Bernie’nin hikayesi (III): Halkçı belediyeciler ne yapar, nasıl yapar?

Bernie, Burlington’u yaşanabilir bir kent haline getirdi. Bunu yaparken daha önce hesaba katılmayan ve dışlanan yoksulları, güvencesizleri, işçileri de işin içine kattı. Hatırlatalım, en başta kimse ama hiç kimse Bernie’nin bir dönem daha kazanabileceğine ihtimal vermiyordu. Şimdi ABD Başkan aday adayı.

Alphan Telek*

Üç bölümlük hikayenin sonundayız. Bu yazı dizisinde, elimizdeki hayali periskobu (zamanda geriye gidebilen ve başka mekanlara uğrayabilen aracımızı) başka bir kıtaya çevirdik ve ABD’nin Burlington kentine odaklandık. Bu kenti 1981-1989 arasında yöneten Bernie Sanders kendi döneminde yaptıkları ile halkın rızasını kazandı ve daha sonra bu kentin bulunduğu eyaletin senatörlüğünü yaptı. Bernie şimdi 2020 yılında dünyanın en güçlü ülkelerinden birinin başkanlığı için aday adayı. Kısacası halkçı belediyecilikten başkanlığa bir hat çizilmiş durumda. Bunun ana motivasyonu ise ortak yarar güden politikalar uygulamak ile ortak zenginliği artıran işler yapmak ve toplumun saygısını kazanmak. Geçtiğimiz yazılarda Bernie’nin nasıl biri olduğunu, yönetimi aldıktan sonra onu yönettirmemek için neler yapıldığını ve onun bunlara karşı nasıl bir yöntem izlediğini ele aldık. Bu yazıda ise Bernie’nin kentte neler yaptığına ve kendi siyasal çizgisini nasıl oluşturduğuna odaklanacağız. Bize katılın.

BERNIE KENTTE NELER YAPTI?

Burlington

Bernie’den önce kentte sermayenin ve güçlülerin çıkarları hissediliyordu. Burlington halkının tamamının kullanımına açık ortak alanlarda meçhul yangınlar çıkıyordu. Bir de şehre yeni gelen öğrenciler ve dışarıdan gelenler sonucunda şehrin konut piyasasındaki fiyatlar yükseliyor ve konut sektörü ranttan nasibini alıyordu. Bunlar karşısında zenginler daha da zenginleşirken orta sınıflar ve yoksullar fakirleşiyordu. Ancak kentteki güçsüzleri de kent üzerinde ortak kılmak için çeşitli yollar mevcut. Bunlardan biri onları karar alım süreçlerine katmak ve kararlarda onları denetleyen konumuna getirmek. O zaman rant azalır, güçlüler karşısında denge sağlanır.

KATILIM, ŞEFFAFLIK VE İYİ BELEDİYECİLİK

Gündelik sorunlar makro politikalardan farklı olarak insanların hayatında doğrudan yer tutarlar. Mesele elektrik dağıtımının özelleştirilmesi durumu doğrudan gündelik hayatın merkezindedir. Özelleştirmeyi kazanan şirket bir şehre kâr isteğini dayatabilir ve kentliler bundan olumsuz bir şekilde etkilenir. Faturalar artar, bir nevi yoksullaşma meydana gelir. Bunlar gündelik hayatın keskin sorunlarını oluştururlar.

Merkezi siyasetin tersine bu sorunların çözümünde ya da talep oluşturmada belediye yönetimi altındaki insanlar karar alım süreçlerine çok daha kolay bir şekilde katılabilirler. Bunu genelde hiçbir belediye yapmaz. Vatandaşların karar alım sürecine katılması ya da kararların nasıl alındığını görmesi – bir başka deyişle şeffaflık, canlı yayınlanan meclis toplantıları gibi – insanların sürece pasif de olsa katılımıdır. Aktif katılımda ise bir belediye sınırları içerisinde yaşayan kentdaşlar semt ya da ilçe forumları oluşturarak, küçük mahalle şuralarında kendi meselelerini konuşup, talep oluşturabilirler.

