KHK’lilerin yası tutulabilir mi?

KHK’lilere ve OHAL mağdurlarına ne olacağı sorusu, Türkiye’nin tüm yurttaşlarına hep birlikte ne olacağı sorusu ile yakından ilişkilidir. Türkiye yurttaşları diken üstünde, düşünmeyen ve konuşmayan, sansürlü ve otosansürlü, kuytularda süren bir yaşam istiyorsa KHK’lileri kuşkusuz unutmalıdır.

Nejla Kurul* 

Heimrad Bäcker’ın Tutanak adlı kitabından bir şiirin birkaç dizesi, KHK listelerini zihnimde “çukur” olarak simgeselleştirdi: “Ve hemen, yukarıda adı geçen çukura atıldılar. / Ve hemen, sözü edilen çukura atıldılar / bir çukur daha açıldı / bir çukur daha açıldı”.(1) Darbe girişiminin ardından gelen 20 Temmuz 2016 sivil darbesinden bu yana tam üç yıl geçti. Çukurların üzeri kapanmış değil. Çukurun içinde yer kaplama ve düşünme hali devam ediyor, kuşkusuz çukurdan çıkış arayışları da.

KHK’liler, ağır ağır akan ama sanki dünmüş gibi de hayatlarına asılı duran öznel bir zamansallık yaşıyorlar. Adaleti sağlayabilecek mekanizmalar kurulmuş değil, üç yıldır fiili bir cezalandırma devam ediyor. Kendiliğindenliğe bırakıldığında hemen herkes Godot’nun gelmeyeceğinin farkında. Ne yapılabileceğini konusunda arayışlar devam etmekle birlikte Türkiye kamuoyunun KHK’liler konusundaki sessizliği devam ediyor. Yani KHK’liler dışında onları düşünen pek kimse kalmadı. Oysa hak ihlalleri konusunda etkin bir kamuoyu oluşmadığı, başka bir siyasal etik inşa edilemediği sürece farklı dönemlerin farklı mağdurları olacak ve hak ihlalleri bitmeyecek gibi görünüyor. Bu yüzden 21’inci yüzyıl Türkiye’si için yeni bir siyasal etiğin kuruluşuna gereksinme var. Bu ‘Öteki’ne karşı sorumluluk duyan bir siyasal etik.

KHK’ler tikelinde failler (tüm kurumları ile devlet) ile mağdurların karşılaşmalarında, bir hakem olarak kamuoyunun etkinleşmesi ve duyarlılaşması için, Judith Butler’dan esinlenerek yası tutulmayan hayatlara dair (2) yeni bir etiğe ihtiyaç var. Günümüz siyasetinde Butler’a göre, “hangi ölümün yasının tutulmaya değer, hangi yaşamın yaşanmaya değer olduğunu belirleyen politikalar” var. Bu politikalar, ötekinin öldürülebilirliği (sivil ölüm ya da cisimsel ölüm) karşısında, öznenin, onların hayatının kendininkinden daha az değerli olduğu yargısına vararak sorumluluk üstlenmekten kaçınmasına yol açar. Bu yaklaşım Öteki’ni özne konumundan sıyırır, insandışılaştırır. Öteki, öznenin varlığı için bir tehdit unsuru olarak kurgulanır ve hukuk onlar için askıya alınır.(3)

Bu tümceler Türkiye siyasetinde ezilen milyonlarca insanı çağrıştırıyor: Emeğinin karşılığını isteyen işçiler, kendini gerçekleştirmek isteyen kadınlar, tanınmak isteyen Kürtler, LGBTİ’ler ve gençler. Şimdi bunlara insan hakkı ihlallerine karşı “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalayarak itiraz eden barış akademisyenleri ve barış talep eden kamu görevlileriyle [1], tepedeki iktidar savaşının bir biçimde yenik tarafına düşen/düşürülen ve kendini Türk Müslüman olarak tanımlayan ‘yüksek diplomalı’ KHK ve OHAL ezilenleri [2] eklendi. Kuşkusuz bu iki grubun dışında da kategoriler olsa gerek [3]: İhbar edilen, hınç ve kin duygusunun hedefi olan kişiler, diğer muhalif çalışanlar vb.

Sahi, kamusal alanda yası tutulabilecek bireylerle tutulamayacakları kim ayırt eder? Bir yaşamın yadsınmasına, kayıp oluşuna, ne canlı ne de ölü, tuhaf bir varlık ve kısıtlı bir hayat oluşuna kim karar verir? Kimlerin yaşamı yaşam sayılmaz? Bu sorular arkadaşlık, aile ilişkileri, komşuluk, çalışma ilişkileri, toplumsal ilişkiler ve devlet alanında çeşitli konularda güç ilişkileri ile ilgili etik sorgulamaları gerektirir. Sahip olduğu rıza ve zor aygıtlarıyla bu sorulara en açık ve acımasız cevapları başta devlet olmak üzere bürokratik aygıtlar verirler. Bürokratik aygıtlarda yasallık sağlansa bile, adalet gözetilmediği için pek de meşru olmayan kararlar alınır.

Türkiye’de kanun sözünün, özellikle kanun hükmünde kararname (KHK) sözünün anlamı değişti. Yasalar devletin onur duyduğu ve ödüllendirdiği az sayıda kişilerin adlarıyla değil, yası tutulamayacak yüz bini aşan kişinin isimleriyle dolu. Bu listelerde yer alan KHK’lilerin yası tutulabilir mi?

Mehmet Fatih Tıraş araştırma görevlisi idi. Barış imzacısı oldu, PKK ile arasında ‘iltisak’ kuruldu ve suçlandı. İmzası nedeniyle üniversitesindeki görev süresi uzatılmadı. Kanun hükmünde kararname ile üniversitedeki görevinden uzaklaştırıldı. Geçirdiği psikolojik travma nedeniyle intihar etti (25 Şubat 2017). Kendimize soralım, Mehmet Fatih Tıraş’ın yası tutulabilir mi?

Kazım Kurnaz, öğretmendi, “FETÖ” üyesi olmakla suçlandı, KHK ek listesine konularak işinden atıldı, öğretmenlik yaptırılmadı. İnşaat işçisi olarak çalışırken yüksekten baş aşağı düştü. Öldü (Şubat 2019). Ölümünün ardından mahkeme hakkında beraat kararı verdi. Adalet gecikti. Kazım Yılmaz’ın yası tutulabilir mi?

Sevgi Balcı hemşire idi. “FETO” ile iltisaklı görülerek işinden atıldı. Eski arkadaşları onu hiç aramaz oldu. En küçüğü 8 aylık 3 çocuk annesi idi. Depresyona girdi. Hep biz ne yaptık ki, biz ne yaptık ki deyip durdu. Evinde kendini astı (15 Ağustos 2017).(4) Yaşama gücü iyice azalmış bedenini eşi buldu. Sevgi Balcı’nın yası tutulabilir mi?

TERÖR ÖRGÜTÜ İLE AYNI YÖNE BAKMA SUÇU

“Yası tutulamayacaktır” denilenler, yani KHK ek listelerinde adları geçenler, terör ve terörizmle ilişkilendiriliyorlar. Halen parlamentodaki yasama süreçlerine ciddi katkılarda bulunan KHK’li 10 milletvekili de çelişkili biçimde aynı bakış açısından değerlendiriliyor. Terör örgütlerine destek suçlamasıyla atılanlar hem temsili demokrasinin tepesinde (Saray’ı saymazsak) hem de sokaklarda KHK etiketleriyle tutunmaya çalışıyorlar. Yaman bir çelişki var, gerçek çelişki ise KHK ek listelerinde: Listeler hazırlanırken yöneticilerin keyfiyeti, güvenilmez soruşturmalar, adil yargılanma hakkının kullandırılmaması, KHK’li kişinin tüm ailesinin cezalandırılmasındaki ‘sıra dayağı’ kültürü, bir suç iddiası ve yüz çeşit ceza uygulaması vb.

Parti-devletin tavrı bu olsa da, kitlelere göre KHK’lilerin ya da daha geniş anlamda OHAL mağdurlarının yası tutulabilir mi? Bazılarının cevabı çok açık: “Adaletin kestiği parmak acımaz”, “ne yapalım, iktidarın adaleti onları suçlu buldu”, “devlet öyle uygun gördü.” O halde bu bireylerin ve ailelerinin, yani çocuklarının bile yasları tutulamaz. Bazıları bu savı reddedebilir: tamamen yöneticilerin keyfi kararlarına göre bir süreç işletildi, adil bir yargılanma yoktu. Bu nedenle KHK’ler ve genelde OHAL hak ihlalleri, çözüm bekleyen bir sorun olarak isteseler de istemeseler de, hem iktidarın, hem de muhalefetin masasının üzerinde bir dosya olarak kalacaktır.

