Hocalarımız hapse giriyor. Mevzu budur

Füsun Üstel, Adalet Bakanlığı'nın kararıyla nihayet bugün çıktı. İnatçı binlerce göz, telefonlarına baktılar günler boyu. Haber beklediler. Sessiz bir adalet sisteminin sesini beklerler. Bir bekleyiş oldu bizim varlığımız artık. Şimdi artık Tuna için adaleti bekliyoruz. Ve bütün imzacılar için.

Buket Türkmen*

Güneş parlaktı, insanlar ise kararmış. Uzakta görünen inşaat halindeki yeni hapishane binası güneşin altında beyaz bir heyula gibi ufukta dikiliyordu. Henüz bitmemiş ultra devasa ve modern görünümlü, çölde bir beyaz kale gibi dikilen Eskişehir Kadın Kapalı Cezaevi. Şu anda hapsedilen kadın mahkumlar ona bitişik eski dar binadalar.

Hapishanenin kurallarını bilmiyorum. İlk kez içeri gireceğim. Birçok başka insanla beraber, savcının izni elimde, bekliyorum. Avukatım, aynı zamanda hocanın da avukatı, bir çabadan sonra benim için izin alabiliyor. Sonra içeri alınıyorum. Önce gözbebeğimin kaydının alınması için epey bir sıra bekliyorum. İlk kez gelen ziyaretçilerin kaydı yok, o sebepten gözlerimizi bir makineye dikip kaydedilmesini bekliyoruz. O esnada kaygılanıyorum: Hocayı bekletiyorlar mıdır ben burada sıra beklerken? Ayıp oldu, diye düşünüyorum, hoca ile randevusuna geç kalmış tez öğrencisi sıkıntısına benzer bir duygu kaplıyor içimi. Sonunda gözümün kaydı alınınca bir kabinde bedenim kontrol ediliyor. Her yanıma dokunularak kontrol ediliyorum. Tam o noktada kıyameti koparıp “bu şekilde dokunamazsınız” diye feryat edebileceğimi biliyorum, haklarımı biliyorum, ama o anda umurumda değil, tek derdim bir an evvel hoca ile görüşmeye girmek. O sebepten uslu uslu aranıyorum. Biyo-politikaya boynum kıldan ince benim bugün. Gözüm-bedenim kayda giriyor. Haydi ziyaret kabinine.

Sağa dönün! Yok sizinki soldan ikinci kapı bayan!

Bir başıma girip camla ayrılmış karşı kabine bakıyorum. Hocamı bekliyorum. Beş dakika kadar sonra bir gardiyan hocamı, Prof. Dr. Füsun Üstel’i getiriyor. Hocamın koluna girmiş gardiyan, onu demir kapıdan içeri sokup, sonra kendisi dışarı çıkıp kapıyı kapatıyor. Hoca karşıma oturuyor, telefonu alıyor gülümseyerek. Ben de benimkini. Koskoca hocamı ayağıma getirdiler… Beni görmek ister miydi ki? Uyuyor muydu? Rahatsızlık verdim mi? Dışarıda olsak, randevu alıp, ancak müsaitse görebildiğim hocam, bir hapishane hücresinin zorlayıcılığından alınmış, demir kapılardan parmaklıklardan geçirilip karşıma, huzuruma getirilmiş… Bu ne cüret? Benimkisi? Hepimizinki? “Bir maniniz yoksa sizi ziyarete geleceğim” diyemiyorsunuz ki hapishanedeki hocanıza. Yazdığım mektup da geri geldi zaten te Fransa’ya: “renkli kağıda yazmayın, beyaz kağıt kullanın” ibaresi ile. Yani içeri girmeden önceki hafta içtiğimiz kahveyi ve bana baktığı muzip kahve falını saymazsak, hocaya epey uzun zamandır ulaşamıyordum.