Biliyorum, Türkiye özelinde oldukça zor ama iyi belediyecilik sadece yol, park ve altyapı yapmak değil aynı zamanda insanları kentin yönetimine ve geleceğine ortak etmektir. Peki neden? Aynı semti, ilçeyi ve kenti paylaşan insanların sorunlarını ve taleplerini semt düzeyinde örgütlenerek birlikte oluşturması, kendi sokaklarındaki akışı birlikte oluşturmaları onları yapan, eden, eyleyen konumuna getirir. Bu ise çokça eleştirdiğimiz dört yılda bir yapılan ve insanları hayatın akışına dahil etmeyen merkezi siyasetten oldukça farklıdır.

İnsanları yapan, eden, eyleyen konumuna getirmek onlarda özsaygı uyandırdığı gibi burada yapılan tartışmalar vatandaşlar için gerçek anlamıyla politik bir öğrenme sürecidir. Demokrasilerin temelindeki kent demokrasileri örneği bunu sağlar. Elbette günümüzde akıllı uygulamalar ve telefonlar aracılığıyla bunları büyükşehirlerde yaygınlaştırmak ve kentli güvenini ve dayanışmasını arttırmak son derece mümkün. Bernie’ye dönelim.

SEMT PLANLAMA MECLİSLERİ

Bernie bunu en iyi şekilde gerçekleştirenlerden biri. Elitlerin onu ve belediye başkanlığını boğma çabalarına karşı hattı sürekli genişletti ve bunu ilkeli bir şekilde yaptı. Neighbourhood Planning Assemblies (Semt Planlama Meclisleri) kurdu. Bunların benzerleri (Kent konseyleri) Türkiye’de de var, 2000’li yıllarda nispeten daha aktiftiler. Ancak son yıllarda Türkiye’de yaşanan hengamede bunların esamesi bile okunmuyor. Burlington’da bunlar tavsiye verici kararlar alıyorlardı. Ancak insanları harekete geçirmesi açısından önem arz ediyor. Mesele zaten herkesin yönetici olması değil, kararların şeffaflık içerisinde alınması ve insanları geleceklerinden sorumlu hale gelmesi.

Birçok kişi Bernie’nin yaptığı en önemli işin bu olduğunu düşünüyor. Ancak katılım meselesi mutlaka sosyal adalet ile birlikte ele alınmalı. Buna birazdan geleceğiz. Fakat bu noktada Bernie’nin belediye başkanlığı döneminde belediye hazinesinden sorumlu Jonathan Leopold’da kulak verelim: “Biz (belediye ve yetkilileri) sadece mali yöneticiler değiliz. İnsanların şehir hayatını daha eğlenceli ve yaşanabilir hale getirebiliriz. Bu yüzden semt toplantıları, gençlerin olduğu semt programlarına giriştik”. Kısacası küçük şeyler yaparak da insanların hayatını daha eğlenceli ve yaşanabilir kılabilirsiniz.

Öte yandan semt meclislerinin bilgilendirici tarafları oldukça çoktur. Bu, kent güçsüzlerinin elindeki en önemli araçlardan biridir. Kararlar genelde kapalı kapılar ardında, çıkar odaklı olarak ve zenginler ile siyasetçilerin işine yarayacak şekilde alınır ve geçiştirilir. Bu durum güçlülerin şehirlerinde özellikle öne çıkar. Ancak semt meclisleri gençlerin, emeklilerin, kadınların, öğrencilerin, güvencesizlerin, çalışanların, yoksulların bir araya gelerek mahallelerindeki gidişatı zenginlere ve siyasetçilere bıraktıkları değil bunu ellerine aldıkları ya da bir karşı güç uyguladıkları bir platform oluşturur. Bu açıdan bireysel zenginlik değil ortak çıkar ve ortak zenginlik etrafında şekillenen şehirlerde semt, ilçe ve kent meclisleri ya da konseyleri önemli bir karşı güç oluşturabilir. Bernie’de gördüğümüz budur. Ancak katılım meselesine bu kadar yer ayırma yeter. Devam edelim.

İDARİ TASARRUF VE ORTAK ZENGİNLİK POLİTİKALARI

.

