Feminist harekette 2. Dalga’dan 3. Dalga’ya geçiş sancıları

Tarihsel koşulların ürünü olan mevcut kadın kimliğini/beden algısını derin dondurucuya atarak onun çözülüşünü engelleyemezsiniz. İnşa ettiğimiz tüm kimliklerin ve beden algısının çözülüşüne engel olmaya çalışmak yerine, sürece yön vermeliyiz. Bu bizim tarihsel sorumluluğumuz.

Tunca Özlen

Ağustos ayı boyunca süreceğe benzeyen trans dışlayıcı feminizm tartışması, çeşitli mecralarda yayınlanan köşe yazıları¹ ve sosyal medya paylaşımlarıyla tartışmaya katılan isimlerin nerede durduklarından bağımsız olarak, daha geniş ölçekli bir mevzuya ışık tutuyor. Türkiye’de feminist hareket 2. Dalga Feminizm’den 3. Dalga Feminizm’e geçişin sancılarını yaşıyor.

TARİHSEL ARKA PLAN

1. Dalga Feminizm’in temsil süreçlerinde, çalışma hayatında, eğitimde ve mülkiyet haklarında erkeklerle eşitlik sağlamaya yönelik mücadelesi, dünyada kadınların yasal olarak daha iyi bir konuma kavuşmalarını beraberinde getirdi.

Ancak yasal düzlemdeki bu değişim, eşitsizliklerin gündelik hayatta ve üretim ilişkilerinde bertaraf edilmesi için yeterli olmadı. Yasal eşitlik pek çok yerde sınıfsal, ulusal ve cinsel eşitsizlikleri örtmek için araçsallaştırıldı.

2. Dalga’nın en önemli sloganlarından biri olan “Kişisel/özel olan politiktir!” mottosu, 1. Dalga’nın dönüştürmekte yetersiz kaldığı alanlara yöneleceğinin kararlı bir ifadesiydi. 2. Dalga özel alana, kadınların ev içindeki cinsiyet rolleri nedeniyle mâruz kaldıkları eşitsizliklere, üreme özgürlüğüne ve cinsel özgürlüğe odaklandı.

2. Dalga, kadınların tek tek özel alanlarında yaşadıkları deneyimlerin aslında kişisel sorunlar olmadığının, bütünlüklü toplumsal bir egemenlik sisteminin parçası olduğunun ısrarla altını çizdi.

2. Dalga’nın bir diğer önemli sloganı olan “Bedenimiz bizimdir!” mottosu, kadını kuluçka makinesi olarak gören, ev işlerini ve çocuk bakımını kutsal annelik üzerinden kadının üstüne yığan, kadınların nasıl giyinmesi, davranması ve konuşması gerektiğine dair modeller üreten erkek egemen sisteme bir başkaldırıydı.

Buradan hareketle 3. Dalga Feminizm, 2. Dalga’nın başarısız olduğu düşünülen konulara odaklanan aktivistlerin teorik bir çerçeve oluşturmaya başlamaları ve bu doğrultuda örgütlenmeleriyle 1990’larda ortaya çıktı. 90’lar aynı zamanda LGBT hareketinin de yükselişe geçtiği bir dönem olması bakımından önemli.

3. Dalga, farklı dinsel, ulusal veya etnik kökenlere sahip, kendisini heteroseksüel matrisin içinde tanımlamayan kadınların, aralarında hiyerarşi yaratmadan birlik olması gerektiğini vurgular. Bu bağlamda 3. Dalga, 2. Dalga’ya kıyasla daha kapsayıcıdır.

3. Dalga’da farklılıkların ortaya konulması, dile getirilmesi eğilimi baskındır. Her kadının farklı baskı ve ezilmişlik sorunlarının olduğunu ve bu sorunları görmek, ortak noktalarını bulup ortaya çıkararak siyaset yapmak gerektiğine inanılır.

Feminizmin bu tarihsel serüveninin ülkemizdeki izdüşümlerini sürmekte olan tartışmalarda görebilir, 2. Dalga’dan 3. Dalga’ya geçiş sancıları olarak yorumlayabiliriz.

LGBT HAREKETİ İLE FEMİNİST HAREKET ARASINDAKİ GERİLİMLER

Trans dışlayıcı feminizm tartışmaları, sadece 2. Dalga ile 3. Dalga arasındaki gerilimden değil, LGBT hareketi ile feminist hareket arasındaki gerilimden de besleniyor.

LGBT/kuir hareketi kendisine yol açarken kimlikleri istikrarsızlaştırmayı ve muğlaklaştırmayı, kimliklerin sınırlarını olabildiğince genişletmeyi hedefliyor. Nihayetinde “kimliksiz” bir toplum hedefleniyor.

Feminist hareketin ise, erkek egemen sistemin saldırıları karşısında pozisyon alırken sınırları daha belirgin bir kadın kimliğine ihtiyaç duyduğunu görüyoruz. Kuir terorinin 3. Dalga’daki izlerini takip etmek bile, bizi bu kadın kimliğinden uzaklaştırmıyor. Örneğin “Trans kadınlar kadındır” mottosu, kadın kimliğini istikrarsızlaştırmayı değil sınırlarını genişletmeyi hedefliyor.

Trans kadınların kendilerini topluma kabul ettirme ve yurttaşlık haklarını elde etme mücadelesi, LGBT hareketi ile feminist hareket arasındaki gerilimden nasibini alıyor. “Trans Güzellik Yarışması” gibi normatif kadınlığı yeniden üreten örneklere bu gözle bakabiliriz.

