinsel normların, iddia ettiğine göre, sırf “ehemmiyetsiz köylü hazlarına” bulaştı diye bu zavallı, bahtsız adama yönelik bu çok fena disiplinci muameleyi desteklemek için nasıl kullanıldığıdır.(*)

Burada Foucault’nun düşüncesinin bu yönünün, tecavüz üzerine konuşmanın ‘tecavüzcüler’ ve ‘kurbanlar’ yarattığı, zararlı bir şeymiş gibi düşünmeyi bıraksak tecavüzün pek o kadar da zararlı bir şey olmayacağı gibi budalaca, kafa kırdırtan saçmalıklar ortaya saçan bütün bir Foucault’cu feminist alt sektörü nasıl yumurtladığı üzerine uzun uzadıya sayıp sövebilirdim ama bir keresinde bu konuda otuz sayfa yazıp üç haftamı sürekli bir şeyleri yere çalmak isteyerek ve yanımda olması gerekenlerin beni manipüle ettiği hissiyle geçirmiştim, o yüzden yapmayacağım. SORUNUN ADINI KOYUN YAHU. Hepsi bu. Temel nokta şu: bazı şeylerin norm olmasının sebebi, sadece kültür, dil, söylem (veya ‘fikirler’ veya ‘gayri maddi olan’ işaretli kutuya koymak istiyor olabileceğimiz diğer şeyler) değildir; bir de hem biyolojik hem de ruhsal olan doğa, biyoloji, temel insani ihtiyaçlar (veya ‘maddi olan’ işaretli kutuya koymak istiyor olabileceğimiz diğer şeyler) vardır. Ve normlarımızdan bazılarının – sebze yemek, egzersiz yapmak, çocukları istismar etmemek gibi – norm olmasının hayırlı bir sebebi vardır, bir zararı önlemeye yöneliktirler ve bunu, onlar hakkında ne düşünüyor veya söylüyor olabileceğimizden bağımsız olarak (bir dereceye kadar) gayet de yapabilirler ve birileri [bu zararlar ve onlara ilişkin normlar] hakkında konuşmanın, bunların gerçekten yaşanmasına sebep olduğu iddiasıyla bunlar hakkında konuşmamamızı şart koşsa bile, bu normlar hayra vesile olmaya veya zararı önlemeye devam edeceklerdir. (Tecavüz-meselesini-konuşmayalım olayı ne de çok işe yaradı, di mi?!)

c) Butler’ın “‘erkekler’ ile ‘kadınlar’ arasındaki ikili ilişki”nin normativitesine – hadi adını koyalım – saldırısı, temel olarak buradan geliyor. Yani cinsiyetin bir başka kötü söylemsel normativite biçiminden ibaret olduğu düşüncesinden. (Denize petrol sızmasının sorun olduğu fikrinin, bir başka disipline edici normativite biçimi olduğunu söylemek kadar ciddiye alınabilecek bir şey – onu gidin zavallı martılara anlatın.) Şimdi, elbette, Butler sırf ‘toplumsal cinsiyet’ demiş olsaydı, bununla hiçbir derdimiz olmayacaktı ama bildiğimiz ve kerelerce bariz hale geldiği üzere, kendisinin cinsiyet/toplumsal cinsiyet [sex/gender] ayrımını sıkıntıya sokmaya ciddi bir ilgisi olduğunu biliyoruz. Burada yapısöküme dönüyoruz ve işlerin son derece teknik hale geldiği yer burası – ama bence buna değer, çünkü Butler yapısökümcü mantığı, cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımını yıkmak için kullanıyor ve argümanı incelikli ama yanlış.

