Maziye bir bakıver

Yeni medyanın nimetleri unutmaya panzehir oluyor. Bu sayede çocuklarımızı geçmişin sistematik olarak tekrar edilen, ezberletilen yalanlarına ezdirmemeyi başarıyoruz. 1993’te, Sivas’ta neler yaşandığını o günün gazetelerine mahkûm olmadan, canlı tanıklarından dinleyebiliyor, yalın gerçeğe itibarını teslim edebiliyoruz.

Ulaş Altuner*

‘Madımak’ sözcüğü çocukluk anılarımda güzel bir yere sahipti. Her aradığında, her yerde bulamazdın. Mevsimi vardı. Sivaslılar Sivas’ın derdi, Tokatlılar Tokat’ın… Ben menşei ile alakadar değildim. Bulduğum yerde en az iki tabak gömerdim. Anılarımızda, nereli olursa olsun ve ne şekilde pişirilirse pişirilsin çok lezzetli bir yöresel yemek olarak kalacakken, bir günde, birdenbire ülkenin bağrında onulmaz bir yaranın adı oluverdi Madımak.

Son zamanlarda, yaş kemale erdiğinde olsa gerek, uzak geçmişteki olaylarla ilgili aklımda kalanlarla gerçekte olanların tam olarak örtüşmediğini; yerlerin, zamanların, isimlerin ve simaların birbirine karışmaya başladığını fark ettim. Doğal olarak, doğru anımsadığımı düşündüğüm her şey sorgulanabilir hale geldi. Nihayet, hafıza-i beşer nisyanla malul. Unutuyoruz. Her şeyi bir şekilde, tümüyle değilse bile kısmen unutuyoruz.

Üzerinden çeyrek asır geçtiğini görünce canlı canlı tanıklık ettiğim ve çok iyi hatırladığımı düşündüğüm Sivas Katliamı’na dair anılarımın ne kadar gerçeği yansıttığını da merak ettim. Olayın kendisini, orada kimlerin ne şekilde can verdiğini, faillerini ve azmettiricilerini değil, o dönemdeki toplumsal algıyı, tepkileri ve ne hissettiğimizi hatırlamaya çalıştım.

Sivas, benim yaşamımda bir kırılmaydı. 14 yaşındaydım. Katliam meydana geldiğinde sadece 100 kilometre kuzeyde, coğrafi ve sosyolojik açıdan Sivas’a çok benzeyen bir şehirde yaşıyordum. Madımak Oteli, Sivas’ta değil orada olsa, olayın ne eksik ne fazla, aynı şekliyle yaşanmasını mümkün kılacak bir sosyolojiden bahsediyorum. Ergenlik ve kimlik bunalımına ceberut mahallenin baskısı da eklenince toplumsal olaylar karşısında en iyi ihtimalle kayıtsız kalıyor, fakat çoğunlukla zalim çoğunluğun işaretlediği yerde duruyordum. Duyarsız, umarsız ve son derece aptaldım. Çocuktum yani.

Geriye dönüp o meşum güne bakınca sadece göğsüme yerleşen sancıyı ve bu dünyadaki zulmün boyutları karşısında hissettiğim dehşeti değil sonraki yaşantımda nasıl biri olacağıma dair bir fikir oluşturduğumu da çok net anımsıyorum. Kim olmak istediğimi değil ama kim olamayacağımı tam da o gün, 2 Temmuz 1993 tarihinde görmüştüm. Zor bir seçim değildi. Böylesi bir katliam karşısında “Oh olsun, cayır cayır yandı kafirler” diye sevinenlerle, kederden titreye titreye ağlayanlar arasında, nerede saf tutacağıma dair çok basit, çelişkiye yer bırakmayan bir seçimdi.

Bunlar o güne dair net bilgiler. Yani bendeki durum… Ancak asıl merakım, ülkede durumun nasıl olduğuna dair hatırladıklarımın doğru olup olmadığıydı. Siyasi aktörler ne diyordu, medya ne diyordu, kanaat önderleri ne diyordu… Mesela ana akım medya nasıl aktarmıştı bu haberi? Herhalde katliamı lanetleyen ve bütün ülkeyi bu korkunç olay karşısında yasa davet eden başlıklar atılmıştı. Başka ne olabilirdi ki? Hani şu hiç geçmek bilmeyen ‘birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günler’ eğer o günler de değilse hangi günler olabilirdi?