Bu iki görüş arasında, kayıtsızlığın türlü türlü halleri var. KHK’lileri hiç umursamayanlar ve “bana ne onlardan!” diyenler, çok az bilgiye sahip olanlar, bir grup KHK’liyi desteklerken, diğerlerini “ ama onlar…” diyerek hınç ve öç duygusu ile hareket edenler, soğuk gözlerle bakarak kayıtsız kalıp, “biz neler çektik, biraz da onlar yaşasınlar” diyenler, hiç düşünmeyenler ve hiç konuşmayanlar… Bir konu hakkında görüşler böyle geniş bir yelpazeye yayıldığında, kamusal alanın değil, özel alanın en çok konuşulan konusu haline gelirler.

Türkiye’de özellikle birbiriyle bir biçimde ilişkilendirilen iki konu, kamusal alanda neredeyse ya hiç konuşulmuyor ya da çok az konuşuluyor. Bunlardan birisi terörizm ve teröristtir, diğeri iktidar tarafından birinciyle ilişkilenmesi nedeniyle KHK’li olma halidir. Tabii her iki konu da birer sonuç, her konunun derinlerinde, kıyısında köşesinde, arkasında yatan çok sayıda neden var.

TERÖRİZM VE KORKU İKLİMİ

Türkiye de suç kavramı ve suçlu keyfi olarak yeniden tanımlanıyor. Son birkaç yıl içinde, siyasal iktidar ve destekçi medyanın siyaseti konuşurken en sık kullandığı kavramlardan biri ‘terör örgütü’ ve ‘terörist’tir. Yasal bir siyasal parti olarak, önüne koyduğu demokratik bir siyasal proje ile 5-6 milyon seçmenin oyunu alan HDP suçlulaştırılmış, bu vesile ile adeta milyonlarca suçlu/terörist üretilmiştir. Anayasa değişikliği ile ilgili olarak referandum esnasında bu kez “hayır kampanyası”na destek veren milyonlarca seçmen terörist olmakla itham edilmiştir. Son olarak Adalet Yürüyüşü’nü gerçekleştiren CHP lideri ve destekleyenler ve başka hiçbir kanal bulamadıkları için seslerini açlık grevi ile yükseltmeye çalışan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça terörist ilan edilmişti.

Siyasal iktidarın terörist olarak tanımladığı adı geçen milyonlarca insanın ve kurumun kuşkusuz terörle bir ilişkisi yok. Çünkü terör kelimesi etimolojik olarak insan vücudunu ve aklını olumsuz etkileyen bir korku hali olarak tanımlanıyor. Terörizm kavramı ise siyasi motiflerle silahlı gücü olmayan savunmasız sivillere yönelik planlı ve sistemli saldırıları anlatıyor.(5) Hal böyle ise iktidarın bu tür bir söylemle, özellikle siyasal amaçlarla sivil topluma yüklenmesi bir tür saldırı olarak nitelenebilir.

24 Haziran 2018 genel seçimleri ve 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde, Cumhur İttifakı’nı desteklemeyen tüm seçmenler ülkenin bekasını umursamayan, teröristlerle işbirliği yapan kişiler olarak yaftalanmıştır. Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu da “teröristlerle işbirliği yaptığı” gerekçesi ile Çubuk/Akkuzulu Köyünde linç edilmek istenmiş, devletin en yetkililerinin ağzından bir “geçmiş olsun” sözü dahi çıkmamıştır. Yani ana muhalefet lideri devlet nezdinde yası tutulamayacak kişiler arasında görülmüştür.

Türkiye yurttaşları olarak devlet ve hükümet yetkililerinin kullandığı ‘terör’ ve ‘terörist’ kavramı üzerine düşünmeliyiz. Bu kavramlar Lars Fr.H. Svendsen’in Korkunun Felsefesi (6) adlı kitabında derinlikli biçimde tartışılıyor. Terör kavramı, hem kavramı kullananlar açısından, hem de kavramın muhatapları açısından ‘korku’ ile iç içe.

Türkiye’de giderek yerleşen ve adeta bir alışkanlığa dönüşen korku kültürü, birbirine güven iklimini tahrip etmiştir. X-Files filminde “Korku iktidarın en eski aracıdır” deniliyor. Siyaset felsefesinin bazı metinlerinde, ‘insanların kötü oldukları’ savından yola çıkılarak bu kötülüğün karşısına çıkabilecek güç olarak devlet görülüyor. Machiavelli, “iyi örgütlenmiş devlet, baskı/zorlama ve daimi bir şiddet tehlikesi üzerine inşa edilmelidir” diyor.(7) Devletler, tarihsel koşullara göre bu ilkeyi şu ya da bu düzeyde hayata geçiriyorlar. Ne var ki Türkiye bugün bunu en şiddetli biçimde yaşıyor.

Hobbes, insanların güvenlik için doğal özgürlüklerini toplumsal sözleşme ile herkese terk ettiğini ifade ediyor. Ne var ki Hobbes için, herkesin sözü değersizdir, bu nedenle anlaşmayı bir yaptırıma bağlayacak bir üst güç olmalıdır. Bu toplumun her üyesinin kendini belirleme hakkının tek bir kişiye, sınırsız iktidarı olan egemene devretmesiyle olur. [Egemenin] talep edemeyeceği tek şey tebaalarının yaşamıdır, zira öncelikle korumak için tayin ettiği şey tam da budur. Egemenin yaptığı tüm yasalar Tanrı’nın yasaları olarak kabul edilir, ama Tanrı’nın yasalarının hangileri olduğuna ve devlet dininin ne olması gerektiğine karar veren egemendir.”(8)

Anlaşılıyor ki Türkiye’de her iki filozofun düşünce dünyasından süzülmüş politikalar uygulanıyor. Ne var ki şunu biliyoruz, dünyada Hobbes ve Machiavelli’nin siyaset felsefelerinin üzerinden çok su geçti. Demokratik ve sosyal siyasetin yeni kanalları keşfedildi: Eşitlik, özgürlük ve adalet. Türkiye’de ortaya konulan dirence bakıldığında, siyasal düşüncemizde ve eylemimizde bu kavramlar korkunun oynadığı rolden daha temel bir rol oynuyor.

Öte yandan şunu da biliyoruz ki, korku toplumsal denetim için bir araç olarak kullanılıyor. Yurttaşlarda korkuya neden olacak şey, sadece belli bir yeri yurdu olmayan teröristler değil, aynı zamanda bu teröristlerin ne kadar tehlikeli olduklarına dair kamuya iletilen bilgilerdir. Böylece bu bilgiler, yurttaşların güvenliğini sağlayacak çeşitli önlemleri gerekçelendirmek için kullanılıyor. Swendsen’e göre “… siyasi korku boşluktan doğmaz-yaratılır ve devam ettirilir.” İşlevi çeşitli siyasi uygulamaları desteklemektir. Politik ve ekonomik güçlü çıkarlar, terör tehlikesini ciddi biçimde artırır. Bütün ABD’de resmi olarak 77 bin 69 potansiyel terörist hedef vardır.(9)

Türkiye’nin yeni elitlerinin söylemlerinde ise ‘potansiyel terörist’ hedef sayısı yeni anayasa değişikliğine “hayır” diyen milyonlarca seçmendir. Adeta Carl Schmitt’in izinden gidiliyor ve iktidarın izlediği siyasi eylem de Schmitt’in şu cümleleri ile örtüşüyor: “Siyasi eylem, insanın kendi varoluşunu sürdürmesinden ve onu tehdit edenleri yok etmesinden ibadettir.”(10)

Schmitt’in görüşleri eski ve nobran bir siyaset olarak pratikte olsa da, düşünsel olarak çok gerilerde kaldı. Çünkü demokratik siyaset, ortak bir masa etrafında toplanıp “hep birlikte bize ne olacağı” konusunda konuşabilmemizi olanaklı hale getiren bir süreç. Demokratik siyaset başarılabilir, bunun için güçlü bir düşüncenin/inancın etrafında buluşmak gerekir.