Sally Hines(**): Postyapısalcı/kuir perspektiflerden etkilenmiş olan (benim gibi) feministler, hem cinsiyetin hem de toplumsal cinsiyetin inşa edildiğini/söylemsel ve akışkan olduğunu savunan karşıt bir teori sunuyoruz. Toplumsal cinsiyet ve feminizm, kimlik ve politika üzerinden gelir, biyolojiden değil…
Şöyle bir şey: Herhangi bir kimliğin belirlenimi – ister ‘seks’ ister ‘kadın’ olsun – ötekisine zıtlık içinde oluşur – bu durumda öteki ‘toplumsal cinsiyet’ veya ‘erkek.’ (Doğru, veya en azından, patriyarka içinde böyle oluyor – oraya sonra geleceğiz) ‘Cinsiyet/Toplumsal Cinsiyet,’ kabaca ‘Doğa/Kültür’ veya ‘Maddi/Söylemsel’ çiftine benzeyen bir ikili çift ve bunları birbirinden tertemiz ayıramamamız bir yapısöküm aksiyomu olurdu ve ayırabilirmişiz gibi yapmak yanlış çünkü bu gibi ayırma eylemleri, yukarıda da gördüğümüz üzere, siyaseten çok sorunlu olan silme ve dışlama eylemleri ile ilişkilidir. (Pekala) Şimdi, benim sorgulayacağım hamleyi yaptığı yere geliyoruz. Geleneğin benim içinde çalıştığım kısmında, yapısökümcü ve feminist düşünceyi bir “hem o hem bu” düşüncesi olarak düşünmeye eğilimliyiz ki bu, “ya o ya bu” şeklindeki patriyarkal düşünce ile zıttır. Daha iyi anlamak için, konseptleri (veya kavramsal kutupları), aynı anda aynı uzamı işgal edemeyecek ve dolayısıyla birbirlerini dışlamak zorunda olan (‘ya o ya bu’) sınırlı katılar olarak düşünmek ile, sıvılar veya gazlar[4] ya da hala kendisi olarak kalmaya devam ederken başka bir şeyle karışabilecek veya ona nüfuz edebilecek (‘hem o hem bu’) bir şey olarak düşünmek arasındaki bir fark olarak düşünebilirsiniz bunu. Dolayısıyla, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet veya doğa ve kültür ilişkisini benim düşünme şeklim, x’in (diyelim ki ‘kadın’) hem ve aynı zamanda doğal hem de kültürel[5] olduğu gibi bir şey… Bu şekilde x’in, aptal maymun beyinlerimizin kavrayabilecek kadar zeki olmadığı doğa ile kültürün sonsuz şekilde karmaşık etkileşimi üzerinden ortaya çıktığını anlarız. ‘Cinsiyet’ ile ‘toplumsal cinsiyet’ arasına mükemmelen düz bir çizgi çizemeyiz, tıpkı ‘bedenler’i ‘zihinler’den tertemiz ayıramayacağımız gibi, ama bu, bunların aynı şey olduğunu söylemekle aynı değil. Sevdiğim bir Derrida’cı ifadeyle, bunlar “heterojen ama birbirinden ayrılamaz” olacaktır.

Ama – (tadaaa!) – Butler bunu böyle almıyor. Butler’ın yaptığı, ‘farklı ama birbirinden ayrılamaz olan iki şey’ arasındaki ilişki hakkında, patriyarkal ‘ya o ya bu’ düşünce tarzı ile çok daha uyumlu bir düşünce tarzının içinde kalmak. Şeyler arasındaki ilişkiyi bir ‘katılar modeli’ (Bergson’un bir ifadesi) doğrultusunda düşünmenin hala tamamen esiri olan bir tarz bu, ki ‘sınır çizgileri’ne dair edilen tüm o laflar bize kısa süre içinde bunu gösterecek . Cinsiyetin söylemsel olmayan kendi gerçekliğine sahip olabilmesi için, ‘cinsiyet/doğa/inşa edilmemiş olan’ ile ‘toplumsal cinsiyet/kültür/inşa edilmiş olan’ arasına bir çizgi çizebilmenin mümkün olması gerektiğini söylüyor. Bodies That Matter’da (Önem Taşıyan Bedenler) ileri sürdüğü üzere, “ılımlı eleştirmen, ‘cinsiyet’in bir kısmının inşa edilmiş olduğunu teslim edebilir ama diğer kısım kesinlikle inşa edilmemiştir ve o zaman, elbette kendisini, inşa edilmiş olan ile inşa edilmemiş olan arasına bir çizgi çekme yükümlülüğü ile karşı karşıya bulur.” (11) İtiraz ettiğim kısım bu. Dünyada iş gören anlamlı kavramlar olabilmeleri için, ne tam olarak ‘cinsiyet’ etrafına ne de tam olarak ‘kadın’ etrafına çizgi çekmek gibi bir yükümlülük yok. Anlamlı olabilmeleri için konseptlerin etrafına çizgiler çekmek zorunda olduğumuzu düşünmek, tam da eleştiriyor olmamız gereken o eski özcü, uzamsallaştırıcı, fallik zırva ile aynı şey. Wittgenstein’ın bir keresinde gayet faydalı biçimde not ettiği üzere, bu sözcükleri anlamlı bir şekilde kullanabilmemiz için, yerde ‘burası’nın ‘orası’ haline geldiği çizgiyi işaret edebiliyor olmamıza gerek yok. Çünkü özler ve net tarifler ve fallik zıtlıklar, konseptlerin iş görebilmesinin (gerçekten de iş görüyorlarsa) tek – ve en önemli – yolu değil.[6]