Bernie göreve gelir gelmez idari tasarrufa gitti. Mesela federal bütçeden Burlington’a düşen payı faizsiz mevduata değil faiz getiren mevduata yatırdı. Buradan elde ettiği faiz gelirini kentin ortak mekanları için ve insanları ev sahibi yapmak için kurduğu fona aktardı. Diğer idari tasarruflar ile birlikte yıllık 1.9 milyon dolarlık tasarruf yapıldığı raporlara eklendi. Az önce bahsettiğim Bay Leopold bu tasarrufların belediye bütçesinin yüzde 5’ine tekabül ettiğini söyledi. Yüzde beş ise daha sonra ortak zenginlik etrafında kullanıldı. Zor değil. Tasarruf yap, fonda biriktir ve ortak zenginlik için kullan, herkes faydalansın, özellikle de yoksullar ve çalışanlar. Türkiye’de idari tasarruf anlayışına kuvvetle ihtiyacımız olduğu da ortada. Bu nedenle bu konunun önemle derinleştirilmesi gerekiyor. Söz gelimi belediye müdürlerinin bir zahmet arabası ve şoförü olmasın. Eğer bir belediye müdürü olsaydım arabaya ve şoförüne harcanacak paranın bir öğrenciye ya da yaşlıya burs ve hizmet olarak verilmesini talep ederdim. Uzaktan konuşmak kolay mı? E ne yapalım, birimiz de dışarıda olsun ve öneride bulunsun. Ortak zenginlik anlayışı tepeden aşağıya bu şekilde gerçekleşir. Bu yepyeni bir hayat anlayışı. Neden denemeyelim? Türkiye’de yeni belediyelerin yeni hayat için muhteşem bir deney alanı mevcut. Bunun denenmesi gerekiyor. Bunlar denenirse belki bunları yapan bir belediye başkanının aynısını ülke genelinde yapacak şansı olur, kim bilir güçlendirilmiş Cumhurbaşkanı bile olabilir. Bizim Bernie başka ne yaptı peki ki halk tarafından çokça sevildi ve kalıcı bir siyasetçi oldu?

Bernie’nin Burlington dönemine baktığımızda şunu görüyoruz: Ekonomik kalkınmaya önem veriyor. Ancak bu kalkınma (bir başka deyişle ekonomik büyüme) sadece kentin zenginlerine yönelik değil. Bernie ekonomik büyüme – ya da kalkınmanın – getirilerinin toplum tarafından adilane bir şekilde paylaşılmasını talep ediyor. Ancak bunu yaparken sermaye düşmanlığı yapmıyor. Kentteki elitlerin ona karşı yumuşamasındaki sebeplerden biri bu. Doğaya zarar vermeden Burlington’u kalkındırmak ve ortaya çıkan zenginliği birkaç aileye ve elite değil refah olarak halka sunmak Bernie’nin ana prensiplerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Onun deyişiyle şirketler yerine insanların söz hakkı olmalı. Böylesi bir durum sermayeyi ve zenginliği ortadan kaldırma girişimi değil onu sınırlama ve yararlarını ortaklaştırmaya dayanır.

Burada iki yaklaşım ortaya çıkıyor. Biliyorsunuz kapitalizm özel mülkiyeti savunur. Ancak bu biriken servetin birkaç elde toplanmasına neden olurken, büyük bir kesim bu servetten hiçbir pay alamıyor. Böylece eşitsizlik artıyor. Ancak servet birikiminin dışında kalmak zamanla siyasetin dışında kalma anlamını da taşıyor. Yoksulların ve güvencesizlerin siyasete ilgi göstermemesi doğal bir sonuç oluyor. Ancak bunun engellenmesi ve sınırlandırılması için kent siyaseti önemli bir yer tutuyor.

Bernie öncelikle kentte Community and Economic Development Office’i (Toplumsal ve Ekonomik Kalkınma Ofisi) kurdu. Yukarıdaki amaca uygun olarak belediyede yapılan tasarruflar ve diğer fonların bir kısmı buraya aktarılarak ortak yarar güden işlere başlandı. Bu ofis tüm yapılanların çatısı biçiminde hareket ediyor. Bir nevi harekat merkezi. Bu arada CEDO öyle etkili ki buranın başında olan ve Bernie ile yakından çalışan Peter A. Clevelle 1989-1993 ve 1995-2006 arasında şehri yönetti. Kısacası Bernie tarzı yönetim 1981’den 2006’ya kadar devam etti. 25 yıl.

Kent kalkınmasını herkesin yararına olacak şekilde nasıl yapabiliriz? Kâr ve bireysel zenginlik amacı güden işlerden ziyade herkesin ücretsiz bir şekilde ulaşabileceği, boş zamanlarını hoş bir şekilde geçirebileceği mekanları koruyarak, bunları tasarlayarak. Ancak genelde bugün her tarafta gördüğümüz şey ortak alanların özelleştirilerek, bireysel zenginliğe sunulması. E tabii ondan sonra Boğaz’da çayı 10 liraya içersiniz. Bernie’ye dönelim.

