İstanbul seçimi ve etik meselesi 5: Asıl mesele 31 Mart öncesi

Bir önceki dönem seçilmiş bölge belediye eş-başkanlarına yaşatılan açık terörün ve 31 Mart seçimlerinde bölgede yaşanan haksızlıkların görülmezden gelindiği, konuşulmadığı bir ortamda sadece İstanbul’da yaşananları konuşmak önemli bir etik sorunu olarak karşımızda duruyor…

Bülent Bilmez*

23 Haziran dayatma seçimlerine gidilirken, ihmal edildiğini düşündüğüm bir boyuta dikkat çekmek üzere kaleme aldığım bu yazı dizisinin son bölümünde, meselenin 31 Mart seçimleriyle başlamadığının altını çizmek istiyorum. Artık muhalif ana akım (merkezî) partilere karşı da açıkça uygulanan hak, hukuk ve hatta kanun dışı uygulamaların öncesi ve ötesinin olduğunu hatırlama zorunluluğu, hem etik bir gereklilik hem de bundan sonrasını anlamak ve konuşmak için gerekli bir mesele olarak karşımızda duruyor.

ÖNCESİ…

Geçmişte HDP ve önceli partilere yapılan çok daha bariz ve acımasız saldırılara asla itiraz etmeyip ses çıkarmayanların, bugün benzer şeyler yaşadıklarında verdikleri (elbette haklı) tepki, gerçekten bir şeyler öğrenmiş oldukları anlamına geliyor mu belli değil maalesef. Bir şeyler öğrenmeye, sevgili Sırrı Süreyya’nın anlattığı bu güzel kıssadan alınacak hisse ile başlanabilir.

Bugünkü çürümeyi anlamak üzere, 1990’lardan başlayarak, seçimler konusundaki haksızlıkların, daha doğrusu kirlenmenin öncesini açıkça konuşmak gerekiyor…

Aynı şekilde, bu seçimlerin niceliksel sonuçları hakkında, ‘normal’ koşullarda gerçekleşmiş bir yarışmaymış gibi değerlendirme yapanların düştüğü entelektüel ve akademik etikten uzak tavrı da sorgulamak gerekiyor. Yaşanan onca pervasız saldırı bir yana, barış diliyle herkesin gönlünü kazanmış başkanlarının hapsedilme yoluyla adeta rehin alınmış olduğu koşullarda yapılan seçimlerin sonuçlarını, normal seçim sonuçlarıymış gibi değerlendirmek elbette etik olarak çok sorunludur.

Geçmiş seçimlerden sonra ekranlarda veya gazetelerde yorum yapanların, HDP ve önceli partilere karşı seçimlerden aylar önce başlayan her türlü haksız, hukuksuz ve hatta kanunsuz saldırıyı yok sayarak sonuç değerlendirmesi yapmaları, bende her zaman bu etik dışı ve bazen utanmazca tavra karşı rahatsızlık uyandırmıştı. 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri bağlamında İmamoğlu ve Millet İttifakı örneğinde yaşananlar söz konusu olduğunda da bu değerlendirmeler eskisinin benzeri bir rahatsızlık yaratmaktadır. Birincisini (dünü) konuşmadan, ikincisini (bugünü) konuşmak sorunludur.

Seçimleri/parlamentoyu kökten ve kategorik olarak reddeden sol çocukluk hastalığını aşarak, ama aynı zamanda kaba anti-parlamentarizm tuzağına da düşmeden ‘her şeye rağmen’ seçimlere katılmaya devam eden HDP’ye ve önceli partilere bugüne kadar yapılanlara karşı yaşanan sessizlikle yüzleşilmeden bundan sonrası için umutlu olmak zordur… Tüm olumsuz koşullara ve aslında ‘her şeye rağmen’ inatla ve ısrarla ‘Türkiye partisi’ olarak kalma inancına, inadına ve başarısına karşı takınılan, ısrarla görmezden gelme tavrı nasıl sadece HDP için değil, asıl Türkiye için büyük bir fırsatın geri tepilmesi anlamına geliyorsa, bugün yaşanan haksızlıkları, on yıllarca yıllık bu süreci dikkate almadan konuşmak da sadece etik yoksunluğu değil, asıl demokrasinin savunusu için bir araya gelen kesimler için önemli bir deneyimden ders almamak anlamına gelmektedir.

