Soykırımları anmak: Ortak belleği örmek

Hangi etnik, inanç veya siyasi gruba uygulanırsa uygulansın soykırım bir insanlık suçudur. Başta soykırımlara ve katliamlara uğramış tüm toplumlar olmak üzere yaşanan acıları birlikte hissetmek, tutulmamış yasları birlikte tutmak, ortak bir gelecek için ortak bir bellek örmek insanlığın ödevidir.

Google Haberlere Abone ol

Kazım Gündoğan*

Soykırım ağır bir yıkım ve yok etme sürecidir. Bu süreci yaşamış toplumlardan geriye kalan insanlar, çok özgün yöntemler geliştirerek yaşama tutunmaya çalışırlar. Derin acıların girdabında atılan sessiz çığlıkları duyulmaz çoğunlukla… Çünkü onların çığlıkları da “tehcir” ve “tecrit” edilmiştir.

Ancak, “gerçeklerin bir gün mutlaka açığa çıkma gibi bir huyu vardır.” Her çığlık kavramsal bir gerçektir!

Soykırıma uğramış toplumların yüreklerindeki sessiz çığlıklar:

Çerkezlerde / Tsitsekun,

Süryanilerde / Sayfo,

Ermenilerde / Meds Yeghern,

Rumlarda / Genosid,

Dersimlilerde  / Tertele,

Çingenelerde / Porajmos,

Yahudilerde / Holocaust olarak kavramsallaştılar.

Bu kavramların her biri tarihsel, toplumsal bir çığlıktır. Mağdur toplumların çığlıklarının bu kavramlarla rafine edilmesidir…

Duyabilen ve anlayabilen her insan için bir tarih, bir kültür, bir coğrafya, bir inanç, bir dildir… Yani bu kavramların her biri, bir bellektir…

Ve bu kavramların her biri, “büyük insanlık”ın ortak suçu ve utancıdır!

Aynı zamanda her biri, dinlerin ve ulusların mezarlığıdır…

20'nci yüzyılın ilk soykırımlarını gerçekleştiren ve bunlarla asla yüzleşmek istemeyen ceberut bir devletin vatandaşı ve soykırımlarda suç ortağı olmuş Türkiye toplumunun bireyi olmanın ağır yükü altında ezildiğimi, küçüldüğümü ve kirlendiğimi hissediyorum. Biliyorum ki sessiz kalmak ve inkar etmek suça ortak olmaktır!..

GERÇEKLERİ ANLATMAK VE SUÇLARI TANIMLAMAK

Hukukçu Raphael Lemkin’in (1900-1959) sistemli çabasıyla 9 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler tarafından “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” kabul edildi. Aynı zamanda bu sözleşme soykırımı uluslararası bir suç olarak aşağıdaki gibi tanımladı.

Sözleşmede şöyle denildi: “Ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur:

(a) Gruba mensup olanların öldürülmesi,

(b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi,

(c) Grubun bütünüyle ya da kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını değiştirmek,

(e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek.”

Şüphesiz her katliam büyük bir acı, yıkım ve yok oluştur. Ancak her katliam, yıkım ve sürgün bir soykırım değildir. Katliamlar ile soykırımlar benzer yanları olmakla birlikte hem politik hem de hukuksal olarak farklı kavramlardır. Dolayısıyla bunların anılması, hatırlanması ve hesaplaşması da farklı politikalar ve farklı yöntemlerle sürdürülmek durumundadır. Katliamlar genel olarak ülkelerin iç politika ve iç hukukunda, “suç” olarak karşılık bulurken, soykırımlar uluslararası hukuk ve siyasette, “suç” olarak kabul edilmektedir…

İnsanlığa karşı soykırım suçu işleyen egemen güçler ve devletlerin suçunu kabul etmesi, samimi ikrarda bulunması ve yüzleşip özür dilemesi ancak büyük toplumsal mücadeleler sonrası mümkün olabilmektedir.

Aslında soykırım suçları sadece devletler tarafından işlenmemektedir. Aynı zamanda toplumların da (aktif katılarak, sessiz kalarak, inkar ederek…) suç ortağı olmaları nedeniyle “toplumsal yüzleşme”nin de önemini belirtmek gerekir.

