İnsan hakları ve Kürt-çe

Kürtçe, Ermenice veya Rumca, bir vaade mevzu edilmeyeceği gibi bir pazarlık masasına da konamazlar, çünkü hiçbir insan, toplum, grup, siyasal hareket veya örgüt, dili yargılayamaz; dil yargılandığı taktirde o dili konuşan insanın yargılanması veya o insanın varlığının pazarlığa mevzu edilmesi demektir.

Bilal Cantürk*

Sayın okuyucu,

Bir sonbahar ya da ilkbahar gününde kendi başınıza bir dağın tepesinden aşağıya doğru bakarken -ki ister ayazlı bir hava ister güneşli, sakin bir hava olsun, fark etmez- ağaçların, rüzgârın ve akan suyun çıkarttığı, birbirine karışan seslerden kendi benliğinizi sezinleyebilmeniz mümkün. Ve bu sezişte, kendi hesabıma, kendimi aciz ve yapayalnız, varlığıma epeyce yabancılaşmış bir hisse kapılmışımdır: bir an ellerime baktığımda Dağlarca gibi söylendiğime şahit olmuşumdur:

Bu eller miydi masallar arasından
Rüyalara uzattığım bu eller miydi,
Arzu dolu, yaşamak dolu
Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan?
Bu eller miydi kesen mavi serçeyi
Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık.
Yorganın altına saklanarak
Bu eller miydi sevmeyen geceyi? (F. H. Dağlarca)

Bu dudaklar mıydı kelimelerin boşaldığı, bir lağım misali kimi zaman kustuğunda? Felsefe bağlamında, bu ruh hâlinin sürekliliğine kaosa saplanmak denir (ya da benliğine yabancılaşmak); çünkü her şey, verilmiş anlam ve değerini yitirirken, bu yitirişin akabinde benim varlığım da ciddiyetini, değerini ve dünyaya (dışa) yönelmiş istencini yitirir, öyle ki, anlam verilmiş, yar-gı-lan-mış, doğru ve yanlış bellediğim şeylerden, ağaç, kedi, köpek… dediğim şeylere kadar her şey çözülür ve belirsiz sessizliğe gömülür! İşte o zaman, ellerine baktığında, “bunlar ne?” diyesi gelir insanın, bilmezlikten geldiği için değil; hakikaten “bu eller ne?”. Felsefî bir sorun olarak ele alındığında, bu varoluşsal durum 20’nci yy. düşüncesine damgasını vurmuştur, çünkü burada “ben”, yani bireyin kendisi, merkeze alınmasının yanında, her şey anlam ve değerini yitirdiğinden, hakikat de tekrar inşa edilecektir; eski felsefe dizgelerinin epey karşıtlığında bir çabadır bu; artık önceden varsayılmış bir idealar alemi, dörtlü nedene dayalı bir metafizik çerçevesi yoktur; “insan düşünen bir hayvandır”, türünden oldukça biçimsel ve ‘ontik’i sıyrılmış kategorik tanımlamalar yapılmayacaktır. Kısacası, 20’nci yy. düşüncesinin konusu, şöyle ya da böyle, insan olmuştur (Bilim felsefesinde yapılan çalışmalar bile bu bağlamda okunabilir: İmre Lakatos, ispat kavramını; K. R. Popper yanlışlanabilirlik kavramını irdelerken, aynı zamanda insanın düşünce yetisinin bilgiyi nasıl gerekçelendirdiği üzerinde konuşmuş oluyorlardı).