Butler’ın burada yaptığı şey, metafizik ikiliklerin ya doğa ya da kültür, ya söylem ya da maddilik diye, geleneksel olarak dışlayıcı zıtlık sistemleri olarak işleyiş şeklini alıp etkili biçimde doğallaştırmak (ki bu biraz ironik doğrusu). (Daha da ironik olan ise bunu yaparken, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiyi ele alışının ‘akışkanlığın’ veya ‘değişkenliğin’ tam zıddı olması). ‘Cinsiyet’e ancak ‘inşa edilmemiş olan’ ile ‘inşa edilmiş olan’ arasına bir “sınır çizgisi” çekerek gerçeklik kazandırabiliyoruz ve böyle bir “sınır… kapsayan ve dışlayan bir sınıra işaret eder… ‘Cinsiyet’in sınırları içine neyin dahil edilip edilmeyeceğini, dışlamanın az çok örtük işleyişi belirleyecektir.” (Bodies That Matter: 11) Benim için bu ancak ve ancak, anlamın veya varoluşun ortaya çıkabileceği tek yolun, fallik ikili hiyerarşi sistemi ve bu sistemin birbirini dışlayan zıtlıkta kutuplar inşa edişi olduğunu gerçekten düşünüyorsak doğrudur. Ve ben bunun gerçekten patriyarkal bir varsayım olduğunu düşünüyorum. Bu da şuraya varıyor: Butler ‘fark’ fikri ile ‘dışlama’ fikrini karıştırıyor/örtüştürüyor (bunun mevcut siyasi ortamdaki yansımaları net) ve farkların ancak dışlama mekanizmaları üzerinden var olabileceğini söylüyor. Bu da fark olasılığını, ve şeyler arasında, dışlayıcı patriyarkal mantık tarafından şu an dayatılandan başka şekilde ilişkilerin olabileceği olasılığını düşünmeyi reddetmeye varıyor. Ve bu, Fransız postyapısalcı feminizminin tüm özünü ıskalamak oluyor. ‘Fark’ fallik-zıtlık değildir, dışlama da değildir. Kadın erkek-olmayan değildir. Tıpkı erkeğin kadın-olmayan olmadığı gibi. Kadınların, patriyarkal zıtlıklar örgüsünün dışında kendi varoluşları vardır. Cinselliğin de öyle. Ve doğanın da. Ve maddiliğin de.

Butler’ın ‘dışlama işlemi’ olmaksızın ‘cinsiyet’i tanımlayamadığımız gerçeği ile yaptığı şey (ve bu ‘Yangında Geber’ söyleminden pek de farklı değil), bunu cinsiyetin kendi gerçekliğini inkar etmek ve buna paralel, ‘kadın’ gerçekliğini de reddetmek için kullanmak. (Politik bir kategori olarak kadının altını oymanın tamamen radikal feminist bir hamle olduğuna bir ton insanı ikna etmiş olmak insanın yanına nasıl kâr kalabiliyor, benim aklım bunu hiç almayacak, neden bu denli coşkuyla benimsendiğinin yanıtı – patriyarka – son derece açık görünse de öyle). Cinsiyeti düzgünce tanımlayamıyorsak ama cinsiyet ve toplumsal cinsiyet birbirinden ayrılabilir değilse, bunun Butler için anlamı, toplumsal cinsiyetin cinsiyeti kapsadığı oluyor – yani. “Toplumsal cinsiyet, cinsiyetin taşıdığı toplumsal anlamlardan oluşuyorsa, o zaman cinsiyete toplumsal anlamlar kalmaz… bundan ziyade, yerini üstlendiği toplumsal anlamlar alır; cinsiyetten feragat edilir… ve ‘cinsiyet’i absorbe eden ve onun yerini alan kavram olarak toplumsal cinsiyet ortaya çıkar.” (Bodies That Matter: 5) Bu hamleyi yapacaksanız, aynı şekilde, cinsiyetin toplumsal cinsiyeti ‘absorbe ettiğini ve yerini aldığını’ da ileri sürebilirsiniz – ama tabi bu gerçekten muhafazakâr olacaktır. Ya ikiliğin ‘ya o ya bu’ kutbunun gerçekliğini inkar edersin veya bir kutbun diğerini ‘absorbe ettiğini’ iddia edersin (‘dışlama’ kötü oluyor da bir şeyleri ‘absorbe etmek’ nasıl tamam olabiliyor yahu????) ya da düzgünce ayıramıyor olduğun için bunlar aslında aynı şeydir, demek, pek de adına yaraşır bir yapısökümcü düşünce tarzı olmuyor.[7]