Burlington kenti Champlain adında bir göle ev sahipliği yapar. Bu gölün etrafında bir sahil şeridi var. Bernie öncesinde ve görevi sırasında buranın işletmesinin şirketlere verilmesi gündemdeydi. Ancak göl kıyısındaki yerler Bernie ile beraber böylesi bir kaderden kurtarıldı ve şehir parkı haline çevrildi. Burası artık bir şirketin değil herkesin kullanımına açık olan ve içinde yelken ve bilim merkezinin yer aldığı, bisikletliler için yolların yapıldığı, insanların ücretsiz ulaşabildiği bir ortak alan. Burada küçük restoranlar, yüzme alanları var. Burlingtonluların paralarının yetebileceği yerler. Denebilir ki Lake Champlain etrafındaki kıyının mülkiyeti topluma aittir. Bir de oranın özelleştirildiğini düşünün. Kabul ediyorum önemli bir servet getirirdi. Ama kime? Birkaç kişiye. Ancak buradan doğan zarar olduğu gibi Champlain gölüne zarar verirdi. Oysaki topluma ait olması durumunda toplum burayı koruyor. Ortak zenginliğin böyle bir yönü var. Şirketler ise kâr elde etmek dışında hiçbir kural tanımıyorlar ve doğayı kirletiyorlar.

HERKES KENDİ EVİNİN SAHİBİ OLMALI

Bernie’den önce kentte lüks evler yapma ve bunları satma kaygısı vardı. Bernie’nin dertlerinden biri de “kiracıları nasıl ev sahibi yaparım ve rantı nasıl engellerim”di. Özellikle gençlerin gelmesiyle birlikte kentte ev fiyatlarında bir rant oluşmuştu. Bu rant elbetteki zenginlere ya da ev sahiplerine gidiyordu. Ancak Bernie özellikle işçiler, yoksullar ve emekliler – düşük gelirliler – için ev yapma ve uzun dönemde onları ev sahibi yapmayı istiyordu. Bunun için göreve başladıktan sonra iki kurum kurdu. Bunlardan biri Community Land Trust (Toplumsal Arazi Kurumu diye çevirebiliriz). Diğeriyse Champlain Housing Trust (Champlain Konut Kurumu). Bir nevi bizim Kiptaş. Belediye bütçesinden bu kurumlara fon ayırdı. Ayrıca şehirde mülk vergisini yüzde 1 oranında arttırarak buradan elde edilen geliri bu fonlara aktardı. Mülk vergisi esasında artan oranlı vergi anlayışına işaret eder. Zenginden al aşağıya hizmet olarak götür ve eşitsizlik bandını kapatmaya çalış, motivasyon bu.

Bernie aynı zamanda kent konseyini kullanarak şehirde daha önce vergilerden muaf olan kurumları vergiye bağladı (üniversite ve vakıflar gibi). Buralardan elde edilen gelirler de aynı şekilde bu fonlara aktarıldı. Bernie ve ekibi Toplum Arazi Kurumu aracılığıyla insanlara Champlain etrafında arazi sağladı. İnsanlar ise sadece evlerin maliyetini ödedi. Bunların hepsi makul fiyatlar çevresinde yapıldı. Bugün Burlington’da birçok kişi oturduğu evin sahibi. Bu durum kiracı sayısını azaltıp ev sahibi sayısını arttırdı. Kısacası ortak yarar ilkesi burada da işledi.