Svendsen’ın aktarımlarına göre,”…Eğer otoriteler, yurttaşların karşı karşıya bulunduğu terör tehlikesinin altını sürekli çizer, hatta abartırlarsa, aslında devletin de kendi yurttaşlarını terörize ettiğini iddia etmek mümkün olur. Yani terörist olarak adlandırılanlarla otoriteler arasında bir ortak yaşam doğar çünkü birbirleriyle kavgalı olsalar da ikisi de aynı sonucu üretir: Korku içinde yaşayan bir halk. Yani her ikisi de bu korkuyu siyasi olarak sömürürler.”(11)

SİYASET FELSEFESİNDE MAĞDURUN VAROLUŞU

OHAL’deki hak ihlalleri konusunda kamuoyu yaratmak için “mağdur” sözcüğü sıklıkla kullanılıyor. KHK’li olmanın, OHAL’de hak ihlalleri ile karşılaşmanın böyle acımasız bir yönü var kuşkusuz, insanlar yaşamlarını eskisi gibi sürdüremediği için mağdur oluyorlar damgalanması nedeniyle, hemen görülmenin (seyahat özgürlüğünün engellenmesi, ayrımcılık), hor görülmenin ve hiç görülmemenin etkilediği bedenler KHK’liler. Bu yönüyle kavram büyük ölçüde vicdanlara ve merhamet duygularına sesleniyor. KHK’li olmanın yarattığı mağduriyet anlatılıyor. Ancak bu yaklaşım, politika ile buluşmadığı ve kamuoyuna politik cevaplar ulaştırmadığı sürece kişi, kendini değiştirse de KHK’li olma niteliği değişmiyor.

KHK’li ya da kaydedilmiş OHAL mağduru olma ile en çok ilişkilendirilen niteleme sivil ölüm. Bu bir tür sosyal ve ekonomik haklardan yoksun cisimsel yaşama tarzı. Jaspers yaşama uğraşısında KHK’lilere ve tüm cisimsel ölümlere bir pencere açıyor. Jaspers’e göre, ölüm nesneler dünyasına ait bir olgu. Başka bir deyişle nesnel bir olgu olarak cisimsel ölüm olağan bir şeydir. Fakat kendimizi gerçekleştirme konusunda hiçbir olanağın kalmadığını gördüğümüzde bu, varoluşsal ölümden başka bir şey değildir. Tabii varoluşsal olarak ölmüş biri, cisimsel olarak yaşamaya devam eder, edebilir. Öbür yandan, ekzistens olmaya (varoluş) başlayan kişi acı çeker.(12) Acı yeni ve güçlü arzu akışları doğurur, yani acı çeken birey yeni bir yaşamın olanaklarını hem tekil hem de Ötekilerle birlikte arar.

KHK’lilerin çalışma, eğitim, seyahat, seçilme, velayet gibi sivil bir hayatın gerektirdiği haklardan yoksun bırakılması, salt KHK’linin değil, onun birinci dereceden yakınlarının da cezalandırılması sivil ölüm kadar varoluşsal ölümü de travmatik hale getiriyor. Ne var ki KHK’lilerin dışında varoluşsal ölümü yaşayan milyonlarca kadın, işsiz, genç var bu ülkede. Yani kendini gerçekleştirme konusunda hiçbir olanağı kalmayan cisimsel olarak yaşayan milyonlarca insan var.

Mağdur kavramında insan onurunu inciten bir şeyler var. Yaşadığı şeye anlam veremeyen, “ben mağdurum” diyen kişi içe doğru büzülüyor, edilgen bir ruh hali içine giriyor. Ardı sıra gelebilecek kötülüklerden dolayı, mağduriyetin failinden (devletten) saklanıyor, saklandığı yerden zayıf bir ses tonu ile iktidarın ve kamuoyunun vicdanına sesleniyor. Mağdur, hep bir kurtarıcı arıyor veya bekliyor, kendi acısının farkında, karşısına anlatmak istiyor güçsüzlüğünü, yani kendi güçlerinin farkında değil. Mağdur kendine gömülmüş, benliğine dönmüş, acıya sabitlenmiş, Öteki ile buluşmayı zorlaştıran duygular yaşıyor. Kendi acısını biliyor ama bu bilgi hakikatin ilişkili olduğu daha geniş bağlamdan çok uzak. Bu nedenle suçluyu ilan edemiyor, devletin/failin hata yapmış olabileceğini varsayıyor, onunla kavgaya tutuşmuyor, hatta ondan “af” istiyor. Mağdur faili tanımlayıp görünür kılmıyor.

Tanıl Bora’ya göre mağdur, Arapça gdr kökünden geliyor, gaddarlıkla kökteş; gadre uğrayan, haksızlığa maruz kalan demek. Batı dillerindeki karşılıkları da gadre ve haksızlığa uğrayan anlamını taşıyor; en çok da, kurban (İngilizceyi örnek verirsek: victim, sufferer, injured). Ötüken Osmanlıca Türkçesi Sözlüğü, hukuki nitelikli ikincil anlamını not ediyor: “Belirli bir suç sebebiyle zarara veya tehlikeye uğramış hak veya menfaat sahibi.”(13)

İşte bu ikinci anlamı açığa çıkarmak gerekiyor, işten atılan Melih Gökçek’in ya da Ahmet Davutoğlu’nun mağduriyeti ile OHAL mağdurlarının yaşadıkları arasına bir sınır çekerek, mağdur kavramının yönsüzlüğüne bir yönelim vermek gerek. Herkesin üretimde, tüketimde, dağıtımda, özel alanda, kamusal alanda, sembolik ve hiyerarşik düzenin içinde mağdur olduğu bir ülkede Tanıl Bora’nın sorusu ne kadar çarpıcı! “Gerçek mağduriyetlerin, ağır gaddarlık eseri korkunç mağduriyetlerin görünmezliğini, işitilmezliğini çoğaltan bir mağdur piyasası” yaratılmış olmuyor mu? Sivillerin ve çocukların öldürülmesi, insanların birden bire KHK ek listelerine konulup işten atılması, gazetelerin, derneklerin, vakıfların kapatılması, cezaevlerinin iddianameleri bile hazırlanmamış yurttaşlarla dolup taşması, nasıl “mağdur” kavramının içinde sıradanlaşabilir?

Mağdur kavramı, muktedirin elinde iyice anlam kaybına uğramış olarak kullanılıyor. Mağduriyeti yaratanlar bir de Mağdur Hakları Daire Başkanlığı kurmuşlar 18 Kasım 2013’te. Mağdur Hakları Kanunu tasarısı da var ve her nedense 2017’den beri bekletiliyor.(14) Türkiye İnsan Hakları Vakfı tasarıyı ciddi biçimde eleştiriyor.(15) Tasarıda, “mağdur” kategorisi “fiziksel, zihinsel, ruhsal veya ekonomik olarak doğrudan suçtan dolayı zarar gören kişi” olarak tanımlanıyor. Gerekçesinde “sosyal, ekonomik ve biyolojik açıdan korunaksız konumda bulunanlar” olarak açıkladığı ve ayrı bir bölüm altında değerlendirilen “kırılgan grup” da “cinsel suç, aile içi şiddet, terör, göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti suçu mağduru ile çocuk, kadın, yaşlı ve engelli mağdurlar” olarak ifade edilmektedir. TİHV’nin uyarısı oldukça açık:

“Cezalandırılması gereken bir eyleme maruz kalan herkes, hakkı ihlal edilen olarak statüsünün tanınmasını ister. Zira fail ya da failler kişiyi zaten bir özne olarak tanımamış ve hakkını ihlal etmiştir. Devletin her hâlükârda insanların haklarına dokunmama ve dokundurtmama ve bazı olanakları sağlama, hizmetleri yerine getirme yükümlülüğü vardır. Ancak işkence ve diğer ağır insan hakları gibi alanlarda doğrudan Devletin ihlalci olduğu suçlara maruz kalmanın toplumsal sonuçları ve kolektif etkileri vardır. Bu nedenlerle “Mağdur Hakları” alanına özgülenmiş bir Kanun çıkarmaya yönelik amaç, haklarından soyutlanmış sadece bazı kişilere karşı sorumluluk tariflenen bir nitelikte olmamalıdır.

Tanıl Bora, İtalyan karşılaştırmalı edebiyat bilimi düşünürü Daniele Giglioli’nin 2014’te çıkan Mağdurun Eleştirisi (Critica Della Victima) adlı kitabını referans vererek, bizzat mağduriyet kavramının ve mağduriyetin sahiplenilmesinin bir eleştirisi olanağına değiniyor. Bu bakış açısına göre, mağduriyeti sahiplenmek ve mağduriyete dayalı bir söylem inşa etmenin eleştiri ve özeleştiri kabiliyetini kaybetmek anlamına geldiğini vurguluyor. Bu söylemin, sevilme arzusunun ve daha önemlisi sevilmeme ihtimalini kaldırabilme kabiliyetinin yokluğuyla alâkasını kurarak… Mağdur kimliğine bürünmenin belli anlamlar yüklediğimiz, devlet ve kamu kurumları ve toplumsal kesimler tarafından tanınmama ve sevilmeme ihtimalini, hatta tanınmadığımız ve sevilmediğimiz gerçeğini, eleştiri ve özeleştiriden de yararlanarak kabul etmek ve yola devam etmek gerekiyor Giglioli’ye göre.