BM soykırım tanımı ve hukuksal çerçevesi nedense genellikle 20'nci yüzyıl soykırımlarıyla sınırlandırılmaktadır. “Soykırımlar ulus devlet inşa döneminin sorunları” olmakla birlikte, bununla sınırlandırılması doğru değildir. Din veya herhangi bir ideoloji adına yapılan soykırımların varlığı da bilinmektedir. Soykırımlar insanlığa karşı işlenmiş suçlardır ve bunlarda zaman aşımı olmaz, olmamalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun devamıdır. Osmanlı devlet aklının katliamcı ve soykırımcı politikalarını sistemli biçimde sürdürmüş; suç işlemeye devam etmiştir. Elbette soykırımları sadece Osmanlı ve Türk devletiyle sınırlamak gerçekçi bir yaklaşım olamaz. ABD’den tutun Rusya’ya, Almanya’dan tutun Avustralya'ya kadar dünyanın bütün egemenleri farklı etnik kimlikleri, inançları, dinleri, dilleri, kültürleri yok ederek haksız ve meşru olmayan egemenliklerini sürdürmüşlerdir.

Bunlardan bazıları;

TSİTSEKUN: ÇERKEZ SOYKIRIMI

Çerkezler 1864’de uğradıkları soykırımı, yok olan Ubıh dilindeki bir kavramla sembolleştirmekteler. Norveçli dilbilimci Hans Vogt’un hazırladığı, 1963 yılında basılan Ubıhça Sözlüğü’nde yer alan ve soykırımı en iyi ifade eden, “toplu katliam, kırım” anlamına gelmektedir.

1864’te Kafkaslar’ı ele geçirmek isteyen dönemin Çarlık Rusya'sı, halkların direnişiyle karşılaşmıştır. Bunun üzerine bölge halklarının evlerini yurtlarını yakarak, yıkarak zorla göç ettirilen yaklaşık iki milyon insanın önemli bir bölümü yollarda açlık, hastalık, iklim şartları sonucu yaşamını yitirmiştir. Sağ kalanlar Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sığınmıştır. Ancak burada da asimilasyona tabi tutularak Türkleştirilmişlerdir.

Anma Günü: 21 Mayıs.

21 Mayıs 1864 yılı Kafkas halklarının (Çerkez, Abhaz vb) Çarlık Rusya tarafından sürgüne gönderilmesinin başlangıç tarihi olması nedeniyle Kafkas halkları tarafından anma günü olarak kabul edilmektedir. 21 Mayıs Tsitsekun/Çerkez Soykırımı’nı anma günüdür.

SAYFO: SÜRYANİ SOYKIRIMI

Süryani – Asurî – Arami – Keldani - Nasturi halkının yaşadıkları soykırımı Süryanice’de Kılıç anlamına gelen “Sayfo” olarak tanımladılar. Çünkü onlar tarih boyunca “kılıçtan geçirilerek” katledilmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğinde yaşayan Süryani nüfusunun üçte ikisini katlettiği tespit edilmektedir.

1914-1915 yıllarında önce Hakkâri bölgesinde, devamında Serhat, Diyarbakır, Urfa, Adıyaman, Malatya ve Turabdin'de Süryani-Asuri-Arami-Keldani halkından yaklaşık 300 bin insan katledildi, yüz binlercesi tehcir edildi. Mezopotamya’nın kadim halklarından olan Süryaniler’in tarihi, kültürü, mülkleri, inancı, sembolleri tamamen yok edilmekle karşı karşıya bırakıldı.

1914 - 1924 yılları arasında dinleri Hıristiyan olan Süryani/ Asuri, Ermeni, Pontus/Rum toplumlarına yönelik gerçekleştirilen soykırım aynı zihniyetle yapılmıştır: İslamlaştırma ve Türkleştirme…

Anma Günü: 15 Haziran.

MEDS YEGHERN: ERMENİ SOYKIRIMI

Ermenicede büyük acı, büyük felaket anlamına gelmektedir Meds Yeghern. Ama soykırım olarak kavramsallaştı.

