Transgender dogma naif ve Freud’la uyumsuzdur

'Psikanalizin bize öğrettiği bir şey varsa o da insan cinselliğinin içkin olarak sapkın olduğudur, sadomazoşist dönüşler ve iktidar oyunlarıyla sarılı olduğudur, orada hazzın acı ile ayrılmazca bağlandığıdır.'

Slavoj Žižek

LGBT+ partizanları psikanalize eski moda deyip geçmeyi sevseler de, birçoğu temel Freudcu içgörülerin süregiden bastırılmasına tamamen katılırlar.* Psikanalizin bize öğrettiği bir şey varsa o da insan cinselliğinin içkin olarak sapkın olduğudur, sadomazoşist dönüşler ve iktidar oyunlarıyla sarılı olduğudur, orada hazzın acı ile ayrılmazca bağlandığıdır. Birçok LGBT+ ideologunda bulduğumuz fikir bu içgörünün tam tersidir, buna göre cinsellik ataerkil ya da ikici baskı ile bozulmazsa, hakikî benliklerimizin sahici ifadesinin mutlu bir alanına döner.

The Girl (Lucas Dhont, 2018) filmi üzerine olanları hatırlamak yeter. The Girl (Kız), balerin olmayı hayal eden, oğlan bedenine doğmuş 15 yaşında bir kızı anlatan bir Belçika filmidir. Neden bu film bazı güçlü post-modern-post-gender çevrelerinde öfkeli tepkileri tetikledi? Hakim LGBT+ doktrini biyolojik ve sosyal olarak verili cinsiyet (gender) kimliklerinin reddini teşvik eder ve bireyin kendini tanımasını ve kimliklerin politizasyonunu savunur: “Kendini nasıl hissediyorsan öyle tanımlamakta özgürsün! Herkes de seni tanımladığın gibi kabul etmelidir.” Filmde olan tam olarak budur: filmin kahramanı genç kız, “hissettiği gibi” olmak, kimliğini benimsemek için iyice cesaretlendirilir; balede “point” geliştirmeye teşvik edilir (çok katı ve zor klasik bale eğitimi standartlarına rağmen), doktoru ona hormonlar yazar, bale eğiticisi ona özel dersler verir, babası sürekli ona sorunlarını sorarak onu konuşmaya teşvik eder, hatta psikologuna ve babasına düşlemlerini açıklamaya bile teşvik edilir, yine de işlerin kötüleştiğini görürüz. Birçok LGBT+ aktivisti, cinsiyet (gender) geçişindeki travmatik yönlere odaklandığı, cinsiyet (gender) değişimindeki acı veren ayrıntıları anlattığı için filme saldırdı, filmin pornografik bir korku gösterisi işlevi gördüğünü iddia etti – filmin hayatını temel aldığı balerin ise filmi ısrarla savundu, filmin onun dertlerini kusursuzca yansıttığını söyledi. Bu eleştirilerde belli ki cinsiyet (gender) geçişlerinin acılı gerçekliği ile bütün suçu sosyal baskıya atan steril versiyon arasındaki çatışmayla karşı karşıyayız.

İşte transgender geçişin daha mutlu bir versiyonu: Gilette transgender bir adamın traş olmayı öğrendiği bir reklam yayınladığı için yakın zamanda övgüye boğuldu. Reklamda Torontolu sanatçı Samson Bonkeabantu Brown “biraz babasının rehberliğinde traş oluyor. ‘Farklı olduğumu hep biliyordum. Olduğum kişi için bir terim bulunduğunu bilmiyordum. Sadece mutlu olmak isteyerek geçiş yaptım. Traş olabildiğim noktada olduğum için memnunum,’ diyor. ‘Erkekliğimde gerçekten mutlu olduğum noktadayım. /…/ Gilette için bu reklamı çektim ve babam da olsun istedim, geçişim boyunca en büyük destekçilerimden biri olmuştu, beni özgüvenli olmaya ve en iyi benliğimle sahicilikle yaşamaya teşvik etti.’” Burada kullanılan kelimeleri dikkatle dinlemek gerekir: burada cinsiyetin (gender) sosyal inşacılığı yoktur, sadece hakikî benliğinizi keşfedersiniz ve sahicilikle yaşamaya çalışırsınız, ona sadık olarak mutluluğa ulaşırsınız. Eğer “özcülük” teriminin bir anlamı varsa işte budur. Ayrıca dikkat edin iki vakada da (Kız ve Gilette reklamı) tuhaf bir ataerkil dönüşe tanık oluruz: geçiş zıt yönlerde yapılsa da (filmde erkekten kadına, reklamda kadından erkeğe), geçişi iyi niyetle gözeten babadır (bu sefer iyi bir babadır). Burada öznenin sahici hayatına ve kendi benliğinin hakkını vererek yaşamasına destek hizmeti gören bir baba bulmamız şaşırtıcı değildir, çünkü Babanın-Adı’nın işlevi hep bu olmuştur. O halde burada Lacan’ın şu sözünü anmadan edebilir miyiz: “bir cinsiyetin (sex) öbürü ile uygun, ölçülü ilişkisinin kurulabildiği her barınak, babacıl mecaz diye bilinen ortamın müdahalesini gerektirir.” Yani baba sadece bir cinsiyetin (sex) öbürü ile uygun ilişkisine güvence sağlamakla kalmaz, ayrıca bir cinsiyetten (sex) diğerine yumuşak ve acısız geçişe de güvence sağlar.

Birçok gözlemci, LGBT+ ideolojisinde, sosyal inşacılık ile (bir tür biyolojik) determinizm arasında bir gerilim fark etmiştir: eğer biyolojik olarak erkeklikle kimliklenen/algılanan birey kendini psişik ekonomisinde bir adam olarak yaşarsa, buna sosyal bir inşa denir, ama biyolojik olarak erkeklikle kimliklenen/algılanan birey kendini kadın olarak yaşarsa, bu bir itki olarak okunur, basit keyfî bir inşanın ötesinde daha derin, müzakere edilemez bir kimlik olarak okunur, eğer bireyler talep ederse bu talebin cinsiyet (sex) değiştiren ameliyatla karşılanması gerekir. Bunun gibi, Norveç’teki kreşlerdeki uygulamaya göre küçük bir oğlanın kızlarla oynadığı görülürse bu yönelimin desteklenmesi gerekir, oyuncak bebeklerle oynatılması vb. gerekir, bu yolla psişik dişil kimliğinin kendine ifade bulması sağlanmalıdır.

Freudcu çözüm burada gayet basittir: evet, psişik cinsel kimlik bir tercihtir, biyolojik bir olgu değildir, ama öznenin oyunbazlıkla tekrarlayıp dönüştürebileceği bilinçli bir tercih değildir. Bu tercih, öznenin oluşumunu önceleyen bilinçdışı bir tercihtir ve özne için biçimleyicidir, ki bunun anlamı, bu tercihin değiştirilmesinin, tercihi yapanın radikal dönüşümünü gerektirdiğidir.

*: ç.n. Yazar burada şöyle bir şey diyor: Günümüzde Freud’un fikirleri çok travmatik bulunarak bastırılmaktadır (sansürlenmekte, gözardı edilmektedir). LGBT+ partizanları da hiç oralı değilmiş gibi yapsalar da bu bastırmaya-sansüre katkıda bulunurlar.

Çeviri: Işık Barış Fidaner, Serap Güneş

Bu yazı ilk olarak Yersiz Şeyler‘de yayınlanmış.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.