En geniş anlamıyla mağdur, bir suçla karşılaşmış ve hakları ihlal edilmiş bir kişi ya da topluluk. Mağdurun kendi hakkında kurduğu dil tüm hayatına dolanabilir. Mağdur, durduğu yerde taşlaşmaz. Mağdur da diğer insanlar gibi oluş halindedir, kendisine yaşatılanlara sabitlenmiş, donmuş, maddeleşmiş bir kişi değildir. Bu nedenle “biz hâlâ bir bedenin ne yapabileceğini bilmiyoruz” diyen Spinoza’ya kulak vermeli. “Bildiğimiz şey, mağdurun süreç içinde dönüştüğü: Mağdurun gidebileceği en az iki yerin olduğudur: Bir yandan özel alanın kuytularında yaşayabilir, sıranın kendisine gelmesini bekleyebilir, intikam ve hınç duygusu ile dolup taşabilir. Diğer yandan mağdur, bir biçimde salt kendisi için değil, herkes için kamusal alana çıkar, ekonomik ve sosyal hak arayışına başlar ve direncin içinde dönüşebilir.”

Mağdur, “Ben neler çektim, bir bilseniz” diyerek kendini “mağdur kimliği”ne sabitleyerek, geçmişte yaşayarak politika yapamaz. Yapabilirliğin yerine hıncı büyüten bu tavır, gitgide mağduriyeti/kurbanlığı daha gerçek kılıyordur Giglioli’ye göre; yeni öznellik üretimlerini yitirtiyor, en zayıfın elindeki son gücü de alıyordur. Bir de üstüne, güçlüler mağdur mevkiini işgal etmeye soyunur. “Muktedir, mâdunların hıncını yankılayıp ona ‘el koyar.’

Mağdurun, yarattığı mağduriyet rejimi ile haklarını ihlal eden merkezileşmiş iktidar konumlarını yok edecek bir iktidar hedefi ve gelecek tasavvuruna bağlanmış bir politika yapma imkânı vardır. Bu durumda kişi, mağdur kimliğinden ucu açık bir kimlik inşasına yönelir ve “Nasıl yaşayabilirim?”, “Ne yapabilirim?” sorularından yola çıkarak “Bize ne olacak?” ve “Her birlikte nasıl yaşayabiliriz?” sorusuna yönelebilir.

Ruby’nin eserinde (16) yukarıda belirtilenler siyaset felsefesi kavramlarıyla doğrulanıyor. Düşünüre göre, mağduriyet meselesi etrafında eylem ve siyaset yeniden inşa edilmekte. Çünkü genel olarak bir kurbandan söz etmek bir tahakküm alanından bahsetmektir ve buna bağlı olarak bir tarih ve siyaset alanını açmaktır. Çünkü kurbanın varlığı statükonun söyleminde bir boşluk açar. Kurbandan söz etmek demek, dayanışma içinde duyulması gereken seslerine, kurban çığlıklarına gönderme yapmayı gerektirir. Kendi konumu açısından kurbanın bağ üretmekte çıkarı vardır ama bu bağ merhametten ve hayırseverlikten farklıdır. Kurban böylelikle yaratılması gereken bir şehirdeki ihtilafı, bir meşruiyet çatışmasını açığa çıkarır.

Kurbandan dayanışma adacıklarına geçişi sağlayan bir kurban diyalektiğinden söz ediyor Ruby.(17) Siyasal nesne tam da buradan itibaren bir anlam kazanır:

“Toplumsal gövdenin kırıklarına rağmen toplumsal birlik ya da gerçek anlamda siyasal bir gövde oluşturmaya çalışmaktansa, faydaya yönelik gerçekleştirme kiplerinin ötesinde siyasetin nasıl, yeniden bir tarih içinde başka bir kolektif hayatı açmak için, kurbanların tanınmasından hareketle gerçekleştirilebileceğini ve düşünülebileceğini felsefi olarak anlamak mümkündür.”

KHK’liler olgusu, ayrımcılığı önleyecek mekanizmaların kuruluşuna, herkes için adalet anlayışının derinleşmesine, yeni bir siyasal etiğin doğuşuna ve nihayetinde eşit ve özgür bireylerin yaşadığı demokratik/kolektif bir toplumsal bedenin oluşumuna vesile olabilir.

KHK’LİLİĞİN TOPLUMSAL ETKİLERİ 

KHK’li olmak, ilk etapta, kanun hükmündeki listelere adları konmuş kişileri etkiliyor, suç/haksız fiilin veya hak ihlalinin doğrudan etkilediği kişiler birinci dalgayı oluşturuyor. Bu etkilenme işten atılma nedeniyle öncelikle ekonomik, ancak statü kaybı nedeniyle psikolojik ve fiziksel etkiler olarak devam ediyor. KHK’liliğin ikinci dalgası, kişiye karşı işlenen fiiller nedeniyle dolaylı olarak etkilenen, sosyal-ekonomik hakları zarar gören kişi ile birlikte yaşayan kişileri, aile bireylerini, bakmakla yükümlü oldukları kişileri etkiliyor.

KHK’lilerin yaşadıkları, aile ideolojisi nedeniyle tüm aile üyelerinin mağdur hale getirilmesi üzerinden de anlaşılamaz. KHK ile işinden atılabilme ve etkilenme olasılığı, üçüncü dalga politik etkileri ortaya çıkarıyor. İhlal eden devlet olduğunda, KHK’ye konulma riski ile yaratılan geniş çaplı baskı ve şiddet, gündelik hayatın olağan akışının değiştirilmesi, otosansür uygulanması, politik görünürlükten uzaklaşma, korku ve güvensizlik, konuşmama, hatta düşünmeme, birbirini denetleme gibi yollarla dalga dalga toplumun tüm kesimlerini etkiliyor. Örneğin sosyal medya araçlarını kullanmama, kullansa bile taklit isimlerle hesap açma, siyasal düşüncelerini açığa çıkaran gazete ve kitaplardan uzak durma, kamusal alanda saklanma gibi.

Bir ülkede KHK’liliğin yaydığı etkiler, birinci ve ikinci dalgalar olarak bir milyona yakın insanın, üçüncü dalga etkiler olarak neredeyse tüm kamu ve özel sektör çalışanı milyonlarca insanı etkisi altına alıyor. Bu insanların başta çalışma hakkı, eğitim hakkı, seyahat hakkı, sivil örgütlenme hakları, seçme ve seçilme hakkı, medeni hakları (evlenme, boşanma, evlat edinememe, korucu ebeveyn olamama vb) gibi hakları kısıtlanıyor ya da kısıtlanmak istenebiliyor, zira bu bedenler kırılganlaştırılıyor.

Katmanlı damga hali, bir işsizin, eski bir hükümlünün, siyasal hakları kısıtlı, seyahat özgürlüğü yasaklanmış, eğitim hakkı engellenmiş birinin yaşadıklarını farklı düzeylerde ama bir biçimde yaşar. KHK’li olmak başka vesilelerle itibarsızlaştırılmaya müsait olmak demektir. Ailesi, eşi ve çocuklarının yaşamı üzerinde KHK’li olmanın kuşaklar arası etkileri unutulmamalıdır.

KHK’li devlet nezdinde ‘damgalı’ kişi olarak düşünülür, ana akım medya kanalıyla mesaj güçlü biçimde kamusal alana yayıldığı için toplumsalı da etkisi altına almış bir “damga”dır bu. Goofman’a göre, “Damgalı, “ötekiyle” ilişkilerinde onu itibarsızlaştıran (veya itibarsızlaştırabilecek) bir vasfa sahip olandır, normal ve damgalı, somut kişiler değillerdir, ikisi de birer bakış açısıdır. Bu bakış açıları, karma temaslar esnasında, layıkıyla yerine getirilmemiş normlar gereğince toplumsal olarak üretilirler.(19) Damganın karşısında durmayan kişi, karşılaşmaların tesadüfünde yaşayan, karşılaştığı şeylerin sonuçlarına katlanmaktan rahatsız olmayandır.