Her ne kadar 1915 yılında gerçekleştirilen katliamlara soykırım denildiyse de aslında Osmanlı Devleti’nin Ermenilere yönelik katliam saldırıları 1890'lı yıllarda II. Abdülhamid tarafından kurulan Hamidiye Alayları ile başladı. 1895-96 yıllarında büyük katliamlar yapıldı. 16'ncı yüzyıldan itibaren uygulanan “İslah Programları”yla Müslüman olmayan toplumlara yönelik çeşitli baskılar ve mülkiyetin gasp edilmesi biçiminde süregeldi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetimindeki Osmanlı Hükümeti, diğer Hıristiyan topluluklar gibi Ermenileri tehcir ve katliamlarla yok etmeye başladı. Bu sürecin sonunda ölen Ermenilerin sayısının 800 bin ile 1,5 milyon arasında olduğu birçok tarihçi tarafından kabul edilmektedir.

Meds Yeghern / Soykırım sürecinde sağlıklı erkek nüfus genellikle toptan öldürüldü ya da askere alınarak zorla çalıştırıldı ve sonra öldürüldü. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ise Suriye Çölü’ne sürülmek üzere ölüm yürüyüşüne çıkarıldı. Açlık, susuzluk ve hastalıktan ölenlerin yanı sıra, devletin organize ettiği veya desteklediği çeteler tarafından da soygun, tecavüz ve katliamlara maruz kaldı…

Anma Günü: 24 Nisan.

Osmanlı Devleti /İttihat ve Terakki hükümeti 250 Ermeni aydınını İstanbul’da gözaltına alarak Ankara’daki toplama kamplarına götürür ve orada çoğunluğunu öldürür. Bu nedenle 24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı’nın başlangıcı olarak kabul edilir. Ermeni toplumu ve soykırımı kabul eden devletler 24 Nisan’ı Meds Yeghern / Ermeni Soykırımı’nı anma günü olarak kabul etmiştir.

GENOSİD: PONTUS/RUM SOYKIRIMI

19 Mayıs 1919 Cumhuriyeti kuracak kadroların, İttihat ve Terakki iktidarından soykırımcı politikaları ve iktidarı devraldığı tarihin başlangıcıdır. Pontus/Rum halkı 1914- 1918 İttihat ve Terakki iktidarı tarafından, 1918-1923 yılları arasında ve sonrasında da Kemalistler tarafından uygulanan politikalarla tarihsel yurtlarından sökülüp atıldılar.

İttihatçıların 1908’den itibaren Anadolu’yu, Kürdistan’ı, Lazistan’ı, Trakya’yı Türkleştirme ve İslamlaştırma politikaları vahşice uygulandı. Kemalistler ise 1919’dan itibaren aynı mirası devraldı ve sürdürdüler.

1914-1918 tarihleri arasındaki katliam ve tehcirde yaklaşık 353 bin Pontoslu/Rum, İttihatçılar tarafından katledildi. 1919-1923 yılları arasında Mustafa Kemal’in emri ve işbirliğiyle çetelere (Topal Osman gibi), ordu kuvvetlerince evleri/yurtları yaktırıldı, sürüldü, katledildi, kültürel değerleri yağmalandı ve mülklerine el konuldu…

19 Mayıs 1919’da M. Kemal’in, Samsun Rumlarını imha emrini vermesinden önce 153 bin kişi, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde ise 200 bin kişi katledilmiştir.

Bu süreç boyunca yaklaşık 1 milyon 250 bin Rum “mübadele”yle yerlerinden sürüldü. Geride kalan Rumlar yoğun bir asimilasyon politikasıyla Türkleştirildi ve İslamlaştırıldı.

Anma Günü: 19 Mayıs.

Mustafa Kemal’in Samsun’a giderek Rum halkını yok eden Topal Osman vb çetelerle birleştiği, geride kalan Rumların yok edilmesi politikalarının uygulandığı tarihin başlangıcı olması nedeniyle, Rum/Pontus halkı bu günü “Genosid” Soykırım günü olarak kabul etmiştir.

TERTELE’38: DERSİM SOYKIRIMI

Tertele Kırmançki/ Zazaki dilinde soykırım demektir. Dersimliler deprem gibi ağır doğa olaylarına “zelzele”, kırım, soykırım gibi ağır toplumsal yıkımlara da “tertele” demektedirler…

4 Mayıs 1937 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Bakanlar Kurulu Dersim toplumuna yönelik “tedip ve tenkil harekatı”(cezalandırma ve yok etme) kararı alır.