d) İşaret etmek istediğim son nokta, Butler’ın, şeylerin gerçekliğinin, bu dışlayıcı ikili zıtlık örgüsü içine kilitlenmesi gerektiğine dair son derece patriyarkal bu düşünce hamlesini neden yaptığı. Benim açımdan bu biraz tuhaf bir Foucault’cu/Derrida’cı karmançormanlığa benziyor. İktidarın özneler üretmesine dair Foucault’cu anlatıyı (“hukuki iktidar sistemleri, sonrasında temsil ettikleri özneleri üretirler”) (Cinsiyet Belası: 44)) ve patriyarkal öznelliğin bir hiyerarşileştirme ve ötekisini dışlama mantığı üzerinden işlediğine dair Derrida’cı fikri alıyor, sonra da bu ikisini kaynaştırıp topluyor, böylece karşınıza, “özneler istisnasız şekilde belirli dışlayıcı pratikler yoluyla üretilirler” (s.3), bu dışlayıcı pratikler “günümüzdeki iktidar alanını kurmaktadır,” o kadar ki “bu alanın dışında yer alan herhangi bir konum yoktur” (s.7, vurgular benim) iddiası çıkıyor. Bu, bir Fransız feministin, aslına bakarsanız, herhangi bir feministin perspektifinden, bir felaket. Bu, temelinde, tüm şeylerin – özneler, göstergeler, siyasi gruplar, devletler, her ne ise – varlığının, ancak ve münhasıran hiyerarşik dışlama, silme ve ötekileştirme işleyişleri yoluyla üretilebileceğine dair bir iddia (burada Butler’ın Hegelci/Lacan’cı kökenlerinin ortaya çıktığını düşünüyorum). Ki bu da, tüm öznelerin temel olarak patriyarkal olduğunu (veya tersinden hiçbir öznenin patriyarkal olmadığını), dolayısıyla da – her şeyin mide bulandırıcı ölçüde benzer görünmeye başladığı yer burası işte – politik bir kategori olarak ‘kadın’ın ‘erkeğinki’ ile tam olarak aynı dışlayıcı iktidar işleyişi tarafından üretildiğini söylemek. Bunu bir an için ırkla ilgili düşünelim – biliyorum, bu caiz değil ama hiç kimse bana bunun nedenine dair henüz uygun bir açıklama yapabilmiş değil[8] – bu tersine ırkçılık veya Siyah insanların beyaz insanların ‘öteki’si olarak inşa edilmiş olmasıyla aynı şekilde, beyaz insanların da Siyah insanların ‘öteki’si olarak inşa edildiği iddiasına eşdeğer olacaktır. Ve bildiğimiz gibi, bu saçmalık. Çünkü iktidar diye bir şey var. Ayrım gözetmeksizin ortalıkta dolaşıyor falan da değil.

Butler’ın Foucault’nun üretken iktidar anlatısını hiyerarşik dışlamaya dair patriyarkal mekanizmaların tüm öznelerin oluşumunu eşit şekilde belirlediğini söyleyecek şekilde genelleştirerek yaptığı şey, patriyarkanın bir iktidar hiyerarşisi olarak analizini etkili şekilde yok etmek. Ve bu yüzden pek feminist değil. Benimle aynı gelenek içinde çalışan birkaç postyapısalcı feministle birlikte 1998 tarihli bir röportajda, kültürümüzün ‘sembolik düzeninin’ aslında “esasen veya pragmatik olarak maskülen” olup olmadığı sorusunu açık açık sorabilmişti.

Buna cevabım, yav he he Judith.

———————————————————————–

[1] Aynısı renkli insanların emeği ve öznelliği için ve ‘erkek’ ile doğal dünya arasındaki ilişki için de geçerli.

[2] Burada, Judith Butler’ın yarasını umursadığımı söylemek isterim, tıpkı başka herkesin yarasını umursadığım gibi. Herkesin kendi yarasına merhem aramak ve bundan doğduğuna inandığı siyasi çıkarı savunmak hakkıdır ve kendi özel dertleriyle baş etmeye çalışan insanlarla uğraşırken ‘dışlama’ söylemini nasıl kullandığımıza da çok dikkat etmemiz gerek. Beyaz erkeklerden dünyada beyaz olmayan ve dünyayı başka şekilde deneyimleyen erkekler olduğunun farkında olmalarını istemek bir şey, herkesin (dürüst olmak gerekirse çoğunlukla kadınların) üstüne yürüyüp, kendi özel hasarlarıyla uğraşırken ‘dışlayıcı’ olduklarını söylemek başka bir şey. Her neyse; Butler’la ilgili mesele, çıkarlarının temelde feminist çıkarlar olmaması. Prensip olarak bunda bir sorun yok. Butler ile ilgili sorun, kendi yarasına merhem olacak bir çözüm ifade ederken, kadınların kendi yaralarını ifade etmesini neredeyse imkansız hale getiren bir şey yapması. Bunun daha sonra neden olduğu şey ise, her ikisi de kendi incinmişlikleri için çok meşru sebeplere sahip olan iki insan grubunun, kendi yaralarını birbirlerine karşı savurduğu, sıfır toplamlı bir oyuna benzeyen bir durum – böyle bir durumda, işlerin aşırı derecede hızla aşırı derecede çirkinleşmesi ve bir sürü insanın çok çok incinmesi hiç şaşırtıcı değil. Ve cidden, bunu durdurmaya çalışabilir miyiz lütfen???? LÜTFEN.