KHK’LİLER VE OHAL MAĞDURLARI HAKKINDA  

OHAL dönemi ve KHK’li olmanın neden olduğu kırılgan bedenler hakkında İkinci Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri adlı bir araştırma yapıldı ve araştırmanın sonucu raporlaştırıldı.(19) Araştırma bu günlerde güncelleniyor. Kısa bir süre önce rapor, “OHAL’in Yarattığı Toplumsal Yıkıma Farklı Disiplinlerden Bakış” başlığı ile birkaç panel-forumda tartışıldı. Raporu, farklı disiplinlerden ve dünya görüşlerinden bilim insanları ve uygulamacılar değerlendirdi.

Toplantının açılışını raporun hazırlanması ve kamuoyuna sunulmasına büyük katkıları olduğunu bildiğim HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Doç. Dr. İbrahim Bayramoğlu yaptılar. Araştırma, “Mağdurlar İçin Adalet” adlı bir platform adına toplumsallaştırılmış, kamuoyu ile paylaşılmış gözüküyor. Rapor yaklaşık bin sayfa. Ben bu panel/forumların birinde konuşmacı idim. Olay konuşmakla sınırlı kalmadı, rapor katılımcıların sözleri ve sunuş yapan kişilerle olan etkileşim, ortak deneyim ve öğrenme ile yeni sorular ortaya çıkardı.

Kendi davam için beyanımı hazırlarken bu raporun dışında başka raporlar da okudum, bunlar İnsan Hakları İnceleme Heyeti, İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Diyarbakır Barosu ve Gündem Çocuk Derneği gibi insan hakları üzerine yoğunlaşmış sivil toplum kurumlarınca hazırlanmıştı. Bu raporlarda, politik olarak farklı mahallelerin ezilmişliği, yani insan hakları ihlalleri demokratik kamuoyu ile paylaşılıyordu. Yani bir birey, bir mahalle, bir ülke ihlallerle karşı karşıya kaldığında, etkin bir muhalefet yapılmazsa ve karşı çıkış örülmezse, bu durum yeni mağduriyetlerin yaşanmasını meşrulaştırıyordu.

KHK EK LİSTELERİNE KONULANLAR KİMLER?

KHK ek listelerinde adları geçenler, siyasal iktidara ve listeleri hazırlayan kamu kurumlarına göre ‘FETÖ’ ve PKK üyeleri ve bu terör örgütleri ile iltisaklı ve irtibatlı olan kişiler. Böyle söylenince ürkütücü geliyor, öyle değil mi? İdarenin keyfi kararları sonucu KHK ek listelerine konulanların tümü böylesi bir suçlama ile karşı karşıyalar. Masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı, savunma hakkı, suçun şahsiliği gibi hukukun en temel ilkeleri, KHK ek listelerindeki kişiler için hiç uygulanmamış olmasına rağmen KHK’liler terörle ilişkilendiriliyorlar ve cezalandırılıyorlar.

Araştırmaya, 2 bin 862 ‘OHAL /KHK mağduru’, 591 ‘mağdur yakını’ ve 323 ‘doğrudan mağduriyeti olmayan birey’ kategorilerinde toplamda 3 bin 776 kişi katılmış. Katılımcıların bin 51’i kadın ve 2 bin 725’i erkek. Katılımcılar arasında 103 engelli bulunuyor. Katılımcıların yaş ortalaması 36. Katılımcıların eğitim düzeyi oldukça yüksek, yüzde 94,6’sı, mağdurların ise yüzde 98,7’si yüksekokul /fakülte /yüksek lisans veya /doktora mezunu. Katılımcıların yüzde 84,5’i evli veya bir evlilik yaşamış. Ortalama çocuk sayıları iki.

Araştırmaya katılan mağdurların, yüzde 18,7’si tam olarak ne ile suçlandıklarını bilmeden tutuklandıklarını beyan etmişlerdir. Çoktan aza doğru, sırası ile mağdurların, diğer tutuklanma gerekçeleri şunlardır: ByLock (yüzde 49.6), illegal örgüt / terör örgütü üyeliği (yüzde 48.0), Bank Asya (yüzde 40.4), sendika üyeliği (yüzde 24.7), itirafçı ifadesi (yüzde 16), çocuğunu /çocuklarını örgütün okulunda okutmak (yüzde 15.2), ihbarcı / şikayetçi ifadesi (yüzde 11.1), cemaat derneklerine üye/başkan olmak (yüzde 10.6), asılsız / isimsiz ihbar /şikâyet (yüzde 9.8), gazete/dergi aboneliği (yüzde 8.4), örgüt gezilerine/ sohbetlerine katılmak (yüzde 8.1), illegal örgüte / terör örgütüne bağışta bulunmak (yüzde 4.1), örgüte ait yayın /kitap bulundurmak (yüzde 4.1), örgüt dershanesine gitmek (yüzde 3.3), illegal örgüt / terör örgütü yöneticiliği (yüzde 3.0), örgüte burs verme /toplama /dağıtma (yüzde 2.2), örgüt evinde /yurdunda kalmak (yüzde 1.9) “bir dolar”lık banknot bulundurmak (yüzde 1.4), örgüt okulundan okumuş olmak (yüzde 0.5), barış imzacısı olmak (yüzde 0.5), barış istemek (yüzde 0.3).

Etnik ve dinsel kimlik açısından araştırmada iki büyük mağdur grubu var: Türk Müslümanlar ve Müslüman Kürtler. Daha azınlıkta olan küçük grupta demokrat, sosyalist ve ateistler bulunuyor. Siyasal görüş açısından bakıldığında ağırlıklı bir grubu Müslümanlar, görece daha dar bir grubu radikal demokratlar ve sosyalistler oluşturuyor. İlki Türkiye’nin egemen kimlikleri, ikincisi ise Kürtler ve ateist, sosyalist, demokrat, dünya yurttaşı sosyalistler olarak ezilenlerden oluşuyor.
KHK/OHAL mağdurlarının yüzde 93,4’ü kendini Müslüman ve yüzde 88,4 Sünni olarak tanımlıyor. KHK/OHAL mağdurları, kendilerini etnik olarak, yüzde 58,3 oranında Türk, yüzde 13,7 oranında Kürt ve Zaza olarak görüyor. Mağdurların yüzde 25,4’ü ise kendilerini herhangi bir etnik aidiyet içinde hissetmediklerini belirtiyorlar. Araştırmaya katılan KHK/OHAL mağdurları ağırlıklı olarak ‘Muhafazakâr-Demokrat’ kesimlerden oluşuyor.

KHK/OHAL mağduru katılımcılar OHAL mağduriyetleri öncesine göre ortalama aylık (3 bin 500 TL) gelirlerinin yüzde 77’sini kaybetmişlerdir. Mağdur yakınları da çeşitli sebeplerle yüzde 50 gelir kaybına uğramışlar. Ayrıca hem mağdurların hem de mağdur yakınlarının hane halkı gelirlerinde ortalama yüzde 60’lık gelir kayıpları oluşmuş. Ancak OHAL, doğrudan mağduriyeti olmayanları da ortalama yüzde 25 oranında fakirleştirerek, onları da OHAL’in “üçüncül mağdurları” kategorisine yerleştirmiş. 15 Temmuz 2016 sonrası, işsiz bırakılan KHK/OHAL mağdurları arasında, mevcut (şimdiki) işsizlik oranı yüzde 50. Bir işte çalışanların çoğunluğu sigortasız ve/veya düşük kazançlı işlerde çalışıyor. Böylece Türkiye’de işsizlik sorununu en derinden yaşayan grup KHK’lilerdir.

Fark ve kimlik konusuna gelince, en kalıcı kimliğimizin ne olduğu sorusu yaşam evrelerimize göre değişse de anlamlı bir soru. Bu sorunun özgün yanıtlarından birini Ömer Faruk Gergerlioğlu ifade ediyor, sadece ifade etmekle kalmıyor, pratikte bu düşünce doğrultusunda eylemde bulunuyor. Mesleki, toplumsal, siyasal pek çok kimliği olduğunu bildiğimiz Gergerlioğlu, en kalıcı kimliğini düşünmüş ve bulmuş: İnsan hakları savunuculuğu.

Sosyalist topluluklar içinde insan hakları kavramı, büyük ölçüde kapitalizmin liberal felsefi geleneği içinde düşünülüyor. Kapitalist toplumdaki kötülüklerin kapitalizmle; servet ve gelir eşitsizlikleri, mülkiyet düzeni ve gücün merkezileştirilmesi ile ilişkisi esaslı biçimde kuruluyor. İnsan hakları mücadelesi kapitalizmin yeniden üretimine mi yoksa kapitalist toplumdan kaçış çizgilerini ören daha radikal dönüşümlere mi yol açar bu halen tartışılıyor. Gelmekte olan toplumun bugünkü kapitalist koşullar içinden fideleneceği fikri, insan hakları savunucuları ile devrimcileri yan yana getiriyor. Böylece şimdinin hakkının verilmesinin koşulları ortaya çıkarılmış oluyor.