Bizim medyamızın bu tür olaylar karşısında genellikle asıl suçluları gizleme, ihmalleri perdeleme ve siyasi sorumluları aklama aracı olarak kullanılması eski bir gelenektir. Her nevi doğal afette, maden kazalarında, tren kazalarında, iş kazalarında, terör saldırılarında mağdurlar dönüp dolaşıp suçluya, müsebbiplerse bir şekilde mağdura dönüşür. Bunun ezelden beri böyle olduğunu biliyor olsam da Sivas’a bu bağlamda bile özel bir anlam atfetmiş olmalıyım ki 90’ların sabıka dosyası kabarık medyasının bile, en azından böyle bir katliamın ardından öfkeyi, nefreti, caniliği normalleştirecek bir dil kullanmaktan kaçınacağını varsaymış, bir şekilde konduramamışım.

Açtım arşivi, manşetlere baktım. Yine hatırladığım başka, yaşanan bambaşka çıktı. ‘Büyük’ gazetelerin birinde bile, (sebebi ne olursa olsun) 20’nci yüzyılın sonunda, bir otelin ateşe verilmesini, içindeki insanların diri diri yakılmasını ‘canilik’ olarak niteleyen, doğrudan lanetleyen bir başlık göremedim. Hemen hepsi olayı ‘tahrik’ noktasından görüp Aziz Nesin’i baş suçlu ilan etmişlerdi. İç sayfalar da farklı değildi. Yine tahriklerden, ihmallerden, ‘ama’lardan geçilmeyen kamyonla boş lakırdı… Kuyruğuna ‘ihmal’ eklenmiş bir ‘tahrik’ yüzünden can vermiş 35 masum insan. Aileleri, sevenleri 26 yıl boyunca bir ihmal yüzünden hayatsız, soluksuz, adaletsiz yaşamışlar.

Bu işler böyledir. Hikâyeyi böyle kurar, çok sesli anlatır ve bunda ısrarcı olursanız, gerçeği yamultur, zalim çoğunluğu arkanıza alır, gerçeği savunanların önce sesini boğar sonra da suskunluk sarmalına itersiniz. Joseph Goebels’in çok meşhur ve son zamanlarda nedense bize çok aşina olan saptamasında belirttiği gibi, “Bir yalanı ne kadar uzun süre tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar fazla inanırlar”. İşte o günlerin yalanları bugünlere sirayet ediyor. Eski medyanın genetik mirası, o dönemin bütün habis hastalıklarını bugüne taşıyor.

BU DÜZEN DEĞİŞECEK

Gençler öyle biliyor amenna, ama bizim gibi o günlere tanıklık etmiş kuşağın bile belleğindeki bilgi, Eski Türkiye’deki medyanın bugünün medyasından evla olabileceği yanılsaması yaşatıyor. Halbuki çok kolay ve kısa bir arşiv taramasıyla bugünün kirli dilinin, yozluğunun, ilkesizliğinin köklerinin o günlere hatta daha eskilere indiğini kolayca görüyoruz. Ahmet Kaya lincinden Cumartesi Anneleri’ne, ölüm oruçlarından ekonomik kriz haberlerine, spor manşetlerinden magazin başlıklarına kadar her sütun-santimde kirlenmişliği iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Son 17 yılda konvansiyonel medyanın dili ve yöntemleri değil sadece tuttuğu saf ve söylemleri de değişti. Bir de düşmanları ve öcüleri değişti tabii. 90’lı yıllarda medyanın irtica, tehdit, ‘beka sorunu’ şeklinde etiketlediği pek çok konu bugünün medyasında övgüyle neşrediliyor. Kısacası medyanın kimyası değişmedi. 1989’da neyse 2019’da da o. O günden bugüne değişense medyanın tesiri ve gücü. Eski Türkiye’de onca itibar sorununa rağmen medyanın ‘dördüncü güç’ olma vasfı vardı. Yönetici kadrolarında liyakat bugüne kıyasla çok daha fazlaydı. Haberciler haber kovalıyor, bu haberlerle gündem yaratabiliyordu. Diyelim ki Susurluk Olayı patlak verdiğinde, ne kadar iktidar yanlısı olursa olsun hiçbir gazete veya gazeteci bu olayı yok sayamıyor, kafasını başka yöne çeviremiyor; bu tartışmaya bir ucundan katılmak durumunda kalıyordu.