[3] Burada ‘inşa edilmiş olan’ın genellikle ‘gerçek değil,’ ‘zorunsuz’ veya ‘başka-herhangi-bir-şekilde-de-pekala-yapılabilirdi-ve-böyle-yapılmasının-tek-sebebi-buraya-müphem-bir-siyasi-motif-sokuştur’ gibi anlaşılması sorunuyla da karşı karşıyayız. Ve gerçekten de, ‘inşa edilmiş olan’ çoğu zaman bu anlama geliyor – ve kadınların bedensel davranışlarının, yer işgal etmemeyi öğrenecekleri şekilde denetlenmesini, Foucault’cu bir ‘iktidarın mikro politikası’nın, bedenleri nasıl, ve kesinlikle zorunsuz ve müphem siyasi motiflerle belirlenen bir şekilde, inşa ettiğinin bir tür aksiyomatik örneği olarak alabiliriz. Bununla beraber, inşa edilmiş her şey zorunsuz değildir ve başka herhangi bir şekilde de pekala yapılmış olabilir, ve bunun sebebi, temel insan ihtiyaçları ve maddiliktir. Bunun en iyi örneği, gerçekten de inşa edilmiş olan bir şey olan evler. Evler, bir kere, kesinlikle gerçek şeylerdir. İkincisi, onları kafamıza esen şekilde yapamayız. Belirli bir işleve hizmet etmek zorundadırlar – sığınılacak bir çatı olmak – ve bunu yapmak için, karşılamaları gereken belirli asgari gereklilikler vardır – bir tür çatı/duvar düzenlemesine sahip olmak gibi (ki evet, iglo gibi yuvarlak bir şey de olabilirler, kubbeli bir çadır da ama yine de bir duvar/çatı işlevi yerine getiriyordurlar), ve girip çıkmanın da bir yolu olmalıdır. Ve evleri inşa edebileceğimiz belirli malzemeler vardır – ahşap, metal, cam, kil, buz, beton, destekleniyorsa kumaş, ve ev yapamayacağımız belirli şeyler vardır, pamuk helva, donmamış su, cıva, hızla çürüyen herhangi bir şey… Bu temel parametreler dahilinde bir sürü olası varyasyon mevcuttur ama parametreler, yani normlar, vardır. Ama bu normlarla ilgili hiçbir ‘zorunsuzluk’ söz konusu değildir ve bu normları belirleyen müphem siyasi motifler de değildir.

[4] Örnek vereyim. Hava nitrojen, oksijen ve karbondioksitten oluşur (artı bazı başka şeyler). Bileşenlerin tümü karışmıştır ve birbirinden ayıramayız ve yine de havadır. Ama aynı zamanda, bileşenler halen oldukları şeydirler ve hiçbiri bir diğerini ‘dışlıyor’ veya ‘absorbe ediyor’ veya başka bir şekilde ‘siliyor’ değildir. Sadece kendileri olarak karışmış durumdadırlar ve süreçte de hava dediğimiz olguyu meydana getirmişlerdir. Şimdi bu bir analoji, yani kültür ile doğa arasındaki ilişkinin nitrojen ile oksijenin hava ile arasındaki ilişki olduğunu söylemiyorum, ama bir şeyin bileşenlerini, ya birbirlerini dışlaması ya da – eğer dışlamıyorlarsa – aynı şey olması gereken, nüfuz edilemez katılarmış gibi düşünmekten çok daha isabetli bir analoji olduğunu söylüyorum. Esasen, benim ilgilendiğim hamle, Butler’ın, ‘cinsiyet’i ‘toplumsal cinsiyet’ten veya ‘maddi olan’ı ‘söylemsel olan’dan düzgünce ayıramadığımız (ve bunları ayırmak ‘dışlayıcı’ olacağı) için, bunların birbirine indirgenebileceğini ileri sürmesi. Ve bu yanlış.

