Evimizin içine uzanan kafalar

Her şeyi kontrol altında tutmayı seven kafalar, internetin özgürce kullanılmasını, elekten geçmemiş içeriklerin izlenmesini ya da okunmasını doğru bulmuyor. Özellikle de muhafazakârlığın giderek azalma eğiliminde olduğu bu dönemde de nerede saf tutacağı konusunda aklı biraz karışık olan gençlerin kafalarını açacak içeriklerden uzak durmasını yararlı buluyorlar.

Ulaş Altuner*

Eşinizle ya da sevgilinizle evinizde rahat rahat oturmuşsunuz. Kapınız çerçeveniz kilitli. Kendinizi ve mahremiyetinizi güvende görüyorsunuz. Sadece size özel bir konuyu çözümleme gayretindesiniz. Diyelim ki bir çocuğu dünyaya getirip getirmeme konusunda karar almaya çalışıyorsunuz. Artılarını, eksilerini; zihinsel ve fiziksel olarak hazır olup olmadığınızı falan konuşuyorsunuz.

Birdenbire salonunuzun penceresinden içeri bıyıklı bir kafa uzanıyor ve konuşmaya başlıyor:

Sakın ha kürtaj falan yaptırmaya kalkmayın, çok günahtır. Nikâhınız var mı sizin? Yoksa kıyın. Bu çocuğu mutlaka doğurun. Sonra en az iki tane daha isteriz. Mamafih, hanımefendi, siz hamileyken sokaklarda dolaşmayın, ekiplerle dalaşmayın. Dindar bir nesil istiyoruz. Çocuklarınızı ona göre yetiştirin. Milli – manevi değerlerimize saygılı olun. Vesaire…

Yaşam tarzına ve tercihlere müdahalenin geldiği raddede baskının hissettiğimiz sıcaklığı tam olarak budur. Başımızı ne tarafa çevirsek kafanın biri, bize hangi değerlere sahip olmamız gerektiğini, aile kavramından ne anlayacağımızı, yaşam biçimimizin ‘sakatlığını’, cinsel yönelimimizin makbul olup olmadığını, ne yiyip ne içeceğimizi, nasıl giyineceğimizi, ne okuyup ne izleyeceğimizi anlatıyor ve bunu yapma konusunda kendini son derece haklı görüyor.

Hal böyleyken, kafalarla aynı dünyayı ve idealleri paylaşmayan kesimin kendi yaşamını mümkün olduğu ölçüde bu müdahalelerden yalıtma ihtiyacı doğuyor. Yerli yersiz çıkıp akıl ve ayar veren kafalara maruz kalmamak için etrafımıza çitler, duvarlar örmeye başlıyoruz. Gazete okumayı, televizyon izlemeyi bırakıyoruz mesela. Sosyal medyada ve internette sadece belli hesapları ve kaynakları kendimizce oluşturduğumuz kurallar çerçevesinde izliyoruz. Eskiden milli bir spor gibi olan taksiciyle, esnafla muhabbeti kesiyoruz. Onlar konuşursa kafa sallayıp tek kelimelik cevaplarla geçiştiriyoruz.

Medyayla ve çevreyle ilişkimizi kişiselleştiriyoruz bir bakıma. ‘On-demand’ platformlara, alternatif araçlara yöneliyoruz. Parasını ödeyip Netflix alıyor, Spotify indiriyoruz. Sırf kafalara ve nefes almadan yağdırdıkları talimatlara maruz kalmamak ya da en azından minimum seviyede maruz kalmak için ayrı bir bütçe ayırıyoruz.

Bilen biliyor, parasında değiliz. Fakat kafaların derdi de bu değil. Kişisel tercihimiz de olsa, parasını da ödesek istediğimiz standartlarda yaşama rahatlığına sahip olmamamız. O kafayı ille de sokacaklar kendimizi rahat ve güvende hissettiğimiz her kuytuya. ‘Biz de burada durup onları rahatsız edeceğiz’ diyorlar yani. ‘Senin neyi seçtiğinin bir önemi yok, mühim olan benim o tercihi tasvip edip etmediğim’ diyorlar. Meali bu.

Müşteri tabanı kısa bir zamanda hızla genişleyen Uber’in sırf taksiciler rahatsız oldu, gelir kaybına uğradı diye kolundan tutulup ülkeden atıldığını düşünmüyoruz sanırım. Öyle bir hassasiyet olsa toprağı, suyu siyanürleyen maden şirketlerini tekme tokat kapı dışarı etmeleri icap ederdi. Orada durum şu konuştuğumuz sansür meselesinden zerre farklı değil. Dayatılan nobranlığa, keyfi ve berbat hizmete alternatif bulmaya çalışanlara ayar vermektir bu. Yok öyle kafana göre, kendi kendine muasır medeniyete tırmanmak. Ya bu taksilere, taksicilere katlanacaksın ya da bineceksin arabana, dünyanın en pahalı yakıtıyla nereye istiyorsan gideceksin.

