Münazara ya da 'bir şey olmuşsa da, hiçbir şey olmadı'

Küçükkaya, kötü bir moderasyon gerçekleştirdi, format da bu kötü moderasyon gibi siyasetçilerin işine gelecek şekilde kurulmuştu. Kendi sahasında top çevirip 0-0’la beraber tur atlayan iki rakibi izledik. Büyük Türk düşünürü Ali İhsan Yavuz’un sözünü biraz çevirirsek “bir şey olmuş gibi olsa da, aslında hiçbir şey olmadı.” Ancak, bunun tek suçlusu moderatör ya da format değil.

Dağhan Irak*

Günlerdir konuşulan Ekrem İmamoğlu-Binali Yıldırım münazarası geride kaldı. İlk tepkilere bakıldığında pek kimsenin dişinin kovuğuna gitmeyen, kimsenin de oy verme davranışını değiştireceğe benzemeyen bir yayın oldu. İki tarafın da taraftarlarının kendi adayını tartışmanın galibi görmesi ve kimsenin fikrini değiştirmemesi zaten bu kadar kutuplaşmış bir siyasi ortamda önceden öngörülebilecek sonuçlardı. Peki “dağ, fare doğurdu” denecek derecede monoton ve sıkıcı bir tartışmayı bekliyor muyduk? En azından bu kadarını değil. Ama neden böyle oldu?

Bu münazara, format ve moderasyon itibarıyla gazetecilik açısından başından itibaren ciddi zaaflar taşıyordu. Her şeyden önce; AKP iktidara geldiğinden beri, bu partinin ve liderinin ısrarla rakiplerinin karşısına oturmaktan sakınması nedeniyle böyle bir buluşmanın tüm inisiyatifini medyadan alıp siyasete vermişti. Bu nedenle, münazaranın formatını da gazeteciler değil, siyasetçiler ve onların medya ekipleri belirledi. Bu da temelde iki eksene oturdu; birincisi, iki tarafın siyasi stratejileri, ikincisi ise iki tarafın da kabul edebileceği bir format bulma çabası. Strateji açısından bakarsak; anlaşıldı ki, iki taraf da bu kadar çekişmeli bir yarışta gol atmamayı gol yemeye tercih etti. Seçime bir hafta kala, çok tehlikeli sularda yüzmek istemediler. Format da bu nedenle, kokmaz bulaşmaz, sade suya tirit bir biçim aldı. Uğur Dündar yönetseydi nasıl olurdu bilemiyorum ama İsmail Küçükkaya da böyle güvenli ve risksiz bir münazara için iki tarafın da bayıla bayıla kabul edebileceği bir isimdi.

Formatı biraz daha derinlemesine incelersek izlediğimiz münazaranın gazeteciliğin en temel reflekslerinden birini taşımadığını görüyoruz. Gazeteciliğin olmazsa olmazlarından biri, hiç kuşkusuz, soru sormak. Ama bir diğeri, belki de daha önemlisi, o sorunun cevabına göre sorulacak ikinci soruyu, yani takip sorusunu sorabilmek. Bu nedenle gazetecilerin anında soru üretecek kadar donanımlı ve hazır cevap olması beklenir. Eğer takip sorusunu soramazsanız, karşınızdaki hikayeyi istediği gibi anlatır, siz de onun halkla ilişkiler faaliyetine yardımcı olmuş olursunuz. Bu münazaranın formatı, takip sorusunu tamamen devre dışı bıraktı. Üstelik, rakip politikacının da bu soruyu üretmesine izin vermedi. Mesela, Binali Yıldırım’ın -doğru olmadığını herkesin bildiği- “biz ilçelerde seçimi kazandığımız için ‘gönül belediyeciliği kazandı’ afişlerini astırdık” argümanına karşı “peki, o zaman afişleri neden indirdiniz?” ya da “ilçeleri kutladığınız afişte niye sizin fotoğrafınız var?” soruları sorulabilirdi, sorulmadı.

