Kadın düşmanı söyleme teslim olmamak: Mesele Şeyma değil!

Kültürel incelemeler ve popüler kültür, feminist yöntemle analiz edilerek incelenmeyi hak ediyor ve etmelidir de. Feminist özneler, cinsiyetçi, kadın düşmanı söylemin ve kadınlık normunun nasıl yeniden popüler kültür üzerinden üretildiğini inceleme ve üzerine yazma hakkına sahiptir. Bu küçümsenecek, önemsizleştirilecek bir durum değildir.

Aynur Boyraz*

Zehra Çelenk’in yazısı üzerinden günlerdir devam eden tartışmaya bir katkı sunmak amacıyla bu yazı kaleme alındı.

Birkaç gün önce Zehra Çelenk tarafından feminist söylem analizi kullanılarak Cüneyt Özdemir’in bir videosunun analiz edildiği bir yazı yayınlandı (Özdemir’in tıklanma oranının artma olasılığına rağmen, analizin daha iyi anlaşılması için video izlenmelidir). Zehra Çelenk’in de işaret ettiği gibi küçümsediği bir kadın üzerinden kurduğu söylem ile Cüneyt Özdemir, izlenme oranını 3 milyona çıkardı.

Hemen ifade edelim. Çelenk’in yazısı bir Şeyma Subaşı yazısı değildir. Zehra Çelenk yazısında amacını, “Cüneyt Özdemir’in tavrının eril boyutunu biraz açıklamaya çalışacağım” diye ortaya koyuyor. Popüler kültürdeki bir erkeğin tavrını tam da feminist bir yöntemle analiz ettiğinde Çelenk şöyle diyor: “Gördüğüm, meslek yaşamı boyunca çok büyük riskler de almaksızın bir saygınlığı sürdürme şansına sahip olmuş popüler bir erkek figürün kendisinden de popüler bir kadın figürü, üstelik mümkün en az emekle aşağılamasıydı. Çünkü kendini kanıtlama ihtiyacı duymuyordu, elindeki malzeme kendiliğinden yeterince ‘düşük’, kendisiyse yeterince prestijli ve güvenilirdi, ona göre. Bunun arkasındaki buram buram erilliği hissetmemek için gerçekten toplumsal cinsiyet meselelerine biraz kör olmak gerekiyor.”

Zehra Çelenk, bu videoda neyi yakaladığını bence iki önemli hususla şöyle ifade ediyor. İlk hususu şöyle açıklıyor: “Öncelikle, yenebileceğini bildiği hasmı gözüne kestirip başkaca da bir motivasyona gerek duymadan, sırf kendi gücünü pekiştirmek için en kolayından ‘indirmek’ hayli eril bir tutum.” İkinci hususa getirdiği açıklama ise şudur: “Kadınlar kadınları türlü yöntemle aşağılayamayacağından değil. O da her saniye oluyor. Bunu bir erkek yaptığında tarihi bir ayrıcalık üzerinden, bunun sağladığı zırhla yapmış oluyor, önemsiz bir fark değil bu da.” Zehra Çelenk’in yazısı bir köşe yazısı olarak, feminist söylem analizi yöntemini başarılı bir biçimde kullanıyor. Bu yazı üzerine, toplumsal cinsiyet derslerinde çokça konuşulup tartışılabilir.

Popüler kültür ürünleri genellikle anti-entelektüel bir alan olarak görüldüğünden bu alanların incelenmesi pek tercih edilmiyor. Ancak bu durumda, popüler kültürü, sokağın gündeliğini, medyayı ve hayatımızda sürekli inşa edilen egemen cinsiyetçi kodları kavramak ve bu türden kodlarla mücadele etmek hayli zor oluyor. Popüler kültür ve bu kültürde kadına yönelik şiddetin meşrulaştırılması da ayrı bir okuma ve analizi gerekiyor. Yazının ileriki satırlarında açıklayacağım ikilik bu konuda da açıklayıcı bir analiz sağlayabilir. Ancak bu, bir başka yazının konusu olabilir.