Ancak süreç çok önceden başlar. 1925 yılında hazırlanan “Şark Islahat Planı”, devamında düzenlenen “raporlar” ve 1935 yılında çıkarılan “Tunç-eli Kanunu”yla tamamlanan ırkçı ve dinci politikalar Tertele’nin politik, toplumsal ve hukuki zeminini hazırlamıştır.

Dersim toplumu Kızılbaş/Alevi inancı nedeniyle hilafetçi Osmanlı Devleti tarafından İslamlaştırılmaya çalışılır. Bu nedenle yüz yıllar boyunca sistemli olarak katliamlara ve asimilasyona tabi tutulur.

Osmanlı’dan devralınan politikalar Cumhuriyet Hükümeti tarafından da devam ettirilir. Bu yeni dönemde İslamlaştırma politikalarına Türkleştirme de eklenir. Dersim’de yaşayan Kürtlerin, Kırmançlar/Zazaların, Ermenilerin Türk ve İslamlaştırılması merkezi bir devlet politikası olarak vahşice uygulanır.

4 Mayıs 1937 yılında uygulanmaya başlanan karar, 1938 yılında uçakların, ağır silahların, zehirli gazların kullanıldığı Dersim’de yaklaşık 35 bin ile 40 bin insan öldürülür, on binlerce insan ise sürgüne gönderilerek “zorunlu iskan”a tabi tutulur.

Anma Günü: 4 Mayıs.

4 Mayıs 1937 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti Bakanlar Kurulu kararıyla Dersim toplumuna yönelik “Tedip ve Tenkil Harekatı”(cezalandırma ve yok etme) kararı aldığından Dersim toplumu 4 Mayıs’ı “Tertele’yi Anma Günü” olarak kabul etmiştir.

PORAJMOS: ÇİNGENE (ROMAN/SİNTİ) SOYKIRIMI

1933 ile 1945 yılları arasında Nazi iktidarının Almanya’da ve işgal ettiği ülkelerdeki Çingenelere/Romanlara/Sintilere uyguladığı soykırıma Çingeneler kendi dillerinde Porajmos demektedirler.

Porajmos veya Pharrajimos kelime anlamı olarak “yok etme ve yıkım” anlamına gelmektedir. Ayrıca Samudaripen kelimesi de toplu katliam anlamında kullanılmaktadır.

Alman faşizminin ari ırk yaratma iddiasıyla uyguladıkları politikalar diğer soykırımlarla benzer nitelik taşısa da uygulamada çok özgün yanları vardır.

Çingene/Romanlara yönelik soykırım Holokost’dan önce başlamış ve aynı dönemde devam etmiştir. Ari ırk yaratma fikri; hastalıklı, sakat ve aşağı ırklardan olup, Alman saflığını kirleten yabancı unsurların “temizlenmesi” üzerine kurgulanmış ve uygulanmıştır.

Hatta bunun için “Alman Kanını ve Onurunu Koruma Kanunu” çıkarılarak Çingenelerin Alman kanını nasıl bozdukları üzerine çalışmalar yapmışlardır.

1936 yılından itibaren Çingenelerin/Romanların seçme hakları da tıpkı Yahudilere olduğu gibi ellerinden alındı. Alman İçişleri Bakanlığı'nca 5 Temmuz 1936'da "Çingenelerle mücadele" adıyla yayınlanan genelgeyle genel bir "Çingene taraması" yapılmaya başlandı. Devamında Çingene toplama kampları kuruldu.

Çingeneler ağırlıklı olarak Avusturya'daki Daçau, Sachsenhausen, Buchenwald, Lackenburg gibi toplama kamplarına konuldu. Savaş yıllarında değişik kamplardaki gaz odalarına gönderilerek öldürüldüler.

Ağırlıklı olarak Almanya, Avusturya, Hırvatistan, Macaristan, Romanya'da işgal sonrası Nazilerce çıkartılan kanunlar ve uygulamalarla “Çingene” nüfusunun önemli bölümünün mal ve mülklerine el konulduktan sonra toplama kamplarına gönderildiler.