OHAL dönemi mağdurları, cezaevlerindeki Kürt siyasetçiler, sosyalistler ve demokratlar gibi diğer toplumsal grupların yaşadıkları hak ihlallerine koşut olarak yeni bir mağdur topluluğu ortaya çıkardı. Asıl kimliğini Müslüman Türk olma üzerine kuranlar, Gülen Cemaati ile ilişik, iltisaklı, bağlantılı olma iddiası ile anılan toplumsal gruplar. Bu topluluk şiddetli biçimde cezalandırılmaya tabi tutuluyor, suçun şahsiliği ya da masumiyet karinesi gibi evrensel hukukun ilkelerine kulak asılmıyor. Ana karnındaki ceninden, cezaevindeki 10 aylık bebeğe, 14 yaşındaki ergene, yirmilerini bile tamamlamamış askeri okul öğrencisine kadar –aile ideolojisi üzerinden kan bağına dayalı- bir cezalandırma görülüyor.(20) Müslüman mahallenin Öteki’leri olarak toplumsal bir tecritle karşı karşıyalar. Zaman zaman anne ve babalar, kardeşler, KHK ek listelerine giren çocuklarını ve kardeşlerini kendilerine zarar vereceği korkusuyla aforoz ediyorlar.

Gülen Cemaati bir dönem iktidarın en güçlü ortağı idi. O zamanlarda da şimdiki kitleselliğe ulaşmasa da yargı ve kolluk güçleri eliyle pek çok mağdur yaratıldı. Türk Müslümanlar kendilerini bu ülkenin egemenleri olarak görüyorlar. Karşı mahalleye göre, egemen olanın yaşadığı, gerçek mağdurluk olamaz, er ya da geç nasıl olsa anlaşırlar demeye varan bir yaklaşım geliştiriyorlar. Türkiye’de yüzyıldır, onlarca yıldır ötekileştirilen insanlar var. Ne var ki KHK mağdurlarına bu yönde toptancı bir yaklaşım, suçun delillerle sabitlenmesi ya da masumiyet karinesine bakılmaksızın toplu cezalandırmayı meşrulaştıran bir önyargı silsilesini üretiyor. Hangi toplumsal, siyasal ve kültürel çevreden gelirse gelsin tek bir kişinin bile haksızlığa uğramış olduğu sezinlendiğinde sessiz kalınması, yeni ihlallerin meşrulaştırılmasına yol açıyor. Bu nedenle herkes için adalet demeye ve eylemeye ihtiyaç var.

KHK’liler ve OHAL mağdurları arasında, Gülen Cemaati ile hiç ilişkisi olmayan toplumsal gruplar var: Barış Akademisyenleri, KESK’liler, Eğitim Sen’liler. Kurum yöneticilerinin her istediğini onaylamayan ve adaleti aradığı için iktidarlar tarafından muhalif olarak kodlananlar. Başka bir grup, Gülen Cemaati’ne sempati duymakla birlikte birkaç toplantı dışında etkin olmayan kişiler. Sendika üyeleri, banka mevduat sahipleri, Byblock, ankesörlü telefon aramaları olanlar, özel okullar ve vakıf üniversitesi öğrencileri ve çalışanları, verilen emirlere uyan askeri öğrenciler. Darbe ile hiç ilişkisi olmamakla birlikte bu cemaatin şiddetine hiç bulaşmamış üyeleri. Bu grupların hepsi OHAL ve KHK’ler ile birlikte anılıyorlar ve terör ve terör örgütü ve terörist söylemlerinin hedefi haline geliyorlar.

Birbirini tanımama hali, bugünün mağdurlarını yaratan iktidarın da işine geliyor. Egemen medya, ‘terör, terör örgütü ve terörist’ kavramlarını yüksek perdeden kullandıkça mahalleler kendi içlerine kapanıyor ve kutuplaşmanın yeniden üretimine yol açıyorlar. İktidar, “at izi it izine karışmış olabilir” dese de OHAL döneminin en geniş ve tabanda olan mağduriyetleri, korku hali ve üst üste gelen seçim gündemiyle olsa gerek neredeyse hiç konuşulamaz hale geldi.

Neyse ki son günlerde farklı mahallelerin mağdurlarının karşılaşması, konuşması ve birbirlerini anlamaya çalışması için çabalar sürüyor, bu çabaların biri ilk karşılaşmalar niteliğinde bir kısmı bir sol ilahiyat arayışını ortaya koyan politik ve teorik çalışmalar.(21) Bu çabalar hâlâ çok cılız olmakla birlikte güçlenme gizilgücünü de içinde taşıyorlar. Öte yandan insan hakları ve evrensel hukuk ilkelerinin herkese uygulanması gerektiği görüşünden hareketle karma platformların ve toplulukların oluştuğu gözleniyor. Bu bağlamda KHK’lilerin insan hakları dernekleri aracılığıyla seslerini/sözlerini duyurmaları için buluşmalar gerçekleşiyor. Parlamento düzeyinde yürütülen kamuoyu oluşturma etkinlikleri devam ediyor.

RAPORDAKİ KIRILGAN İFADELER VE MAĞDURİYETİN ÖĞRETTİKLERİ 

Raporda, bine yakın sayfanın büyük bir kısmı, kırılgan hayatlardan hüzünlü cümlelerle dolu, katılımcılar sıklıkla sözcüklerin yaşadıkları acıyı anlatmada yetersiz kaldığına işaret ediyorlar. Şiddeti kendisine döndüren 14 yaşındaki çocuğunun ardından kızım intihar etti, gerisi boş diyen bir ebeveyn. OHAL’de hayatını üç sözcükle özetleyen bireyler: İşsizlik, yalnızlık, ağaç kökü. Büyüyünce baba olmayacağım diyen çocuklar. Tek suçunun babasının oğlu olması olduğunu söyleyen gençler: Babamın oğlu olduğum için işten çıkarıldım. OHAL hukuku tutarsızlıklarına işaret eden cümleler: Açığa alındım. Soruşturuldum. Beraat ettim. İhraç edildim. Dağılan aileler: Hem işsiz hem de “eşsiz” kaldım bir anda. Kendilerinin yaşadıklarını izleyen insanları değerlendiren bireyler: Etrafta herkes “savcı” biz ise “sanık” olduk. Toplum tamamen üç maymunu oynadı, hatta dördüncüsü de eklendi: Oh olsun! Kendilerine sorulan sorulardan yorulmuş olanların ifadeleri: “Nerede doğdun? Okuduğun okullar? Gittiğin dershane? Kaldığın yurt?”

İçinde yaşadığı topluma güvenin yitimi şu cümlelerde açık biçimde ifade ediliyor: İnsanlara, dini cemaatlere ve dindar görünümlü kişilere olan güvenimiz yok oldu. İnsanların bencil, nankör ve acımasız olduğunu çok iyi anladık. Toplumsal travmanın ardından gelen bu tür negatif sorgulamalar, hak ihlaline uğrayan kişiyi daha da yalnızlaştırıyor.

Yaşanılan deneyimin olumlu öğrenmelerle sonuçlandığını gösteren cümleler de az değil. Bu cümleler katılımcıların Türkiye’nin Öteki mağdurlarını ve neden direndiklerini anlamasına yol açıyor:

Varlık vergisi zamanında, 6-7 Eylül döneminde gayrimüslimlerin, 90’larda Kürt vatandaşlarımızın neler çektiğini daha iyi anlıyorum.

12 Eylül darbesi sonrası Kürtlere yapılan ve sonrasında azan PKK olayını şimdi daha net anlamaya başladım…

Eğer dindarlar hükmederse işkence biter sanıyordum.

Devlet kavramını yeniden düşünmeye başladım.

Milliyetçiliğim yok oldu. Başkalarının da mağduriyetlerini anlamaya başladım (Özellikle Kürtlerin mağduriyeti).

Raporun son bölümlerinde sık rastlanılan cümleler: İtirafçı ol. İsim ver. Akşama evine dön, itirafçı ol kurtul, kandırıldım de, isim ver, itirafçı ol, kurtul. OHAL Komisyonu’nu ilginç bir benzetme ile açıklayan rapordan bir ifade: Nohut eleğiyle bulgur ayıklamak. Rapor, yaşanılanlar karşısında özellikle Müslüman habitus’una ve genel olarak toplumun sessizliğine yönelik öfke duygularıyla yüklü. Bu duygulara korku, utanç ve suçlu olmadığını düşünmesine karşın basınç nedeniyle suçluluk duyguları ekleniyor.