Öyle zannediyorum ki bu işlere bakan resmi bir birim var. Kafalar Genel Müdürlüğü gibi bir yer. Bunlar sabahtan akşama kadar, Türkiye’nin sekülerleri ne yiyip ne içiyor, nereye gidiyor, neden keyif alıyor, bizim yüklediğimiz Matrix’ten nasıl kaçıyor diye inceleme yapıp muasır medeniyete giden yan yolları raporluyorlar. Devlet de şak diye bir yönetmelik çıkarıverip o yolları tıkıyor.

Geçen hafta, özellikle Netflix, Blue TV gibi platformları etkileyen ancak kısa vadede Youtube ve benzeri internet kanallarını ve hepsinden önemlisi muhtemelen haber sitelerini de kapsayacağı öngörülen yönetmelik yürürlüğe girdi ve bu platformlara RTÜK’ten lisans alma zorunluluğu getirildi. Özetleyecek olursak RTÜK’ün yetkileri tüm internet yayınlarını kapsayacak şekilde genişletildi.

Bu kararla birlikte devletimiz bir ilke daha imza atmış bulunuyor. Zira dünyada henüz bu platformları denetleme/sansürleme uygulaması yapan bir ülke yok. Sadece Suudi Arabistan Netflix’ten bir içeriği kaldırması talebinde bulunmuş ve bunda başarılı olmuş. Tam anlamıyla üçüncü dünya ülkelerine özgü bu sansür uygulaması o kadar tuhaf ve ucu açık bir durum yaratıyor ki AKP’nin içinden bile homurdananlar oldu. İktidarın en forslu kalemlerinden Mehmet Barlas ve Ardan Zentürk gibi isimler (tabii ki reise komplo noktasından yaklaşarak) tepkilerini dile getirdiler.

Amaç yine farklı değil. İzleyicinin kendisinden başka hiç kimseyi alakadar etmeyen tercihlere ve özgürlük alanına kafa uzatmak, burun sokmak… Bu platformlar, izleyiciyi özgürleştiren, izleme deneyimini tümüyle kişiselleştiren dijital içerik havuzları. Başta Netflix olmak üzere bu yayıncılar, son birkaç yılda geleneksel televizyon izleme biçimini neredeyse tümüyle yerle bir ettiler. Televizyon izleme oranlarının da ciddi şekilde düşmesine neden oldular. İzleyici bunlar sayesinde yayın akışı denen saçmalıkla sınırlanmıyor, kendisine hitap eden içeriği, canı istediği kadar ve istediği zaman diliminde izliyor. Uzun reklam kuşaklarına maruz kalmıyor ve içerik izlemeyi tümüyle kişiselleştirebiliyor.

Sansür yönetmeliğini savunmak için öne sürülen argümanlar boş. Hele ‘çocuklar olumsuz etkilenebilir’ kaygısının altı bomboş. Ne kadar zamane çocuğu olduğundan bağımsız, hiçbir çocuk bu platformlarda görmesi istenmeyen bir içeriği görüntüleyemez. O şifreyi kıracak kalibrede bir evladınız varsa onu salın, iş kursun, ayrı eve çıksın. Kendine sizin baktığınızdan iyi bakar o çocuk.

Her şeyi kontrol altında tutmayı seven kafalar, internetin özgürce kullanılmasını, elekten geçmemiş içeriklerin izlenmesini ya da okunmasını doğru bulmuyor. Özellikle de muhafazakârlığın giderek azalma eğiliminde olduğu bu dönemde de nerede saf tutacağı konusunda aklı biraz karışık olan gençlerin kafalarını açacak içeriklerden uzak durmasını yararlı buluyorlar. Bu yüzden senelerdir Wikipedia’ya giremiyoruz. Bir toplumsal mesele birazcık alevlense Twitter, Whatsapp kasmaya başlıyor. Bir gün, birden bire, gerekçesi bile olmayan bir mahkeme kararıyla Bianet’in tüm içeriklerine erişim engellenebiliyor. Parasını ödediğimiz Netflix’te, Blu TV’de içerikleri orijinal haliyle izleyemiyoruz. Bunun gibi çok örnek var ve bu örnekler önümüzdeki dönemde çeşitlenecek gibi görünüyor.

Bu kafaların kendilerine şunu da sormaları gerekiyor: Bu sürdürülebilir bir yaklaşım mıdır? Olmasa gerektir. Zira nüfus ve seçmen gençleştikçe sadece muhalif kesimde değil iktidar tabanında da eskinin söylemleri, bakış açıları, muhafazakârlığa ilişkin müesses durum değişecektir, değişmektedir de.

Konda’nın Mart 2019’da yayınlanan ve üzerine epey yazılıp çizilen raporuna göre yaşam tarzını dindar ya da muhafazakâr olarak niteleyen gençlerin sayısı 10 yılda neredeyse yarı yarıya azalmış durumda. ‘Modernim’ diyenlerin oranı da yüzde 34’ten yüzde 43’e çıkmış. Bu istatistikler baskıya, yaşam tarzına müdahaleye, toplum dizayn etmeye dayalı siyasi bakışın çökmeye mahkûm olduğunun vesikası gibi.