Gerek Almanya ve Avusturya gerekse Balkan ülkelerinde öldürülen Çingene/Roman/ Sinti sayısının 220 bin ila 800 bin arasında olduğu belirtilmektedir.

Anma Günü: 2 Ağustos.

2 Ağustos 1944 yılında Alman faşizmi Auschwitz Kampı'nda bir günde 3 bin Roman’ı katlettiği için Porajmos “Dünya Çingene Soykırımı Kurbanlarını Anma Günü” olarak kabul edilmiştir.

HOLOCAUST: YAHUDİ SOYKIRIMI

Yahudi toplumu kendi dillerinde (İbranice) yaşadıkları felakete “Shoa” dediler. Yunanca da holos “bütün” ve kaustos “ yanmış” demek. Alman faşizmi tarafından bütünüyle yanmış, yakılmış milyonlarca insanın uğradığı soykırım “Holocaust” olarak kavramlaştırıldı.

Yer yer “Nazi Soykırımı” veya “Yahudi Soykırımı” olarak tanımlanan bu felaket Adolf Hitler liderliğindeki Nazi Partisi'nin yönettiği Almanya devleti tarafından gerçekleştirildi.

Alman faşizmi ve Hitler'in işgal ettiği ülke sınırları içerisinde yaklaşık altı milyon Yahudi’yi (kaynaklara göre bu sayı değişir) sistemli bir politikayla öldürdüğü soykırımın adıdır, Holocaust.

Bazı bilim insanları, Çingene/Roman/Sinti kırımının da bu tanımla anılması gerektiğini savunsa da Holocaust esas olarak Yahudi Soykırımı’nı tanımlamak için kullanılmaktadır. Alman faşizminin (1939-45), başta Sovyet savaş esirleri, Polonyalılar, eşcinseller, özürlüler olmak üzere ortalama 10-11 milyon insanı öldürdüğü belirtilmektedir.

Avrupa’nın değişik ülkelerinde dokuz milyon Yahudi yaşamaktaydı. Holocaust’da bunların yaklaşık üçte ikisinin öldürüldüğü tespit edilmektedir. Öldürülen Yahudi çocuk sayısı bir milyondan fazla, öldürülen Yahudi kadın sayısı yaklaşık iki milyon, erkek sayısı ise yaklaşık üç milyon… Toplam altı milyon Yahudi öldürüldü…

Elbette tüm soykırımlarda olduğu gibi Holocaust da bir anda olmadı. Ekonomik, siyasi ve toplumsal süreçlerin adım adım hazırlanmasıyla gerçekleşti.

1935 yılında çıkarılan “Nürnberg Yasaları”yla (Türkiye’de 1925 yılında Şark Islahat Planı ve 1935 yılında çıkarılan “Tunç-eli Kanunu”nu hatırlayın!) Yahudilerin yurttaşlık hakları ellerinden alındı. Yahudiler ve politik tutsaklar için hazırlanan çalışma kampları ve sonrasında gaz odaları…

Alman faşizminin işgal ettiği topraklarda 40 bin civarında “tesis” kuruldu. Yahudiler, muhalifler ve diğer kurbanların toplandığı, hapsedildiği, öldürüldüğü ve gaz odalarına gönderildiği tesislerdi.

Deyim yerindeyse Alman Devleti tam bir “soykırım devleti”ne, Alman toplumu ise “soykırım toplumu”na dönüşerek büyük bir suç işledi…

Anma Günü: 27 Ocak.

Alman faşizminin en büyük toplama kamplarından biri olan Auschwitz’in Sovyetler Birliği askerleri tarafından kurtarıldığı tarih olan 27 Ocak 1945, Birleşmiş Milletler tarafından "Yahudi Soykırımı kurbanlarını Uluslararası Anma Günü" olarak kabul edilmiştir…

RUANDA SOYKIRIMI

Ruanda’da Hutularla Tutsiler arasındaki tarihi anlaşmazlık eskiye dayanır. Ruanda, 1962'ye kadar Belçika'nın sömürgesiydi. Sömürgeci Belçika devleti 1890-1950 yılları arasında azınlıkta olan Tutsileri destekleyerek yönetimde tuttu. Hutular çoğunluk olmasına rağmen baskı ve haksızlıklara uğradı. 1950’den sonra yönetime gelen Hutular, yaşadıklarından Tutsileri sorumlu tuttular. İki toplum arasında 1990-1992 yıllarında iç savaş yaşandı.