[5] Netleştirmek açısından; ‘kadın’ın hem doğal hem de kültürel olduğunu söylediğimde, bunun bir kompozit olduğunu, ve kompozitin bir parçasının, bir kadının toplumsal rolünü performe ettiğini, ve en önemlisi de, patriyarkal iktidara tabi olduğunu ve bir kadından toplumsal cinsiyetlendirilmiş beklentiler doğrultusunda yetiştirildiğini vb. söylüyorum. Bununla bir kadın olmanın bu ‘kültürel’ unsurunun sabit veya değişmez olduğunu veya bundan kurtulmaya çalışmamamız gerektiğini söylemiyorum (gerçi bunun kadar berbat olmayan başka bir evrende ondan geriye ne kalırdı kim bilir). Söylemek istediğim şey, mevcut koşullarda, salt ‘yetişkin insan dişisi’ şeklindeki kadın tanımının kısmi olduğu, ve gerçekten de, bu sohbette bahis konusu olan şeylerden biri, toplumsal olarak kadın olarak eğitilmemiş olanların toplumsal olarak kadın olarak eğitilmiş olanlarla aynı deneyimleri ne ölçüde tamamen paylaşabileceği. Öte yandan, kadın olarak yetiştirilmemiş olup, iyi niyetle, kadınların toplumsal rolünü performe etmek ve kendilerini bunun ifade ettiği toplumsal sonuçlara maruz bırakmak isteyen insanların, bir ‘kadın’ olmanın ne olduğunun bir kısmına katkıda bulunduğunu da söylemek istiyorum. Trans-kadınlar trans-kadındır – ve bu tartışmanın ya ‘trans-kadınlar erkektir’ ya da ‘trans kadınlar kadındır’ arasındaki dışlayıcı ikili tercih ile çerçevelenmesi gerçeği, düşünce şeklinin tam da ne kadar gayri-yapısökümcü olduğunun bir hayli kanıtı. Trans ve doğuştan kadınlar hem aynı hem farklıdır ve bu karmaşanın epeycesi nerede aynı ve nerede farklı olduğumuzu ve dolayısıyla siyasi çıkarlarımızın nerede ortaklaşıp nerede ortaklaşmadığını ortaya koyabilirsek hallolabilir.

[6] Pekala, burada ‘kadın’a ve onunla bağlantılı olarak ‘dişi biyolojisi’ne karşı şu an popüler söylemde yapılan hamleler hakkında düşünmeye değer. Strateji temel olarak kadınlığın bir özü veya tanımı olmadığını iddia etmeye gelip dayanıyor (çünkü, hahahaha, bu patriyarkanın Nuh-u nebiden beridir söyleyegeldiği bir şey hiç değil). Her neyse; bu şunlardan biri iddia edilerek ifade ediliyor: a) Öz – birini kadın yapan belirleyici nitelikleri tanımlayamıyorsunuz, çünkü seçtiğiniz her özsel niteliğin daima bir istisnası var, örneğin XX kromozomuna sahip olmayan kadınlar var veya regl olmayan ya da rahmi olmayan ya da çocuk doğuramayan vs vs. ve b) Tanım – kadın konseptinin çevresini düzgün bir sınırla çizemiyorsunuz, ki interseks insanların ‘seks bir spektrumdur’ iddiasını desteklemek üzere öne sürüldüğü yer burası. (Ve şunu gözden kaçırmayın, interseks insanlar bundan pek de memnun değiller – çünkü kendi siyasi çıkarları olan hassas bir gruplar ve başkasının siyasi dövüşüne alet ediliyorlar ki bu onları insanlıktan çıkarmak yahu!)

Bu konuda söylenecek iki şey var: Birincisi, bu başlı başına Platonculuk – bununla kastettiğim, bu argümanın, konseptlerin özler yoluyla işlediği, yani bir şeyi ‘olduğu şey’ yapanın, o konseptin her tikel örneğinde evrensel olarak aynı olan öz bir şey olduğu fikrine tamamen bağlı olduğu. Öz fikrinin ve tanım fikrinin bulaşık olduğunu anlamak önemli – çünkü özcü anlam teorileri temelde uzamsallaştırılmıştır. Yani, konseptleri etrafına sınır çizebileceğimiz (de-fine [tamamen/tam olarak sınırlarla belirlemek] veya de-lineate [tamamen/tam olarak çizgilerle belirlemek]) uzamsal alanlar gibi düşünürüz ve kavramın sınırının ‘içinde,’ her şeyin aynı olduğunu veya konsepte dahil edilebileceği anlamına gelen ‘öz’ olan şeye sahip olması bakımından aynı olduğunu düşünürüz (dolayısıyla, uzun kadınlar, kısa kadınlar, beyaz kadınlar, renkli kadınlar olacaktır ama hepsi onları ‘kadın’ yapan ‘öz’ niteliğe sahip olacaktır).

Bu konuda söylenecek ilk şey a) Postyapısalcılığın tüm meselesinin, bu anlam teorisini eleştirmek olduğu. Burada işler biraz karışıyor, ama temel nokta şu: Bir konsepti, öz ve tanım bakımından zayıflığına işaret ederek istikrarsızlaştırmaya girişirseniz, yine de anlamın nasıl işlediğine dair Platoncu/özcü anlatıya bağlısınızdır. Bu sadece tersine Platonculuktur. Ve postyapısalcılığın Platonculuğu tersine çevirmek değil, onu çöpe atmak olması gerektiğini iddia edeceğim. Anlamın postyapısalcı yapısökümünün geldiği yer de burası aslında. Çünkü herkes hala anlamın Platoncu analizinin, anlamın iş görmesinin tek yolu olduğunu düşünürken Platonculuğu bitirmeye girişiyorsanız, o zaman herkesin duyduğu şey ‘anlam diye bir şey yok’ olur. Ama garip bir şekilde, var.