Diğer taraftan, cinsiyetsiz toplumu hedeflemek, bugünden yarını onu inşa etmek için mücadele etmek, mevcut toplumsal cinsiyet eşitsizliğini görmezden gelmeyi meşrulaştırmaz. Kendisini “cinsiyetsiz” olarak tanımlayanların varlığı, başkalarının kendisini “kadın” olarak tanımlamasının önüne geçmemeli.

Bir dönem kendisini gey olarak tanımlamış aktivistlerin, “Bana cinsiyet atamayın” derken erkeklik konforundan vazgeçtiklerinin ise hiç bir garantisi yok. Bu kadın görünürlüğüne yönelik bir müdahale için pek ala kullanılabilir. 2018’de İstanbul Onur Haftası Komitesi’nde kullanıldığı gibi.

Toparlarsam, LGBT hareketinin “kimliksizlik/cinsiyetsizlik” vurgusunun kadın sorununu görmezden gelen, hatta kadın düşmanlığına varan bir şekle bürünmemesi, diğer taraftan feminist siyasetin tanımladığı kadın kimliğinin tamamen homojen ve katı olmaması elzem. İki hareket birbirinden beslenmeli, feminizm kesişimsel olmalı.

BÜTÜNLÜKLÜ BİR YAKLAŞIM İÇİN: SOSYALİST FEMİNİZM

Ülkemizde sosyalist feminizmin önemli temsilcilerinden biri olan Gülnur Acar Savran, kendisiyle yapılan röportajda² süregiden tartışmaları şöyle yorumluyor:

“Kuir teori geçirgen olmayan ve kendi içinde türdeş bir ikilik olarak kurulan erkek ve kadın kategorilerinin yapıbozumundan bedenlerin yapıbozumuna uğratılmasına sıçrar. Bedenlerin ancak onlara ilişkin anlamlar ve değerlerle birlikte cinsiyetlendiğini, bedenlere atfedilen anlam ve pratikler (yani toplumsal cinsiyet) dışında cinsiyetli bedenlerden söz edilemeyeceğini söyler.

Bedensel olana ilişkin algımızın dil, söylem ve anlamla dolayımlandığı kuşkusuz doğrudur. Ancak bedenin ve maddenin her zaman dile, söyleme, anlama göre bir fazlası vardır: Söylemin ötesine taşan bir kendiliktir beden. (…)

Kısacası Kuir teori doğallaştırılmış bir kurguyu sorgulamakta ve eleştirmekte haklıdır. Ama bunu bedenin maddi gerçekliğine kadar taşıması, yapıbozumculuğun dünyayı söylemden ibaret görmesinin bir sonucudur.”

Kuir teoriyi eleştireceğim, cinsiyet/toplumsal cinsiyet tartışmalarına Marksist bir yaklaşım getireceğim diye, “Biyolojik cinsiyet ten rengi, kıvırcık saç ya da göz rengi gibi maddesel, biyolojik bir gerçekliktir” gibi ikili cinsiyet rejimini yeniden argümanlar üreten feministlerin bu röportajı okumasını canı gönülden dilerim.

SONUÇ YERİNE

Süren tartışma, 2. Dalga’ya takılıp kalan, var olabilmek için tarih-üstü bir “kadın” kimliğine ihtiyaç duyan, trans dışlayıcı bir feminizm yorumu ile 3. Dalga’yı temsil eden, kimlik politikalarını aşan, kuir teoriden beslenen feminizm yorumu arasında yaşanıyor.

Nasıl ki LGBT hareketinin devrimci unsurları kuir teori sayesinde kimlikleri sabitleyerek ezilenleri sistem içerisinde ihya etme arayışından sıyrılıp, yüzünü sınıfsız/cinsiyetsiz toplum tahayyülüne döndüyse, düzen dışı feminizm de önünde sonunda benzer bir dönüşüm geçirecek.

Tarihsel koşulların ürünü olan mevcut kadın kimliğini/beden algısını derin dondurucuya atarak onun çözülüşünü engelleyemezsiniz. İnşa ettiğimiz tüm kimliklerin ve beden algısının çözülüşüne engel olmaya çalışmak yerine, sürece yön vermeliyiz. Bu bizim tarihsel sorumluluğumuz.

Bu yön arayışında kuir teori, 3. Dalga Feminizm ve Marksizmin Stalinist olmayan yorumları bizlere yeterli teorik mühimmatı sağlıyor. Her harmanlama girişimi başarılı olamayacak ancak cinsiyetsiz/sınıfsız geleceğe muhakkak ki bir deneyim, çıkarılacak dersler bırakacak.

İnanıyorum kadın hareketi bu tartışmadan güçlenerek, transfobisinden arınarak çıkacak.

¹ Hınç ve linç siyaseti, Öznur Karakaş
Trans.Candır, Sibel Yardımcı
Cis-feminizmin iktidar savaşı, Eda Canımada
‘Sex Belası’: Anti-beden, anti-norm, anti-iktidar…, Ebru Pektaş
Hınç mı, savunma mı, ifade özgürlüğü mü ayrımcı söylem mi?, Aslı Alpar
Feminizm ve kimlik siyasetinin bedelleri, Yasemin Varlık
² Gülnur Savran ile emek cinsiyet ve sınıf üzerine


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.