6 Nisan 1994’te Hutulu devlet başkanın uçağının düşmesi yeni bir süreci başlattı. Hutular bunu gerekçe yaparak Tutsilere ve ılımlı Hutulara yönelik sistemli şiddete başvurdular.

Ruanda Hükümeti Hutulardan oluşuyordu ve soykırımı önlemek için hiçbir şey yapmadığı gibi el altından soykırımcı grupları destekledi.

BM’nin 2 bin 500 kişilik askeri gücü olmasına rağmen soykırımı engellemedi, asker sayısını 240’a düşürerek sadece “gözlem”ledi. Soykırımdan üç ay sonra yaklaşık 800 bin insan öldükten sonra, BM Barış Gücüyle soykırıma müdahale etti.

Soykırımda 1 milyona yakın insan öldürüldü. 300 bine yakın kadın tecavüze uğradı. Yaşları 14-21 arasında değişen 100 binden fazla çocuk ailesiz kaldı. 3 milyondan fazla insan yurtlarından göç etmeye zorlandı.

Kişiler yargılandı ve devletlerin suçu örtüldü. Tanzanya’daki BM Savaş Suçları Mahkemesi’nde Ruanda Silahlı Kuvvetleri Generali Augustin Bizimungu yargılandı ve 30 yıl ceza aldı. Jean-Paul Akeyesu soykırımdan suçlu bulundu. Birkaç isim dışında yargılamalar tam olarak gerçekleştirilemedi. Halkın vicdanında açılan yaraların dinmesi için üçten fazla insanı öldüren kişilerin halk mahkemelerinde yargılanmasına izin verildi. Ancak bunlar hiçbir zaman gerçekleşmedi… Fransa ve Belçika’nın rolü tartışılmaya devam ediyor.

Anma Günü: 7 Nisan

BOSNA/SREBRENİTSA SOYKIRIMI

Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti 1945 yılında kuruldu. Hırvatistan, Slovenya, Sırbistan, Bosna, Makedonya, Karadağ’dan oluşan altı Cumhuriyet ve Kosova, Voyvodina’dan oluşan iki özerk bölgeden oluşmaktaydı.

Halklar ve kültürler arasında eşitlik ve karşılıklı saygı vardı. Ancak sistemin kendini yenileyememesi ve kapitalizmin baskısıyla sistem sürdürülemedi. 4 Mayıs 1980 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin lideri Josip Broz Tito yaşamını yitirdikten sonra; Doğu Avrupa’daki değişiklikler ve dağılmaların da etkisiyle sistem parçalandı ve kapitalizme teslim oldu… Sonrası malum. Çatışmalar, savaşlar, kırımlar, soykırımlar…

21'inci yüzyılda Avrupa’nın merkezinde ve dünyanın gözleri önünde 1991-1995 döneminde Yugoslavya’da iç savaş yaşandı. BM müdahale etti ve sözde güvenli bölgeler oluşturdu. General Ratko Mladiç komutasındaki “Sırp Cumhuriyeti Ordusu” "Sırp özel güvenlik güçleri" olarak bilinen “Akrepler”in Srebrenitsa'ya karşı giriştiği “Krivaya '95 Harekâtı”nda resmi rakamlara göre en az 8 bin 372 Boşnak öldürüldü. Kadınlara tecavüz edildi. Soykırımlarda gerçek rakamlar hiçbir zaman öğrenilemeyecektir…

Anma Günü: 11 Temmuz

BM'nin en üst mahkemesi sayılan Lahey Uluslararası Adalet Divanı Srebrenitsa Soykırımı’nı Sırbistan Devleti’nin değil, devlet içindeki bazı odak ve kişilerin yaptığına karar vererek sadece dönemin bazı askeri görevlilerini yargılamış ve değişik hapis cezaları vermiştir. Mahkemenin devleti yargılamaktan kaçınması düşündürücüdür. BM ve bazı AB ülkelerinin bu süreçteki rolü hâlâ tartışma konusudur.