Aradaki camı telefon marifetiyle aşan muhabbetimize bir canlılık, bir enerji vermek istercesine Fransa’yı anlatıyorum, bir müjde verir gibi Fransa Parlementosu’nda hapse girmiş ve girecek Barış Akademisyenleri gündemli bir toplantı yapılacağını anlatıyorum, hapse girmeleri sayesinde Fransa’daki akademik camianın, bazı milletvekillerinin ve dışişlerinin ayaklandığını, bu toplantının önemli olacağını söylüyorum. O da bana soruyor, Fransa’da ne yaptığımı, neler olacağını önümüzdeki dönemde, iş bulup-bulamadığımı. Sonra sessizlik oluyor. “Burası çok gürültülü” diye başlıyor anlatmaya o zaman. Kafasını dinleyecek en ufak bir olanak yokmuş. Gençler, Romen genç kadınlar çok gürültülüymüş, kavga kıyamet, başı şişmiş haftalardır, “çıktığımda” diyor, “bir müddet kapanacağım ve sessizlikte kafamı dinleyeceğim. En çok buna ihtiyacım var. Sonra sizleri görürüm”. İnatçı gözlerinde yorgunluk var. Bir de yine sert bir inat. Hem dimdik hem yorgun bakışlar. Gülüyoruz, şakalaşıyoruz, ama bezgin, medeni zarafeti bu bezginliğini göstermesine engel, ama anlıyorum. Anlatıyor, anlatıyorum. Ne denebilir tam bilmiyorum. Yabancılaştırıcı bir hapishanenin bu ziyaretçi hücresinde ne o Füsun Üstel, ne ben onun öğrencisi ve sonra meslektaşı Buket Türkmen’im. Bizler makbul olmayan yurttaşlar, bir hücrenin soğukluğunda eşitlenmişiz. Görüşme bittiğinde ayağa kalkıyorum ve arkamdan kapatılmış demir kapıyı çalıyorum, duyuramıyorum, dönüp Füsun Hoca’ya bakıyorum, bana el-kol yaparak “söyle beni de çıkarsınlar” diyor. Neden bilmiyorum. Bu bana ağır geliyor. Çok ağır geliyor. Sesimi duyuruyorum ve ben odadan çıkınca “hoca orada kaldı, söyleyin çıkarsınlar” diyorum, umursamaz tavırlı gardiyanlara ısrarla kollarını çekiştirip tekrar ediyorum, “arkadaşlarınıza söyleyin, hocanın sesini duymuyorlar, çıkmak istiyor” diyorum. “Tamam biz hallederiz” diye beni kışkışlıyorlar. Ben çaresiz dışarı çıkıyorum. Eşitlenmemiz bitiyor, ben güneşe çıkıyorum… KHK’lı muhriç hocalarla buluşmaya. Hiçbir zaman hiçbirimiz eşitlenmedik aslında…

Füsun Üstel’i ilk kez Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans öğrencisi iken tanıdım. Çok güzeldi, çok sertti, soğuk ama heyecanlı bir ders anlatışı vardı. Ağzından çıkan her sözü kulağı bin kez duyardı, her sözünü bilerek, arkasında durarak ederdi. Yakın siyasal tarihimizi, II. Meşrutiyet ve ilk dönem cumhuriyet siyasal akımlarını, kültürel politikalarını, ve o arada bir de Kadro Hareketi’ni okuttuydu bize. Bizim zamanımızda üniversitelerde verilen siyaset bilimi eğitiminde Kadro Hareketi’ni bilen, öğrenen öğrenci pek yoktu, şaşırırlardı kendi çabaları ile bunları öğrenmiş başka bazı “solcu öğrenciler”, bizim sıradan bir şeymiş gibi bütün bu akımları eleştirel bir dil ile tartışmamıza. Füsun Hoca eleştirel bir yakın tarih çalışması yapar ve bizle de cömertçe bu düşünme araçlarını ve araştırma metodunu paylaşırdı. Bilgi denilen şeyin büyük laflar etmenin ötesinde, iğne ile ince ince belgeleri kazıyarak edinilen bir şey olduğunu, bilginin belgelerde hazır şekilde bizi beklemediğini, ancak kuramsal süzgeç ile okuduğunuzda belgede gizlenen bilgiyi bir nebze de olsa görebildiğinizi, araştırma denen şeyin acı çekerek yapıldığını ama o acıda aydınlanmanın hazzının da olduğunu öğrenmiştik. Füsun hoca kıt notluydu. Mükemmelliyetçiydi. Girdiği bütün jürilerin notu düşük olurdu. Bildiğimiz kıt notlu sert hoca idi. Kaskatı Dame de Sion Lisesi ciddiyetini zaman zaman ışıltılı bir gülüşle taçlandıran bu acayip kadını neden o kadar severdik? Her şeyin akışkan bir omurgasızlıkta kotarıldığı bir hal ve zamanda ilkeli, dediğinin arkasında duramayacaksa ağzını açmayan, açanla dalga geçen, dalga geçerken bizi güldüren bu kadın, 90’ların Türkiye’sinde nesli tükenmiş bir kelaynak kuşu kadar değerliydi çünkü –teşbihte hata olmaz. Füsun hoca, bir ülkede “makbul vatandaş”ın nasıl yaratıldığını ve bunun nasıl politik bir mesele olduğunu bilimsel bir metot ile gösterirken, esasında tanımlanan makbul vatandaş profilini sorguluyor, sorgulatıyordu. Füsun hoca “makbul vatandaş”ın tanımını değiştirenlerdendi, hayatıyla, yaptıklarıyla. Hapse girdikten sonra mahkum vatandaş olunuyor. Fakat “mahkum vatandaş” dediğimiz şeyden esasen yeni makbul vatandaşın doğduğunu iddia etmek hiç de yanlış değil bu içinden geçtiğimiz süreçte. Ama bu başka bir makalenin konusu olabilir.