Sırf bu da değil. Halen ‘ben muhafazakârım’ diyen gençlerin de söz konusu baskıcı ve müdahaleci yaklaşımıma nasıl baktığını süzmek lazım. İktidar kendi tabanındaki gençlerin ne düşündüğünü tam olarak biliyor mu? Yani kendisini halihazırda ‘muhafazakar’ olarak tanımlayan gençlerin tamamının bu tür kararları yüzde yüz desteklediğinden emin mi? Ben değilim.

Epey kurcalamama rağmen bu konuda spesifik bir araştırma ya da rapor bulamadım ama iç görüm, hissiyatım belli bir kesiminin geleneklere ve ailesinin değerlerine bağlı kalmakla birlikte baskıyı, sansürü, yasaklamayı geçerli bir yöntem olarak görmeyebileceğini ve böyle düşünenlerin sayısının artacağını söylüyor.

BASKININ KENDİSİ DEĞİL NORMALLEŞTİRİLMESİ TEHLİKELİ

Yasakların ve sansürün tarihi çok çok eskilere gidiyor. Dünyada da bizde de farklı iktidar yapılarının bin bir çeşit yöntemle toplumu bir forma sokmaya çalıştığı vaki. Bunların ortak özellikleri ise hiçbirinin uzun vadede hedeflediği toplumu yaratamamış, aksine köklü dönüşümleri tetiklemiş olmaları. Tarihin her döneminde, dünyanın her yerinde, eninde sonunda birisi suskunluk sarmalını çatlatan bir taş atıyor, sonrasında cesaret ve değişim isteği veba gibi yayılıyor.

Yasağın, sansürün, baskının kendisinden daha tehlikeli bir şey varsa o da halkın bunu şu veya bu nedenle normalleştirmesi, günlük hayatını buna göre düzenlemesidir. Türkiye’de her vakada olmasa bile bir şekilde yasakların baypas edilebildiği durumlarda çok sık gördüğümüz bir şey bu.

Devletin her türlü denetim ve yasaklama girişiminin karşısına bir alternatif yöntemle çıkıp, konuyu o kadar da büyütmeme eğilimimiz var gibi. Yasakları, özellikle internete dair olanları hack’liyoruz. Etrafından dolaşıyoruz.

Kafalar üstümüze üstümüze mi geliyor; iki adım geriye çekilip oraya kuralım defansı… Hatta takılmayalım, sathı müdafaa edelim. Bulaşmayalım, didişmeyelim, kavga gürültüye girmeden çözelim. Erişim yasağı mı geldi, değiştir DNS ayarlarını, indir VPN uygulamasını, oyna, devam… Ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza Bey.

Böyle yapınca hayatımızın akışında belirgin bir değişiklik olmuyor. İşleri yürütmüş oluyoruz. Ancak diğer taraftan o yasağı hükümsüz kılmış olmuyoruz. Yasak konulmuş, kabullenilmiş ve bir anlamda meşruiyet kazanmış oluyor.

Evimizin içine uzanan kafalara dair artık iyi bildiğimiz gerçek, başkalarına karışma, onları denetleme ve yasaklar koyma konusunda bir üst sınırları bulunmadığıdır. Arzu ettikleri vatandaş profili sürekli olarak güncellenmekte, dönemin ihtiyaçlarına göre ideal vatandaşa yeni özellikler yüklenmektedir. Siz ne kadar geri çekilirseniz onlar sizin alanınıza o kadar fazla tecavüz edecektir.

O zaman bunun sınırını nereye çizeceğiz? Artık idare edemediğimiz bir yer olacak mı? Mesela, bir kararname ile bir gecede alkollü içki satışı ve tüketimi yasaklansa, birbirimize evde rakı yapımı tarifleri gönderip, yer altı meyhanelerinin adreslerini paylaşıp hayatımıza bir şey olmamış gibi devam edecek miyiz? Ya da ‘karma eğitimi kaldırdık’ deseler, ‘neyse canım çocuklar dışarıda sosyalleşirler artık’ diyebilecek miyiz?

Böyle şeyler karşısında kimse ses çıkarmıyor demiyorum ama çıkan ses hem cılız hem yankısız kalıyor. Özellikle de yasağın arka tarafına bir kestirme yol bulan genç dimağların bu tarz “Napolyonluk”ların olası sonuçlarını görmelerini ve bir karşı duruş geliştirmelerini sağlamayı stratejik bir hedef olarak ele almak gerektiğini düşünüyorum. Her yerden ve her şekilde zırt pırt çıkan kafaların sayısının gitgide arttığını da düşünürsek, makul bir çizgiyi kırmızıya boyayıp o hatta sımsıkı tutunmamız gerek. Çünkü onu yapmazsak, bir süre sonra ortada müdafaa edilecek satıh matıh kalmayacak.

*İletişim Uzmanı


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.