Artık böyle bir şey söz konusu değil. Norveç’te, Belçika’da olsa hükümet değiştirecek haberler iki günde buharlaşıveriyor. Bu içeriklere gereken reaksiyonu verecek, kitleleri harekete geçirecek ne siyaset var, ne sivil toplum ne de toplumsal farkındalık. Bunun sağlamasını yakın zamanda Yeni Türkiye’mizde yayınlanan bu nitelikteki haberlere, ana akımın bu haberler karşısındaki tutumuna ve haberi yayınlayanların neler yaşadığına bakarak yapabiliriz.

Bu hal, sürdürülebilir bir hal değil. Bu medya düzeni değişmeye mahkûm. We Are Social 2019 araştırmasına göre Türkiye’de nüfusun yüzde 73’ü internet, yüzde 63’ü ise aktif olarak sosyal medya kullanıyor. Bu kullanıcıların yüzde 54’ü 45 yaşın altında. İnsanların internette geçirdiği günlük ortalama süre yedi saate, sosyal medyada geçirdiği süre ise üç saate yaklaşmış durumda. TV izleme oranlarının ve gazete okurluğunun doğru orantılı olarak azaldığını da görüyoruz. Araştırmalar, Türkiye’de haberden kaçınma eğiliminin ve medya okur-yazarlığının çok hızlı bir şekilde arttığını gösteriyor. İnsanlar güvenilirliği nispeten daha az sorgulanan farklı kaynaklara, kanallara yöneliyor.

Daha da genişletilebilecek bu istatistikler geleneksel medyanın, ki yakında internet haberciliğini bile böyle anmamız gerekebilir, bir ‘beka sorunu’ ile karşı karşıya bulunduğuna işaret ediyor. Medyanın siyaset baskısından bağımsız olarak kendini gözden geçirip yeni okur profiline uygun bir formata geçmesi elzem. Çünkü giderek bilinçlenen ve bilgiye erişim olanağı genişleyen okur, önündeki bilgi çamurunu eşelemede ve doğru/geçerli bilgiye ulaşmada her geçen gün daha da ustalaşıyor.

Eski Türk filmlerinde kriz iletişimi nasıl yapılırdı hatırlayın. Kalantor patron, şirketi hakkında olumsuz haber yapıldığını öğrenince çalışanlarına “bütün gazeteleri toplatın” diye haykırırdı. Artık hiçbir şeyi toplatamazsınız. Bilgi ağında o kadar çok çatlak var ki hangi sansürle yamarsanız yamayın o bilgi bir yerden sızacaktır. Medya artık bir şeyleri gizlemenin, örtbas etmenin, şeklini şemalini eğip bükmenin aracı olamaz.

‘Halkın haber alma ihtiyacı’ laf ola beri gele bir tanım değil, gerçek bir ihtiyaca tekabül ediyor. Halk ise ihtiyaçlarını bir şekilde gidermede mahirdir. Ekmek bulamıyorsa pasta yemez, ekmeği edinmenin başka bir yolunu bulur. Aynı durum haber ve bilgi edinme ihtiyacı için de geçerli. Hâkim ve organize medya bu ihtiyaca karşılık vermiyorsa kitleler alternatif bilgi kaynaklarını kullanmaya ve onları muteber görmeye başlar. Eskiyi yeniyle değiştirir. Çağımız ve teknolojimiz buna fazlasıyla imkân tanıyor.

Yeni medyanın nimetleri unutmaya da panzehir oluyor. Bu sayede çocuklarımızı geçmişin sistematik olarak tekrar edilen, ezberletilen yalanlarına ezdirmemeyi başarıyoruz. 1993’te, Sivas’ta neler yaşandığını o günün gazetelerine mahkûm olmadan, canlı tanıklarından dinleyebiliyor, yalın gerçeğe itibarını teslim edebiliyoruz. Her yıl milyonlarca insana, o tarihte doğmamış olanlara bile, #unutMADIMAKlımda dedirtip yitirdiklerimizi hak ettikleri şekilde anabiliyoruz.

*İletişim Uzmanı


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.