Takip sorusunun yokluğunun yanında bir diğer sıkıntı da, konuşulacak konuların tamamen moderatörün insafına bırakılmış olmasıydı. Adaylar da birçok konunun konuşulamamış olmasından duydukları rahatsızlığı dile getirdiler. Tek bir moderatörün olması ve adayların bir tane haricinde birbirine soru sorma izninin olmaması, moderatörün çok ciddi bir gazetecilik performansı sergilemesini gerekli hâle getirdi. O performansı, İsmail Küçükkaya’da görmek mümkün olmadı. Tıpkı adaylar gibi, Küçükkaya da durumu idare etmeye gelmiş gibiydi. Adayların canını sıkacak soruları soramadı, özellikle Binali Yıldırım’ın geçmişindeki hayati hiçbir mesele konuşulmadı. İDO’daki görevinden kendi partisinin belediye başkanı tarafından alınan, İBB geçmişinde yolsuzluk soruşturmaları olan, Ulaştırma Bakanlığı döneminde tarihin en büyük tren kazalarından birinin yaşandığı bir adaya, belediye hizmetleriyle doğrudan alakalı bu meselelerin hiçbiri sorulmadı. Bir siyasi münazarada, moderatörün görevi savcınınkine benzer. Savcı, nasıl bir kamu davasında kamuyu temsil ederse, gazeteci de münazarada soruları kamu yararı için sorar. Küçükkaya, bu görevden gönüllü olarak feragat etmiş gibiydi. Mesela şu soruyu soramadı: “Pamukova tren kazasında 41 kişi öldüğünde ‘treni ben mi kullandım?’ demiştiniz. İstanbul’da böyle bir kaza yaşansa yine böyle mi diyeceksiniz?” Oysa bizim bu soruyu duymaya ihtiyacımız vardı. İstanbul gibi bir şehre başkan seçerken, acil bir durumdaki becerisini bilmekte kamu yararı var kuşkusuz. Deprem nedeniyle diken üstünde yaşayan bir şehrin başkanlık münazarasında depremin lafı şöyle bir, tesadüfen geçti mesela. Tek moderatör yerine, iki tarafın koyu yandaşı ikişer gazeteci bile soru sorsaydı daha çok şey konuşulurdu.

Gazetecilik yaptığım dönemde, büyük bir kanal beni bir tartışma programının sunuculuğu için görüşmeye çağırmıştı. Görüşmede bana konuk isimleri verdiler ve bunlara ne soracağımı söylememi istediler. Ben aklıma gelen soruları sıraladığımda, yayın yönetmen yardımcısı yüzüme bakıp şöyle demişti, “sen bu soruları sorarsan, o konukları sonra bu kanala nasıl çağıracaksın?” Bir daha da aramadılar. Münazarayı izlerken aklıma bu anı geldi. Bu tartışmanın bu kadar dişsiz olmasında, yazının başında dediğim gibi meselenin politikacıların gazetecilere karşı üstünlüğü üzerinden dönmesinin büyük etkisi var. Moderatör, politikacıları sorgulamadı, müşterisini memnun etmeye gayret gösteren bir restoran sahibi gibiydi. Biri siyasi hayatın zirvelerini görmüş, öbürü de muhtemelen görecek iki adayla evvelden kurduğu iyi ilişkilerin devamını ön plana koydu, onları rahatsız etmek, kızdırmak istemedi. Bu Fox’ta Küçükkaya ve Portakal’ın beraber ortaya çıkardığı, yorumu haberin, yorumcuyu (anchorman) içeriğin önüne koyan, bol egolu gazetecilik anlayışının bir yan ürünü maalesef. Küçükkaya’nın yayında derdi, İmamoğlu, Yıldırım ya da seçmen değildi, daha ziyade kendisiydi. Aklı, yayın sonunda adaylarla çektireceği fotoğrafta gibiydi. Sonunda, fotoğrafını çektirdi, Twitter’ına koydu, ertesi gün de keyifle kendisini öven ünlü tweetlerini RT’ledi. Biz ise, seçimin sonucunu bile belirleyebilecek hayati soruların cevabını alamadığımızla kaldık.

Küçükkaya, kötü bir moderasyon gerçekleştirdi, format da bu kötü moderasyon gibi siyasetçilerin işine gelecek şekilde kurulmuştu. Kendi sahasında top çevirip 0-0’la beraber tur atlayan iki rakibi izledik. Büyük Türk düşünürü Ali İhsan Yavuz’un sözünü biraz çevirirsek “bir şey olmuş gibi olsa da, aslında hiçbir şey olmadı.” Ancak, bunun tek suçlusu moderatör ya da format değil. AKP döneminde Türkiye’nin demokrasi kültürünün ve bununla beraber medyasının aldığı hasarın sonuçlarını yaşıyoruz. Politikacılardan çekinen, rahatsız edici değil gönlü hoş tutan, dişsiz, tırnaksız, tribüne oynayan bir medya, otosansürün elzem sayıldığı bir demokrasi kültürümüz var artık. Türkiye’de medya eskiden de sorunluydu, ama siyasilerden çok patronunun çıkarını savunuyordu; bugün ise siyasilerin çıkarı, zaten hepsinin çıkarı oldu. Medyayı en çok eleştirdiğimiz yıllarda bile, zor sorular sorulma korkusu, bu ülkenin en güçlü politik figürünü senelerce münazaraya çıkmaktan alıkoydu. Onun yarattığı Türkiye’de, bugün herkes dilini tutmaya o kadar alıştı ki, herhalde kendisi de pazar günkü münazaraya çıkmaktan pek korkmazdı.

Dr., Aix-Marsilya Üniversitesi’nde Türkiye kültürü ve medya analizi dersleri veriyor.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.