Bu da bizi şuna getiriyor: b) Benim ve postyapısalcı birçok feministin bundan çıkaracağımız sonuç (ve Derrida’nın kendisinin de bu konuda her zaman tutarlı olmadığını belki teslim edebiliriz), anlam diye bir şeyin olmadığı değil, anlamın bu şekilde iş görmediğidir. Nasıl iş gördüğü elbette deli zor bir mesele – ve burada açık olalım, anlamın nasıl ortaya çıktığına dair dört başı mamur bir teorimiz yok – ama ben bir tür Aristocu/Wittgenstein’cı hibriti tercih edeceğim. Anlam işlevlerle ve dünyada veya kendimiz ile dünya arasında olup biten işlevsel süreçlerle bağlantılı olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla, örneğin kupalar esasen ‘kulplu silindir seramik kaplar’ değildirler (ki bu onları özcü bir şekilde düşünmek olur ve o zaman ‘aa, hepsinin kulbu yok, bazıları da camdan, ve kupalar ile camlar aslında bir spektrum ve aralarına bir çizgi çekemiyorsunuz ve bu da kupaların aslında var olmadığı anlamına geliyor’ diyebiliriz. Ki bu aptalca olur, çünkü varlar.) Bundan ziyade, işlevsel bir teoriyle, kupalar ‘sıcak sıvı içme şeyleri’ olacaktır. (Ve dünyanın maddiliği, insan ergonomisi ve yerine getirmeleri gereken işlevin etkileşimi nedeniyle, bazı kabataslak parametreler izleyecektir bunu – insanların elinde tutabileceği ebatta olmaları gerekir, içinde sıvı tutabilecek bir boşluğa sahip olmaları gerekir, çatlamadan veya erimeden sıcak sıvıyı tutabilecek bir malzemeden yapılmaları gerekir ve genellikle kulpludurlar ve bu şekilde onları elimiz yanmadan tutabiliriz, ta ki o sorunu da çözeceğimiz güne kadar, tıpkı termoplastik bir şeyle sarmak gibi (ve kulbunu bu sorunu çözmeden kaldırırsak, elimizde bok gibi bir kupa kalır.)) Bu da demektir ki ‘kupalar’ kategorisindeki her şey aynı ‘özsel’ niteliklere sahip değildir ama ‘aile benzerlikleri’ diyebileceğimiz bir şekilde bağlantılıdır. Ve bu, belirli konseptleri, dünyadaki bir işlevsel alandan diğerine kaymış sözcükleri ‘içeri’ dahil ettiğimizde daha da doğrudur. Çünkü yaptığımız şey bu – dünyadaki yeni bir işlevle karşılaşıyoruz (veya bir şey icat ederek sıklıkla yeni bir işlev yapıyoruz) ve bir sözcüğü bir şekilde ilişkili başka bir şeyden alıyoruz ve onu bir şekilde modifiye bir biçimde yeni şeye yapıştırıyoruz… Böylece, örneğin, bir balık ağında gördüğümüz düğümler arasındaki bağlantı fikri, o zaman, gördüğümüz diğer şeyler arasındaki, diyelim ki bir demiryolu ‘ağı’ndaki bağlantılara uygulanır hale geliyor, ve sonra ‘internet’teki bilgisayar terminalleri arasındaki bağlantılara uygulanıyor. ‘Ağ-benzeri şeyler’ kategorisi içindeki tüm şeylerin hepsi aynı özsel nitelikleri paylaşmayacaktır, ama aralarında onları ‘ağ’-sözcüklerini kullanarak anlamlı bir şekilde tarif edebildiğimiz daha geniş bir şeyler kümesinin parçası kılan bir ‘aile benzerliği’ olacaktır.)

Dolayısıyla ikinci genel nokta, ‘kadın’ın anlamının bu eleştirisinin palavra olduğu ve en önemlisi de, bu eleştirinin önemi konusunda ısrar edecekseniz, dünyadaki her konsepte de aynı şekilde uygulanabileceği ve hiçbir şeyin hiçbir anlam ifade etmeyeceği. Ve şeyler bir anlam ifade ederler, dolayısıyla, anlam bu şekilde iş görmez. Bunun ne demek olduğunu biraz daha açalım: insanlar genellikle bu eleştiriyi dünyadaki her konsepte, daha da önemlisi, diğer hiçbir politik insan kategorisine karşı yöneltmiyor; cidden, hadi bunu gidip, diyelim ki, Yerli Amerikalılara karşı da yapalım, olmaz mı? Hayır, bence de olmaz; ters Platonculuğun ‘kadın’ kategorisine karşı kullanılması, tamamen politik motivasyonlara sahip metafizik bir saçmalık bence de. Yirmili yaşlarında, burnu havada üçüncü dalgacı tiplerin konsepti istikrarsızlaştırma çabalarıyla bir ton teorik çokbilmişlik yaptığı ve ahmak yaşlı feministlere ve onların modası geçmiş ‘özcü’ tanımlarına üstünlük tasladığı bir sohbet daha görecek olursam, ciddi ciddi kafayı yiyeceğim.