Zehra Çelenk’in yazısı yayınlandıktan sonra başlayan tartışmalarda; kültür ürünlerinde kurulan söylemin, toplumsal cinsiyet ve feminist analiz yöntemleri ile incelenmesi, ne yazık ki, kimilerince, gereksiz, hatta anti-entelektüel bir faaliyet olmakla itham edildi. Oysa magazin ve popüler kültür ürünleri ve bu platformlarda yer verilen kadınlar, yer verilen kadınların sunumu, bu kadınların sunumu üzerinden kadınlık normunun erk tarafından nasıl belirlendiği, ataerki/erk tarafından kurulan ikilikler üzerinden kadın düşmanı söylemin yeniden nasıl üretildiği, popüler kültürün insanlar üzerindeki etkisi, kurulan bu kadınlık normu ve kadın düşmanlığının nasıl içselleştirilerek biz kadınlarca yeniden üretilip desteklenebileceği feminist teori ve politikanın konusudur. Bu konularda verilen çaba, teorik ama aynı zamanda, pratik ve politik dönüşüm için de bir çabadır. Kültürel incelemeler ve popüler kültür, feminist yöntemle analiz edilerek incelenmeyi hak ediyor ve etmelidir de. Feminist özneler, cinsiyetçi, kadın düşmanı söylemin ve kadınlık normunun nasıl yeniden popüler kültür üzerinden üretildiğini inceleme ve üzerine yazma hakkına sahiptir. Bu küçümsenecek, önemsizleştirilecek bir durum değildir. Ayrıca Zehra Çelenk’in yazısına ve bu türden yazılara “radikal fikirleri duymak istemiyorum”, “bu tür feminist analizler yapılmasın, yazılmasın, paylaşılmasın” türünden tepkiler vermek, yapılanı küçümsemek ciddi bir eleştiriyi hak ediyor. Bu bakış, feminist yöntemi bilmemekten, kadınlık normu ve kadın düşmanı söylemin nasıl her alanda yeniden üretildiğini görememekten kaynaklıdır. Bunu görmeyi, öğrenmeyi reddettiğimizde ise, geleceğimiz nokta kadın düşmanı söyleme yenik düşmek ve hatta bu söylemi yeniden üretmektir.

Aslında Şeyma Subaşı ve popüler kültürde yer alan kadınların sunumu, kadim bir biçimde ataerkil/eril iktidar tarafından kurulan şu türden ikiliklere dayanıyor ve kuruluyor: Lilith/Havva, melek/şeytan, iyi /kötü, namuslu/namussuz, orospu/orospu olmayan, makbul/ makbul olmayan. Bu ikiliklerin sınırları sabit değildir. Sınırları erkin ihtiyaçlarına göre zaman ve mekana göre değişiyor. Örneğin, herhangi bir köyde kan bağı ile bağlı olmadığınız bir erkekle konuşmak sizi hızlıca ikiliğin namussuz tarafına geçirebilir. Bir kentte bunu yaşamayabilirsiniz. Evlilik içinde yapmak zorunda bırakıldığınız işler nedeniyle “melek”sinizdir. Evlilik birliğini sonlandırma kararıyla birlikte bir de nafaka talebiniz olursa “şeytan”sınızdır. Yalnız yaşadığınız bir apartmanda yıllarca “namuslu”sunuzdur. Bir akşam kapınızda kalan bir erkek ayakkabısı ile bu ikiliğin hızlıca “namussuz/orospu” tarafına atılırsınız.