20’nci yy. düşüncesi, insanı odağına alırken, evrensel insan haklarını keşfetti! Bu insan düşüncesi tarihinin en büyük keşfidir; çünkü bu keşifle birlikte on binlerce yıldır köleleştirilen insan, artık köleleştirilemez idi! Evrensel insan hakları, her şeyden önce, ontik olarak bütün insanların eşit olduğunu söyler. Bunun anlamı, üçüncü dünya ülkelerinde ve de diğer ülkelerin halk kesiminde henüz bihakkın açıklığa kavuşmuş değil! Bunun anlamı, yukarıdaki paragraftan sezinlenebilir: Bütün insanlar bir kaosa düşebiliyorsa, hepimiz kaostan vücut buluruz ya da bulmuşuz. Bu kaostan vücut bulan her insan, kimi belirlenme koşulları ile var olur. Bu belirlenme koşulları, asla ve asla toplumsal ilişkilerde kıyasa tabi tutulmayacakları gibi, bir vaade veya pazarlığa mevzu edilemez. Bunlar yapıldığı taktirde, bütün insanların ontik olarak eşit oldukları ilkesine ters düşülmüş olur. İnsan kavramının irdelenmesi ile anlaşılır ki, dil yeteneği insan kavramının belirlenme koşulu iken, bu koşulun birey bazında gerçeklenmesi bir dil, örneğin Türkçe, Kürtçe, Ermenice, vasıtasıyla olur. Yukarıda söylediklerime göre, misal Türkçe ile Kürtçe, kıyaslanarak birinin diğerinden daha gelişmiş olduğu iddiası üzerinden, bu dili konuşan toplum kesimleri arasında bir hiyerarşi tesis etmeye matuf her adım, evrensel insan haklarına aykırıdır. Benzer şekilde, örneğin Kürtçe, Ermenice veya Rumca, bir vaade mevzu edilmeyeceği gibi bir pazarlık masasına da konamazlar, çünkü hiçbir insan, toplum, grup, siyasal hareket veya örgüt, dili yargılayamaz; dil yargılandığı taktirde o dili konuşan insanın yargılanması veya o insanın varlığının pazarlığa mevzu edilmesi demektir. Ki bu da kölelik kavramına kapı aralar (Evrensel haklarının bir gereği olan, mevzubahis ilkenin önemini, ona karşıt şu cümleleri hatırlatarak vurgulamak istiyorum: “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır (M. Esat Bozkurt )). Bu ilkenin, (insanın) var olmanın belirlenme koşulları olarak beraberinde getirdiği başka şeyler de olduğunu, örneğin mülkiyet hakkı olduğunu; varoluşsal felsefe bağlamında beliren “bu mülkiyet” hakkının, Marksizm, sosyalizm, liberalizm ya da kapitalizm gibi düşünce biçimlerinde ele alınan “şu mülkiyet” hakkı ile kökeni ve kavramsal çerçevesi bakımından bir alakası olmadığını söylemek istiyorum. 20’nci yy.’yi geride bırakırken, “İnsanın Tanrı karşısındaki mesuliyeti nedir?” sorusu yerine “İnsanın Tanrı karşısındaki konumu nedir?” sorusunu sormak gerekir. İkinci soru, birincisine göre, daha mütevazı, daha insan merkezli bir sorudur. Bir dine inananlar, bu soruyu sorduklarında, “öteki” ile sağlıklı bir iletişim kurmanın yolunu da; onlarla yaşama zemini de bulmuş olacaklardır. Gerçekten böyledir, çünkü bu yaşanmış ve yaşanmakta olan bir tecrübedir. Demek ki insan kavramı, bir dine inananlar için de düşünme faaliyetinin merkezinde olmayı hakkediyor.

Buraya kadar yazılanlar, bir paragrafta ele alacağım sorumun oturduğu zemini açıklığa kavuşturmak içindi. Sorum şu: Neden Kürt meselesi çözülemiyor? Bu sorunun hâlâ var olması bir yana, onu konuşmak benim için, 20’nci yy.’nin gerisinde konuşlanmakla eşdeğerdir. Kürtçenin, ya da Ermenicenin serbestçe konuşulmayacağı gibi bir lafı mevzubahis etmek, bir ilkelliktir; Kürtlerin öz-erklik taleplerini Türkiye’nin bölünmesi olarak görmek, aynı derecede bir zihinsel ilkellikle malul olduğu gibi Evrensel İnsan Hakları’nın temel ilkesi olan bütün insanların ontik olarak eşit olduğu gerçekle karşıt bir tutumda olmak demektir. Dahası, M. Esat Bozkurt’un konuşlandığı yerde konuşlanmaktır. 20’nci yy. düşüncesinin insan hakkında söylediklerini dikkate almadan, dünya sistemine entegre olmak, onda söz sahibi olmak da mümkün olmayacaktır. Bu dünya sistemi lafından kastım, içinde bulunduğumuz yaşamın koşulları, ekonomik ve değer ilişkileridir. Bir tane Kürt, bir Kürt olarak asla Muş’u, Diyarbakır’ı ya da Mardin’i İstanbul’dan kopuk bir toprak parçası olarak görmedi; çünkü kendi karakterini oluşturan kültürü, düşünce imgeleri, söz oyunları, -söz gelimi- Diyarbakır ile İstanbul arasında tarih içerisinde bir duygulanımlar ve imgeler ağı oluşturmuştur. Öz-erklik ile Diyarbakır’ı İzmir’den koparmak demek ya da koparılacağını sanmak, bir daha Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi, “Bu eller miydi?” diyememektir; oysa o kişi, o dağın başından aşağıya doğru bakarken, ruh halini en iyi şekilde “Bu eller miydi masallar arasından/ Rüyalara uzattığım bu eller miydi? …” diye başlayarak haykırabilmiş kimi zaman! İnsana saygı duyulduğunda, onun kendi hayatına ilişkin karar verme hakkını talep etmesi olağan karşılanır; birisinin yaşadığı şehirde, alınacak kararlarda, yapılacak yaptırım ve hizmetlerde söz sahibi olması kadar doğal ne olabilir ki! 20’nci yy. düşüncesi bize bunu olağan, olması gereken şey olarak karşılamamız gerektiğini salık verir. Fakat, kendini ya da kendilerini ötekilerden üstün gören bir zihniyet, bu tavsiyeyi kendi çıkarlarına ters görürken; öz-ü-gür bir şekilde kimliğini inşa edememiş biri de, varlığını tehdit eden tehlikeli bir düşünce olarak algılar.

 

*Arş. Gör. Doktora adayı, Fizik Bölümü, Sabancı Ünv.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.