[7] Burada belki de bunun toplumsal cinsiyetin ortadan kaldırılması meselesine ne yaptığı sorusu var, çünkü bunun tam da ikiliğin ‘kültürel’ tarafını silme çabası olduğu iddia edilebilir. Burada sadece, ‘doğal olan’ karşısında ‘kültürel olan’ ile ilgili tüm meselenin, bunun [kültürel olanın] (belli parametreler dahilinde) değiştirilebilir olması olduğunu söyleyeceğim. Cinsiyetlendirilmiş bedenler etrafındaki kültürümüz ‘cinsiyetlendirilmiş bedenlere dayatılan hiçbir kısıtlama olmamalıdır’ olsaydı bile, bu yine de bir kültür olurdu. Ve cinsiyetlendirilmiş bedenlerin maddiliğinin her türden kısıtlama dayattığını düşünürsek, bundan daha incelikli bir kültür daima olacaktır – diyelim ki sporun icrası için.

[8] Şunu net belirteyim; beyaz kadınların ezilmişlik deneyiminin Siyah insanların ezilmişlik deneyimi ile aynı olmadığı ve beyaz kadınların, Siyah insanların ezilmişlik deneyimini anladıklarını ima eden analojiler yapmaması veya kendilerininkini göstermek için Siyah insanların ezilmişlik deneyimlerini kendilerine mal etmemesi gerektiği iddiası, bana apaçık doğru görünüyor. Bireysel ve sınıfsal deneyim seviyesinde, hepimiz kendimize özel şekilde konumlanmış durumdayız. Ancak, benim için net olmayan şey, ve kimsenin de bana doğru düzgün anlatmış olmadığı şey, toplumsal cinsiyetin ve ırkın metafizik-siyasi sistemler olarak nasıl işledikleri arasında neden analojiler kuramayacağımız. Hem ‘kadın’ı hem de ‘Siyah’ı beyaz, erkek öznenin ‘öteki’si olarak inşa etmiş olan ırkçı-kapitalist-patriyarkal ikili hiyerarşi ve dışlama mekanizmaları, (farklı dolayımlansa da) aynı mantığa göre işliyor ve o mantıktan kaynaklanan kendine mal etme, sömürgeleştirme ve cinsel şiddet mekanizmaları, her iki insan grubunun tarihinde de vuku buldular (ve yine, bunun birey seviyesinde nasıl deneyimlendiği fark edecek olsa da, özellikle de – kesişimsellik nedeniyle – renkli kadınlar için). Sistemin mantığını analiz ederken toplumsal cinsiyet ve ırkın metafizik-siyasi bulaşıklığını konuşamazsak, ezme-ezilme yapılarını nasıl kavradığımıza ve dolayısıyla da nasıl ortadan kaldıracağımıza dair inanılmaz ölçüde önemli bir unsuru yitiririz. Ve bu, biri bana mantıklı bir şekilde anlatana dek, bırakmak istemediğim bir zemin. Dolezal meselesine(***) hiç kimse doğru düzgün bir açıklama getiremediğinden (ve netleştirmek açısından, bildiğim kadarıyla, Siyah insanlar hayır diyorsa o zaman hayırdır), bu şeylerin neden metafizik-siyasi seviyede farklı olduğuna dair herhangi birinin ‘çünkü öyle işte’ haricinde iyi bir argümanı olduğundan şüpheliyim.

(*) 31. sayfa

(**) “Transfobik” lezbiyenlerin sikilebilir (shaggable, fuckable‘ın kibarcası) olup olmadığına dair “espri” yapan, akademideki en etkili trans hakları aktivistlerinden biri olan ve kadınlığın subjektif his olarak tanımlanabileceğini iddia eden akademisyen.

(***) Rachel Dolezal: Hem siyah hem yerli olduğunu iddia eden, uzun yıllar bunun üzerinden sahte bir aktivizm yürüten, beyaz olduğu faş olunca hiçbir şekilde özeleştiri vermeyen Amerikalı beyaz bir kadın.

Rachel Dolezal

Kaynak:

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

 

PDF olarak indir

Çevirmenin notu: Bu konuda daha fazla kaynak için “Feminizm tartışmaları” etiketine bakılabilir.

İngilizce olarak ise:

Jane Clare Jones’un Matthew Watkins’in konuğu olarak bu konuyu ele aldığı bir video. Watkins’in YouTube’daki video açıklaması:

Postyapısalcı feminist filozof Jane Clare Jones ile cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve “süperstar akademisyen” Judith Butler’ın bu konulardaki daha aşırı [belli ki kendisi postyapısalcılığı tümüyle absürt buluyor] iddialarının toplumsal/kültürel/siyasal etkileri üzerine üç saatlik bir sohbet.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.