EZİDİ SOYKIRIMI

Ezidiler Ortadoğu’nun kadim halklarından biridir. Etnik kimliklerine dair tartışmalar olsa da kendilerini “Kürt” olarak tanımlarlar ve dilleri de Kürtçedir.

Onları özgün kılan inançları ve yaşam felsefeleridir. Museviliğin, Hıristiyanlığın ve İslam’ın doğup geliştiği bu coğrafyada Ezidi inancının çok daha eski olduğu söylenmektedir. Ezidilik bir doğa dini/inancı olmakla birlikte tanrısı, kurucusu ve kitabı olan bir dindir. Ezidilik’de Tanrı “yaratıcı”dır ancak “sürdürücü” değildir. Sürüdürücülük görevini Tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak görülen Melek Tavus yerine getirir.

Bu dinin kurucusu ve peygamberi olarak kabul edilen kişi aslen Hakkârili olup Lübnan'a göçmüş bir ailenin çocuğu olarak 1072 yılında Baalbek'te doğan Şeyh Adi bin Musafir’dir.

Ezidiler’in iki kutsal kitabı vardır.

1. 15'inci yüzyılda yazıldığı söylenen Meshaf Reş (Kara Kitap)

2. Kitab el Celve (Tanrısal İzahatlar)

Bugün Ezidiler Irak’ta, iki ayrı bölgede yaşamaktadırlar. Biri, Ezidilerin kutsal mekanı Laleş’in de içinde olduğu Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) sınırları içinde kalan Şeyhan Bölgesi, diğeri ise Musul’a bağlı Şengal Bölgesi. İnançlarından dolayı yüz yıllardır baskı altında olan Ezidiler için Şengal Dağı her daim bir sığınak olmuştur. Tarihlerinde birçok saldırı görmüş olan Ezidiler Şengal Dağı'na sığınarak varlıklarını sürdürmüşler.

Tarihleri boyunca inançları nedeniyle saldırılara uğradılar. Osmanlı’nın İslamlaştırma saldırıları hiç bitmedi. Haklarında 72 ferman çıkarıldı ve 72 kez katliama uğradılar.

73'üncü fermanla anayurtlarından sökülüp atıldılar…

2011 yılında Irak diktatörü Saddam’ın saldırıları nedeniyle 500 civarında Ezidi katledildi.

3 Ağustos 2014’te dünyanın gözü önünde İslamist terör örgütü İŞİD’in Şengal’i işgal etmesiyle Ezidi halkı tam anlamıyla bir soykırıma uğradı. Yurtları yakıldı, yıkıldı. Tarihleri, kültürleri, inanç yerleri ve sembolleri yok edildi. Kadınlara, kız çocuklara "köle" ve “cariye” olarak el konuldu. On binlerce Ezidi öldürüldü…

Anma Günü: 3 Ağustos

Bu soykırım 21'inci yüzyılda başta BM olmak üzere tüm uluslararası kuruluşların, devletlerin gözü önünde gerçekleşti. Ancak 2016 Haziran’ında BM İnsan Hakları Konseyi Ezidi halkına yönelik bu katliamı soykırım olarak kabul ve ilan etti.

Sonuç olarak;

Soykırımlar, mazlum ve mağdur insanlığın acısı, faillerin ve sessiz kalan insanlığın da utancıdır…!

Hangi etnik, inanç veya siyasi gruba uygulanırsa uygulansın soykırım bir insanlık suçudur. Başta soykırımlara ve katliamlara uğramış tüm toplumlar olmak üzere yaşanan acıları birlikte hissetmek, tutulmamış yasları birlikte tutmak, ortak bir gelecek için ortak bir bellek örmek insanlığın ödevidir.

Bu anlamda, soykırıma uğramış her halkın acısı ve yası aynı zamanda diğer halkların da acısı ve yasıdır. Bu acıları paylaşmak için; birlikte hatırlamak, birlikte yas tutmak, birlikte anmak ve birlikte mücadele etmek yaşamsal bir öneme sahiptir. Bu ortak bilincin ve davranışın hem toplumsal yüzleşmenin gerçekleşmesine, hem de yaşanan travmaların iyileşmesine çok önemli katkısı olacağı görüşündeyim…

*Araştırmacı – Yazar – Yapımcı