Tuna Altınel var bir de, inatçı, nesli tükenmiş bir başka kuş. Balıkesir Kapsut Cezaevi’nde… Füsun hocadan üç gün sonra, Fransa’da düzenlenen izinli ve yasal bir toplantıda çevirmenlik yaptığı için, ailesini ziyarete geldiği Türkiye’de hapse girdi. Tuna’yı Fransa’dan tanıyorum, ilk kez risk altındaki akademisyenler için bir destek programı oluşturulduğunda Yüksek Eğitim Bakanlığı bünyesinde, ben de Fransa’da bir araştırma için bulunuyordum. O dönemde 20 yıldır Fransa’da doçent olup, Fransa yurttaşı olmayı reddetmiş, dediklerine göre bazı çözümsüz problemleri çözme yolunu açmış bu matematikçinin, işinden, öğrencilerinden, eğitiminden olmuş Türkiyeli akademisyenlerin Fransa’daki akademik kurumlara yerleştirilmeleri için, gönüllüce nasıl sabahlara kadar uğraştığına bizzat şahit olmuştum. Tuna da makbul vatandaş değildi. Ülkenin batısında doğup büyümüş ve son 20 yılını Fransa’da eğitim vererek ve bilim yaparak geçiren bir Türkiye yurttaşı olarak, o süreçte, o kanayan bölgeye her fırsatta üşenmemiş bizzat gitmiş, ağır çatışmalar altında açlıktan kırılan bir halka erzak taşınmasına, yardım götürülmesine katılmış, sonraki süreçte Barış Akademisyenleri’ne katılmış ve bizlerin her davasına yetişmeye çalışmıştı. Barış Akademisyenleri davasındaki savunmasında bu süreci nasıl yaşadığını ayrıntısıyla anlatmıştı: “Eylül 2015’ten itibaren, bazılarının adı imzaladığım Barış Bildirisi’nde de geçen illere çeşitli defalar gittim. Savaş hazırlıklarını gördüm, savaşın sesini dinledim, yıkım ve zorunlu göç mağdurlarına yardım etmek için çuval çuval erzak taşıdım, evlerini, yakınlarını yitirenlerle konuştum. Bunların hepsini bireysel bir girişim olarak yaptım ve ilkem şu oldu: “Her Türk vatandaşı benim yaptığımı yaparsa barışa biraz daha yaklaşırız.

“Makbul vatandaşlık”tan ne zaman çıktı Tuna, bilmiyorum, ne zaman sorguladı da başka bir tanımını benimsedi Türk vatandaşlığının, kim bilir? Ben onu tanıdığımda çoktan canla-başla başkaları için uğraşan, Batı’da doğup-büyümüş ama Doğu’yu dert edinen bir vatandaştı. Şimdi 30 Temmuz’da Balıkesir Ağır Ceza Mahkemesi’nde davası/duruşması olan Tuna, örgüt üyeliği ile suçlanıyor. Barış Akademisyenleri ve Tuna’yı seven arkadaşları, öğrencileri olarak, Balıkesir’de o davada Tuna’nın yanında olacağız.