Etkin pişmanlık, farklı düzeylerde itirafçı bedenleri kat ediyor. İtiraf, özneye bir uzmanın (polis) yardımıyla kendisi hakkındaki hakikati söylemesini buyuruyor. İtirafın ahlakı, iktidar mekanizmalarının içselleştirilmesini sağlıyor (boyun eğme, iktidarın istediği gibi konuşma, pişmanlık). Bu süreçte koparılarak alınmış bir hakikat var.

Foucault, hakikatin koparılarak alınmasının karşısına bir hakikat arayışı etiğini koyuyor. Varoluş estetiği dediği şey, (öznenin iktidara direnme hakkından ziyade, asla kökü kazınamayacak bir direniş potansiyeline dayanır) itirafsız ve haklılaştırmasız bir hakikat cesareti vaat eder. Hakikat ancak kendini olumlama olabilir. Özne, itirafın yabancılaştırmasına, kendini tanıtma zorunluluğuna teslim olmayarak, kendini özne olarak ortaya koymayı öğrenir. Böylece tabiiyet formlarına, başkasının dayattığı bir kendilik imgesinin neden olduğu ezikliğe karşı mücadele edebilir. Öznenin hakikati ifadesi, özneleşmesi ve özgürleşmesinin uğrağı olur. Hakikat cesareti etiği ya da varoluş estetiği. Her türlü tahakküme karşı, en üst derecede siyasal bu meydan okuma, başkalarının olmasını istediği şeyi üstünden atarak kendi olma egzersizini tanımlar.(22)

Rapor, bütünüyle iktidar nezdinde devlet nezdinde “yası tutulamayacak bedenlerin” yaslarıyla ilgili. Araştırmaya katılarak sözlerini söyleyenler diğer insanlara benim yasımı, acımı görün diyor. Bu araştırmada ortaya çıkan sonuçlar, keçiboynuzu gibi hiç tat vermeyen kimi akademik çalışmalara benzemiyor. Gerçeğin kamuoyunda bilinmeyen yönlerini açığa çıkarıyor. Benzer duyguyu, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” adlı bildiriyi imzaladığım sıralarla ve sonrasında Kürt coğrafyasındaki hak ihlallerini okuduğum raporlarda da hissetmiştim. Ölen insanlar, yakınlarının acıları, sokağa çıkma yasakları, yüz binlerce yurttaşın göçe zorlanması. İnsan Hakları Derneği ile o zaman ki Mazlum-Der’in raporlarıydı bunlar. Üniversitede yapılan araştırmalar, sansür ve oto sansürden payını alıyor, yakıcı gerçeklere dokunmuyor bu araştırmalar. Bu nedenle akademinin dışında yapılan araştırmaları çok önemsiyorum. Bu raporların toplumun bilgisini üretme potansiyeli oldukça yüksek.

İkinci Yılında OHAL’in Maliyetleri Raporu büyük bir ciddiyetle hazırlanmış, uzun yorumlara ve soyutlamalara başvurulmamış, iri sözlerden uzak durulmuş, katılımcıların ilk elden sözcükleriyle, okuyucuyu esnek biçimde buluşturmak amaçlanmış. Böylece okuyucunun kendi sonucuna ulaşması destekleniyor. Ne var ki katılımcıların sıklıkla söz ettiği şey, kelimelerin yaşadıklarını tanımlamada yetersiz kaldığı hissi. Eş deyişle kelimelerin kifayetsiz kaldığı zamanlar.

KHK’Lİ NE YAPABİLİR?

Yaşanabilir bir toplum ilk etapta yerleşimcilerin kendilerini birbirine karşı ahlaki sorumluluk sahibi olarak gördükleri ve birbirine güvendikleri kısaca birbirinden korkmadıkları bir toplumdur. İkinci olarak herkes için eşitlik, adalet ve özgürlüğün politik olarak kurulduğu bir toplumdur. KHK’li böyle bir toplumsal tahayyülün tarihselleşmesi ile bu damgadan kurtulabilir ve amaçlı ve anlamlı bir yaşam sürebilir.

KHK’li olmanın ve öyle yaşamanın, “sabit bir özü” yok, KHK’li hareket halinde. KHK’liler kendilerini çevreleyen bağlamdan hareketle ilişkisel ve değişken bir karaktere sahip olarak değerlendirilebilir. Bu kişiler durduğu yerde taşlaşmaz, kendisine yaşatılanlara sabitlenmiş, donmuş, maddeleşmiş değildir, diğer insanlar gibi oluş halindedir, Bu nedenle “biz hâlâ bir bedenin ne yapabileceğini bilmiyoruz” diyen Spinoza’ya kulak vermeli. Yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz şey, KHK’linin süreç içinde dönüştüğü. Sonsuz düşünce ve eylem zenginliği içinde KHK’lilerin gidebilecekleri en az iki yer var:

MAĞDUR KİMLİĞİNE SABİTLENMİŞ KHK’Lİ

Birincisi, özel alanın kuytularında yaşayabilir, failin kendisine yeniden yönelebileceği kaygısıyla sadece bekleyebilir, intikam ve hınç duygusu ile dolup taşabilir. Ne var ki bu durumda KHK’li “Ben neler çektim, bir bilseniz” diyerek kendini “mağdur kimliği”ne sabitleyerek, geçmişte yaşayarak politika yapamaz. Yapabilirliğin yerine hıncı büyüten bu tavır, gitgide mağduriyeti/kurbanlığı daha gerçek kılıyordur Giglioli’ye göre; yeni öznellik üretimlerini yitirtiyor, en zayıfın elindeki son gücü de alıyordur. Bu yetmezmiş gibi bu kez güçlüler mağdur mevkiini işgal etmeye soyunur. “Muktedir, mâdunların hıncını yankılayıp ona ‘el koyar.” Toplumsal alanda etkili bir dönüşüm hedefi olmaksızın, mağdurların bulunduğu ‘çukurları’ işgal etmeye çalışan yeni ya da eski politik özneler KHK’linin elindeki son gücü de alabilir. Kendilerini Türk Müslüman olarak tanımlayan KHK’lilerin büyük bir kısmı kendileri için hukuki bir mücadeleyi sürdürüyorlar, çok azı Türkiye’nin Öteki’leri ile dayanışma içinde görülüyor.

HERKES İÇİN ADALET DİYEN KHK’Lİ

İkincisi, KHK’li bir biçimde salt kendisi için değil, herkes için kamusal alana çıkar, ekonomik ve sosyal hak arayışına başlar ve direncin içinde dönüşür. Hareket halindeki KHK’li kişi, elinde olduğu ölçüde insan, doğa ve nesne ile karşılaşmalarını düzenlemek, doğasıyla uyuşan şeylerle bir araya gelmek, ilişkilerini kendi içinde uyumlu ilişkilerle birleştirmek ve böylece kudretini artırmak için çaba gösterendir. KHK’li olmak toplumsal olarak üretildiği için politik bir olgudur ve farklı politik demokratik koşullarda KHK’ler ortadan kalkar. KHK’linin haklarını ihlal eden merkezileşmiş iktidar konumlarını geriletecek bir politik hedefi ve gelecek tasavvuruna bağlanmış bir politika yapma imkânı vardır. Bu durumda kişi, mağdur kimliğinden ucu açık bir kimlik inşasına yönelir ve “Nasıl yaşayabilirim?”, “Ne yapabilirim?” sorularından yola çıkarak “Bize ne olacak?” ve “Her birlikte nasıl yaşayabiliriz?” sorusuna yönelebilir. Barış Akademisyenleri, demokratlar ve sosyalist KHK’liler büyük ölçüde bu yolun üzerindedir.

KORKUYU YENMEK VE İNSANCA İYİMSERLİK

Korkuyu kullanarak kendini meşrulaştıran ve yurttaşlarının itaat etmesini sağlayan bir devlet, demokrasiden hızla uzaklaşıyor demektir. Çünkü korku stratejisi demokrasinin özünü oluşturan özgürlüğün kuyusunu kazar. Buradan çıkaracağımız ödev şu olabilir: Etrafımızı saran korku ikliminde yaşamaktansa bu iklimi dağıtmanın yollarını aramalıyız. Evlerde, okullarda, üniversitelerde sokaklarda ve Parlamentoda yapacağımız şey budur. Kötümser bir kültür olan korkunun özgürlüğümüzü çalmasına izin veremeyiz. Svendsen’e (23) göre, yoksulluk, açlık, iklim değişimi, siyasi ve dini ihtilaflar, adaletsizlikler karşısında ihtiyacımız olan şey, insanlığın bu problemleri adım adım çözme yeteneğine inanmak, hatalarımızdan dersler çıkarmak ve daha iyi bir dünya yaratmak; kısacası “insancıl bir iyimserlik.”