RANTA KARŞI ÖNLEMLER

Bernie kent konseyi aracılığıyla kentte vergilendirme konusunda değişiklikler yaptığı gibi ranta karşı önlemler de aldı. Bunlardan biri, belediye bünyesinde Adil Konut Komisyonu kurmak oldu. Bu komisyon kentteki rant alanlarını tespit ediyordu ve bunlara karşı görev yapıyordu. Bernie rant evleri olarak adlandırabileceğimiz lüks ve pahalı evlerle ilgili de bir düzenleme yaptı. Buna göre, bu evleri yapanlar yaptıkları binalarda ya da komplekslerde yüzde 10 ila yüzde 25 oranında yoksulların alabileceği ev de yapmalıdır. Rantçılara kota konuldu. Kısacası çok lüks evlerin dörtte birlik kısmını yoksullara ve düşük gelirlilere ayrılması konusunda kent konseyinden yasa çıkarttı. Bu plan tuttu da. Mixed Income Housing denilen bir yapı ortaya çıktı. Bir başka deyişle farklı gelirlilerin birlikte yaşayabildikleri konutlar. Düşünsenize, Bağdat Caddesi’nde 2 bin lira ile geçinmeye çalışan biz güvencesizler ile aylık maaşı 15 bin TL olan yöneticiler ve patronlar kısmısı yan yana. Vay canına ne fikir! Esasında böylesi bir uygulama toplumsal bütünlüğü de sağlayan bir uygulama. Aksi halde zengin ile yoksulun çocuğu uzun süre yan yana gelemiyor ve toplum bölünüyor.

Bunlardan başka, Burlington’da elektrik idaresi de kamu tarafından karşılanıyor. Bunun önemini Türkiyeli okur gayet iyi bilir. Faturalara sürekli yapılan zamların hiçbir ortak yararı yok. Burada şirketlerin kazancı önde tutuluyor. Elektrik ve doğalgaz tedarik sistemini bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yeniden düşünmek lazım. Bunu ortak yarar etrafında dağıtacak bir yapıya ihtiyaç var. Burlington bunu yapmış. Kentin elektriğini belediyenin kendi kurumları sağlıyor.

Son olarak geçen ay New York şehrinin elektriğini tek başına sağlayan Con Edison şirketi hiçbir kamu kurumuna – belediyeye dahi – danışmadan geçtiğimiz günlerde keyfi bir şekilde şehrin elektriğini kesti. New York gibi bir şehirde hastanelerde bile sorun yaşandı. New York Belediye Başkanı şirketin tek taraflı kararının ilk olmadığını ve bu durumun kendilerini tedarik sistemini radikal biçimde değiştirecek önlemleri düşünmeye ittiğini söyledi.

Bernie ayrıca şehirde gıda sorununu çözmek amacıyla kooperatifler kurdu ve kooperatiflerin dağıtım mekanizması olarak bunların marketlerini de açtı. Üretici ile tüketiciyi doğrudan yan yana getiren ve kaliteli ürünün ucuz bir şekilde sağlandığı bu sistem yine Burlington halkı tarafından takdirle karşılandı.

Lafı uzattığım için üzgünüm, yazmayı seviyorum, meslek hastalığı belki de. Ancak, bugün ABD Başkan aday adayı olan 78 yaşındaki Bernie Sanders’in neden sevildiğini artık anladığınızı tahmin ediyorum. Bu yaştaki bir adamın gençler tarafından bu kadar sevilmesinin nedenlerinden biri onun ilkeli ve ortak yarar güden siyaset anlayışı. Eskiler ne derdi; “halkçı biri”. Cumhuriyet’in temel ilkelerinden biri olan halkçılığı ne zaman hatırlayacağız? Tam da zamanı değil mi? Bernie, Burlington’u yaşanabilir bir kent haline getirdi. Bunu yaparken daha önce hesaba katılmayan ve dışlanan yoksulları, güvencesizleri, işçileri de işin içine kattı. Hatırlatalım, en başta kimse ama hiç kimse Bernie’nin bir dönem daha kazanabileceğine ihtimal vermiyordu. Bernie üç kez daha başkanlığı aldığı gibi çok uzun süredir de aynı eyaletin senatörlüğünü yapıyor. Şimdi ABD Başkan aday adayı.

Ortak yarar ve ortak zenginlik için çalışan halkçı ya da kravatsız Bernie’nin belediye başkanlığından dünyanın en güçlü ülkelerinden birinin başkanlığına bir hat çizilmiş durumda. Mesele hiçbir zaman sadece kent yönetimlerinin değişmesi olmadı, toplumu güçlendiren dönüşüm daha önemlidir. Bunları hiçbir şeyi beğenmeyen aydın edasıyla değil, ülkeme ve insanlığa bir katkı sunabilmek için yazıyorum. Umarım yerini bulur.

BİTTİ

 

* Alphan Telek – Siyaset Bilimci, Sciences Po Paris’te Doktora Araştırmacısı, İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü (IstanPol) Akademi Direktörü

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.