Televizyon programlarda, nafaka konusunun ne çok tartışıldığını fark ettiğimde, çok şaşırdım. Çoğumuzun izlediği üzere, genellikle kadınların yararlandığı yoksulluk nafakasının, erkekler lehine kaldırılması tartışmaları, son zamanlarda alevlendirildi. Yasada cinsiyet belirtilmemesine rağmen yoksulluk nafakasından genellikle kadınlar yararlanıyor. Bunun nedeni, cinsiyetçi işbölümü ve kaynak dağılımına dayanan toplumsal cinsiyet rejiminde, evlilik sürecinde çoğu zaman kadınların yoksullaşması, hatta yaşadıkları erkek şiddetinin bir sonucu olarak fiziksel ve ruhsal olarak çalışamaz duruma getirilmeleridir. Cüneyt Özdemir’in videosunda da gönderme yapılan konulardan biri doğrudan kelime olarak ifade edilmese de nafaka konusuydu. Magazin programlarında geliri kamuoyunda hiç tartıştırılmayan ünlü ve zengin erkeklerin eski eşi olan kadınların aldığı nafaka miktarları sıkça ifşa ediliyor. Erkeklerin gelir kaynakları, bu kaynakların neden mütemadiyen erkeklerin elinde biriktiği konuşulmazken, boşanmakta olan kadınların nafaka talep ve miktarları açıklanıyor. Erkeklerin geliri ve kaynakları da tartışma konusu yapılsa buna belki sınıfsal denebilirdi. Ancak yalnızca aldıkları nafakalar üzerinden kadınlar tartışılıyor. Genellikle nafaka tartışmaları da sanki bütün kadınlar bu miktarları alıyormuşcasına yanıltıcı biçimde yürütülüyor. Oysa kaldırılması savunulan yoksulluk nafakası miktarı 200, en fazla 300 liradır. Acun’un gelirindeki hızlı artış ve gelir kaynaklarının tartışıldığını hiç görmedik. Ancak magazin gündeminden en uzağımız bile, benzer sınıflardan erkeklerin eski eşlerinin nafaka miktarını biliyor. Magazin programları, bu erkeklerin ne kadar cömert olup eski eş ve çocuklarına ne kadar nafaka verdiği söyleminin yanında, “nafaka talep eden, alan, ama almayı hak etmeyen şeytan kadınlar” söylemini yeniden ve yeniden üretiyor. Hayda! Yine bir ikilik mi bize?! “Nafakayı hak eden kadınlar/nafakayı hak etmeyen şeytan kadınlar”. Gücünü eski kadim ikilikten alan yeni bir ikilik çıktı karşımıza. Kadim ikilik, erkin ihtiyaçlarına göre yeni bir görünüm kazandı. Peki, sizce bu ikilik zaman ve mekana göre sabit kalacak mıdır? Kalmamaktadır ki yoksulluk nafakasının hak edilmediğine dönüştürülüyor. “Namussuz/ kötü/ şeytan/orospu/ nafakayı hak etmeyen kadın”. Böylece kadınlık normu, nasıl iyi ya da kötü kadın sayılacağımız söylemle yeniden çizilerek bize dayatılıyor. Aynen Şeyma örneğinde olduğu gibi. Her daim erk tarafından sınırları çizilen ikiliğin iyi yanında görülmek, kötü yana atılmamak için çaba vermemiz gerektiği bildiriliyor. Biz ikiliğin iyi yanında kalma çabasını beyhude verirken, bu çabanın yetip yetmeyeceğini de erk tayin ediyor.

Bu inşa edilen ikilikte bir başka amaç daha var. Sürekli sınırları değiştirilen ikiliğin iyi yanında kalmak, stresli ve beyhude bir çabayı gerektirmekte, bu da müthiş bir öfke yaratıyor. Hiçbir duygu sonsuza kadar bir kutuda saklanamaz; çıkmalı, eyleme vurulmalıdır. Feminist teori ve politik analize kapıları kapattığımızda, ikiliğin şimdilik iyi yanına düşen biz kadınlar, diğer yandaki kadına, kimi zaman bizden özgür ve refah görüntüsüne öfke duyarız. Aynen Şeyma örneğinde olduğu gibi… Öfkemizi bu ikiliği ve sınırları belirleyen ataerkiye, erke yöneltmek yerine, öfkemizi bu kadınlardan çıkarmaya başladığımızda ise, kadın düşmanı söyleme teslim olmuş, onu yeniden üretmiş oluruz. Ataerkinin çizdiği sınırlarda makbul sayılmayan, namussuz sayılan, saydırılan kadınları ya da nafaka hak etmediği söylenen kadınları, hatta orospuları her taşladığımızda geldiğimiz nokta, cendereye alındığımız bu ikiliğe ve kadın düşmanı söyleme yenik düşmektir.

Zehra Çelenk’in fikrine ve ellerine sağlık. Popüler kültürü feminist yöntemle daha çok incelesin. Biz de bu analizlerle birlikte feminist yöntem, teori ve politikayı daha çok okuyalım. R.W. Connel Toplumsal Cinsiyet ve İktidar kitabında, “ama ne var ki teoriler ağaçta yetişmiyor; sonuçta teorileştirmenin kendisi bile, politika içeren bir toplumsal pratiktir” diyor. Sarah Ahmed ise “bizler oyunu bozmak istiyoruz. Çünkü bu dünya parçası olduğumuz dünya değil. Beyaz erkekliğin kurumsal yapısını ortaya çıkarmalıyız. Bizler keyif kaçıranlarız” diyor. Cinsiyetler arasındaki iktidar ilişkilerini açığa çıkarmak, sorgulamak ve dönüştürmek feminizmin ve feminist teorinin amacıdır, bunun gücü de radikalliğinden gelir.

Toplumsal cinsiyete dair “radikal söylemleri” duymaktan sıkılmayalım, korkmayalım. İyi okumalar.

*Psikolog, Feminist Araştırmacı


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.