Bütün bunlara şahit olup içinde yaşarken damıttığım bilgi şu oldu: Makbul vatandaşlıktan kendinizi sürgün ettiğinizde vardığınız yeni topraklar, sımsıkı birbirinize sarıldığınız dayanışma toprakları oluyor. Sonra da o sımsıkılıkta boğuluyorsunuz zaman zaman. Herkes birbirine kızıyor. Herkes birbirine alınıyor. Yine de bütün o kızgınlıklar ve alınmalar, içimizden birisinin başına kötü işler gelince unutuluyor, sıfırlanıyor, yeniden kenetleniyor makbul olmayan vatandaşlar, akademisyenler. Makbul vatandaş tanımını bu dayanışma değiştiriyor en çok. O dayanışma dışarıdan içeriye olduğu kadar, içeriden dışarıya da oluyor. “İçeriye giren” “dışarıdaki”nin mahpusluğunu öyle iyi biliyor ki, “beni düşünmeyin ben çok iyiyim” diyor hep Tuna, selam ediyor içeriden; Füsun hoca görüş sırasında bile benden gizlemeye çalışıyor belki de kadın cezaevleri içinde en kötü koşulları barındıranlardan biri olan Eskişehir Cezaevi’nden duyduğu bezginliği. İçeridekinin yanında kalıyor bir yanımız, bir yanımız hep eksik, bir yanımız hep suçlu, hep kırgın… Bu topraklara çok kırgınız bir de biz. Her şey normalmiş gibi devam eden herkese çok içimizden kırgınız. Ve kırgın olduğumuz kadar, çok sevmekten yorgunuz. Sevmekten yorulunulur mu? Yorulunulur, hem de nasıl! Kalbim kurusun dersin, sevmeyeyim de önüme bakayım, iş bulayım, kariyerimi yapayım, aman yeter, o ülkeyi ne seveceğim yahu, o kadir-kıymet bilmez, kendi hayatından gayrısıyla ilgilenmez insanları neden seveyim dersin, olmaz. O kalp kurumaz. Sevgi yok olmaz. Ülkeyi sevmek de değil de sanki, insanları, kendini sevmektir, yaşamını, kedileri, köpekleri, toprağı, denizin lodosunu, halkının asabiyetini, küfürleri sevmektir, ummadığın anda gelip kocaman sarılışını bir komşu teyzenin, bir amcanın sen kendini kötü hissetme diye sana çay verişini. KHK’lıların ülkeye dönememesinde boğazlarına takılan o yumruda o çaya hasretlik vardır, sokak kedilerinin mırmırları, martıların çığlıkları takılır insanın rüyalarına, hayallerine.

Bunlar derin mevzular ve hepimiz o derinlikte boğulmamak için önümüze bakarız. Derinine girmeye kalktığımızda düştüğümüz o karanlık kuyudan birbirimizi kaldırabilmek için önümüze bakarız, karanlığa değil. İşte bu umudu muhafaza ettiğimiz içindir ki delirmeyiz, ve içeridekiler çıktığında sağlam durmamız gerektiğini, onları gülümseyerek ve güçlü karşılamamız gerektiğini biliriz. Hocalarımız, meslektaşlarımız hapse girerler, sonra bakanlıktan gecikmiş emir gelir, çıkarlar. Aslında niye hapse girdiler? Bir imza attık biz, hani Anayasanın ifade özgürlüğünü savunan maddeleri, mevzuat ne diyor, bu adaletsizlik nasıl düzelir diye bakarız. Anayasa Mahkemesi’nden çıkması gereken ifade özgürlüğü kararını bekleriz, 26 Temmuz günü AYM’den çıkacak karara gözümüzü dikmiş, soluğumuzu inatla tutmuş, sadece onu bekleriz, günlerce gecelerce, suskun bir Anayasa Mahkemesi’nin ufacık bir sesine hasret, gözümüz her daim telefondadır. Füsun Üstel, Adalet Bakanlığı’nın kararıyla nihayet bugün çıktı. Hepimiz tek yürek delirdik, sevinç içinde gecikmiş bir adalet için kucaklaştık. İnatçı binlerce göz, telefonlarına baktılar günler boyu. Haber beklediler. Sessiz bir adalet sisteminin sesini beklerler. Bir bekleyiş oldu bizim varlığımız artık. Şimdi artık Tuna için adaleti bekliyoruz. Ve bütün imzacılar için.

Hocalarımız haksızca hapse girmiştir, sonra birisi çıkmıştır. Mevzu budur. Böyle bir bekleyişte ve dalgalanmada, hayatı normalleştirerek yaşamanın imkansızlığıdır mevzu.

 

*Doç. Dr.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.