Sartre, “kendimi, kendi olanaklarıma atarak kurtulurum korkudan” diyor Varlık ve Hiçlik adlı eserinde… Bizler de kendimizi hem kendi ve hem de kolektif/dayanışmacı olanaklarımıza atarak kurtulmalıyız korkudan. Zira hissediyoruz ki korkunun bilinçten veya ortak bilinçten talep ettiği şey güven dolu bir yaşamdır. Bu talebe yanıt iki yerden gelir. Birinci yanıt hem kendi iktidarlarını yitirme tehlikesini hisseden hem de toplumda korku kaynağı olan gerçekliği abartarak korkudan beslenen egemenlerden gelir. Bu egemenler güvenliği sağlayacakları vaadiyle özgürlüklerimizi elimizden almaya yeltenir. İkinci tepki de biz sıradan insanlardan kaynaklanır. Korku nesnesini iyi anlamak ve merak duygusu ile onunla baş etmek, bilgi edinmek ve hakikatin peşinden koşmak ve tekil veya kolektif cesaretle umudu örgütlemek.

KHK’liler kendilerini Türkiye düzleminde tanımlamayı ve resim, söz ve yazı ile kendini kendine ve Ötekilere anlatmayı, iktidarla eleştirel bir mesafeleşmeyi, adaletin sağlanması konusunda etkin mekanizmalar kurulması için hem iktidarı ve yargı sistemini hem de Türkiye Parlamentosu’nu, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ni, Avrupa Konseyi’ni uyarmayı sürdürmelidir.

Son yıllarda birbirlerinden ayrıştırılan mahallelerin adalet arayan bireylerinin aynı mekân ve zamanlarda birbirlerini dinlemeleri tüm mekânlarda deneylenmelidir. Öyle ya, farklı inançlar, pratikler, davranış kalıpları ve rasyonaliteler içinde akıp gelen bireylerin mağdur olma nedeniyle yollarının kesişebilmesi, birbirlerinin hikâyelerini dinlemeleri az şey değil. Bir yandan ben Kürdüm, ateistim, sosyalistim, dinden özerk yaşam süren demokratım diyenler, diğer yandan ben muhafazakâr Müslüman’ım, Müslüman demokratım diyenler. Bu kesimlerin birlikte çoğul bir yaşam imkânı üzerinde düşünmeleri oldukça değerlidir. KHK’liler, yakınları ve çeperlerindeki sorumluluk sahibi bireyler, şimdinin hakkını veren insan hakları savunucusu etkin özneler olabilirler.

KHK’li olmaktan kurtulmak salt KHK’lilerin sorumluluğunda değildir. KHK’lilerin ve OHAL mağdurlarının Türkiye’deki varlığı, emekçiler, Kürtler, kadınlar ve gençler üzerindeki baskılar da eklendiğinde demokratik, çoğulcu, eşit ve özgür bir yaşamın süresiz biçimde ertelenmesi anlamına gelir.

KHK’lilere ve OHAL mağdurlarına ne olacağı sorusu, Türkiye’nin tüm yurttaşlarına hep birlikte ne olacağı sorusu ile yakından ilişkilidir. Türkiye yurttaşları diken üstünde, düşünmeyen ve konuşmayan, sansürlü ve oto sansürlü, kuytularda süren bir yaşam istiyorsa KHK’lileri kuşkusuz unutmalıdır. Yurttaşlar, toplumsal kutuplaşmanın sonucunda iktidara yakın olanların ayrıcalıkları elde ettiği, iktidardan uzaklaştırılan ya da uzak tutulanlara sistemli bir ayrımcılık uygulandığı bir Türkiye istiyorsa KHK’lileri yine unutmalılar. İnsan hakları ve evrensel hukuk ilkelerinin görmezden gelindiği, yargısız infazlarla iyi yaşam hakkının gasp edildiği bir coğrafyada yaşamayı seçmek KHK’lileri unutmak anlamını taşır. Yurttaşlar, işsizliği, güvencesizliği, keyfi biçimde ve sorgusuz sualsiz kolayca işten atılmaları, yani çalışma hakkının engellenmesini tercih ediyorlarsa KHK’lileri geçmişin hüzünlü zamanlarına terk etmelidirler. Yurttaşlar, nohut eleğinde bulgur eleyen, çok kaba ve duyarlıktan uzak bir yargı makinesi karşısında sessiz kalmak istiyorlarsa KHK’liler hakkında hiç konuşmamalıdırlar.

Görünen o ki KHK’lilerin ve OHAL mağdurlarının yaşamları ile cezaevlerindeki siyasal tutuklular dahil tüm yurttaşların yaşamları birbirine bağlıdır. Bu düşünce kapitalizm karşıtı politik öznelerin kült sözünü anımsatıyor: Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz.

(1) http://www.aslierdogan.com/koseyazilari.asp?p=36&id=

(2) Judith Butler, Kırılgan Hayat, İstanbul: Metis yayınları, 2013.

(3) https://www.birgun.net/haber-detay/kirilgan-hayat-uzerine-notlar-132603.html, 14.07.2019.

(4) https://t24.com.tr/yazarlar/omer-faruk-gergerlioglu/intihar-eden-sevgi-hemsirenin-esi-helallik-dileyene-mezardaki-esimden-isteyin-diyorum,17970, 13.07.2019.

(5) http://tbbyayinlari.barobirlik.org.tr/TBBBooks/turkiye-ve-terorizm.pdf 09.05.2019.

(6) Lars Fr. H. Svendsen. (2017) Korkunun Felsefesi. İstanbul: Redingot.

(7) Aynı, s.137.

(8) Aynı, s.143.

(9) Aynı, s.149.

(10) Aynı, s.155.

(11) Aynı, s.155.

(12) Doğan Özlem, Etik Ahlak Felsefesi, Dördüncü Basım, 2019, İstanbul: Notos Kitap, s. 129

(13) http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8618/magdur#.XHzcf_ZuLIU

(14) http://www.adalet.gov.tr/Tasarilar/1magdurhaklarikanuntasarisi.pdf

(15) https://tihv.org.tr/magdur-haklari-kanun-tasarisi-taslagi-hakkinda-tihv-degerlendirme-notu/ 14.03.2019

(16) Christian Ruby- 2014, Siyaset Felsefesine Giriş, (Çeviren: Aziz Ufuk Kılıç), İkinci Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, s.147-148.

(17) Aynı.

(18) Erving Goffman, Damga Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar, (Yayına Hazırlayanlar: Ş. Geniş, L. Ünsaldı, S.N. Ağırnaslı) Ankara: Heretik Yayıncılık, s.15-17.

(19) http://arsiv.omerfarukgergerlioglu.com/mobil/ii-yilinda-ohal-in-toplumsal-maliyetleri-raporu-2-h2366.html, 14.07.2019. https://www.raporlar.org/ikinci-yilinda-ohalin-toplumsal-maliyetleri-raporu/, 14.07.2019.

(20) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1276109/iste_yargidaki_FETO_bilancosu.html Türkiye genelinde Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) üyesi olmak iddiasıyla hakkında adli işlem yapılanların sayısı 500 bine yükseldi. Bu kapsamda halen 259 bin 999 kişinin soruşturma veya kovuşturması sürerken, cezaevinde FETÖ’den 30 bin 947 kişi bulunuyor. Firari 22 bin kişi hakkında ise yakalama emri var. 2 bin 60 çocuğa FETÖ’den işlem: Bunların 379 bin 732’sini erkekler, 103 bin 517’sini ise kadınlar oluşturdu. FETÖ üyeliği iddiasıyla 2 bin 60 çocuğa da adli işlem yapıldı. 260 bin kişinin dosyası derdest: Türkiye genelindeki savcılıklarda FETÖ iddiasıyla 142 bin 184 dosya açıldı. Halen soruşturma veya kovuşturması süren kişi sayısı ise 259 bin 99 oldu. Derdest soruşturmalarda 181 bin 455 kişi şüpheliyken, halen süren davalarda ise 78 bin 544 kişi sanık olarak yargılanıyor.

(21) https://www.iletisim.com.tr/images/UserFiles/Documents/Gallery/130514145848.pdf

(22) Christian Ruby Siyaset Felsefesine Giriş Çev: Aziz Ufuk kılıç, İletişim Yayınları, 2012, İkinci Baskı İstanbul, s.144

(23) Svendsen, ön.ver.

*Prof. Dr.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.