HDP ve öncellerinden öğrenilmesi gerekenler bununla sınırlı değildir: Elleri kolları bağlı, hatta büyük yaralar almış bir şekilde de olsa seçimlere katılıp her şeye rağmen başarı elde edilmesi, saygıya layık bir hukuk ve demokrasi mücadelesidir sonuçta. Üstelik, mücadeleyi parlamentarizme indirgemeden veya bununla sınırlı tutmadan, yaşamın her alanında farklı yöntemlerle yürütülen diğer mücadelelerin hiyerarşik olarak önüne veya arkasına koymadan verilmiş bir mücadeledir bu…

Parlamenter mücadelenin önemli boyutunu oluşturan seçimlerin sonuçlarını, aldıkları oyun hiçbir zaman partinin ‘gerçek’ oyu olmadığını unutmadan değerlendirmek gerekiyor. Bazen tabelada galip görünmeseler de – Zafere Kaçış filmindeki gibi açık dengesizliğe ve Nazilerin utanmazca hilelerine rağmen maça çıkan esir kampı askerlerinin cesaretini düşünerek – maçın sonunda elde edilen beraberliğin bile sonuçta ne büyük zafer olduğunu hatırlamak gerekiyor. Elbette bu sonuçtan da önemli olan, sahadaki kahramanca mücadeleyi görerek coşkuyla sahaya inen ve esirleri kurtaran kitlelerin devrimci coşkusunu da hep akılda tutarak…

ÖTESİ…

Bugüne bakıldığında, İmamoğlu’ndan ötesini, İstanbul’dan ötesini, Sivas’tan ötesini ve Millet İttifakı’ndan ötesini görmezlikten gelmeme gibi bir etik sorumluk çıkıyor karşımıza.

Geçmişte sergilenen, yapılanları görmezden gelme tavrının bugün de devam ettiğinin en bariz örneği, 31 Mart seçimlerinden önce ve sonra HDP’nin maruz kaldığı, özeti bile sayfalar tutacak, inanılmaz haksızlıklar ve kanunsuzluklar karşısındaki ana muhalif takımının (Millet İttifakı) sessizliği ve hatta seçimlerden önce bazı HDP karşıtı saldırılara verilen açık veya zımni destektir… Bir önceki dönem seçilmiş bölge belediye eş-başkanlarına yaşatılan açık terörün ve 31 Mart seçimlerinde bölgede yaşanan haksızlıkların görülmezden gelindiği, konuşulmadığı bir ortamda sadece İstanbul’da yaşananları konuşmak önemli bir etik sorunu olarak karşımızda duruyor… Koca Diyarbakır belediye başkanı, barış ve adalet dilinden başka dil konuşmayan Gülten Kışanak’ın hâlâ mahpus olduğu bir ülkede, her şey normalmiş gibi yerel seçimleri veya yerel yönetim konuşmak bile zül geliyor insana!

Bu yılki iki seçim sürecinde de SP adaylarına iktidar tarafından yaşatılanların toplumda büyük bir infial yaratmaması bile yeterince kaygı vericidir… SP adayının bile çocuklarına yapılanlarla ilgili haberlerin/iddiaların kıyamet koparmaması her şeyin mubah olduğu, etikten yoksun bir süreç yaşandığının önemli bir göstergesidir…

Ötekine, kendinden ötesine karşı ilgisizlik ve ötekinin yaşadığı haksızlıklara karşı duyarsızlık olduğu gibi devam ederken, ülkede yapılan şeye siyaset denir mi bilmiyorum, ama tüm bunları sineye çekerek sandığa giden ve normal bir seçim süreci yaşanıyormuş gibi davranan bir toplumun sağlıklı bir toplum olmadığı açıktır… Muhalefetin yaşadığı büyük haksızlıklar çoğunluk tarafından görmezden gelinerek, gerçekleşen seçimlerin her şey normalmiş gibi değerlendirilmesi de aslında kirliliğin kabulü ve hatta desteklenmesi anlamına geliyor, ama demokrasi güçlerinin elinden bundan fazlası da gelmiyor…

Demos bu haldeyken, ancak bu kadar demokrasi olacağını herkes bir şekilde kabul ediyor – belki de benim anlayamadığım bir bilgelikle!

SONRASI…

Bundan sonrasına umutla bakabilmek için, tüm partilerin taraftarlarının öncelikle bunu utanç verici bulmaları ve sadece kendileriyle ilgili değil herkesle ilgili haksızlığa karşı ayağa kalkmaları gerekiyor. Ancak böyle bir beklenti bile, Türkiye’de safdillik olarak görülüyor…

Seçim ve genelde parlamenter rejim karşıtlığı nedeniyle sandığın boykot edilmesinden söz etmiyorum, kesinlikle normal olmadığı halde yapılacak seçim normalmiş gibi davranma utanmazlığından söz ediyorum… Güçleri dengesiz takımlar arasında eşit olmayan koşullarda oynanan maçın adaletsizliğinden değil; topla tüfekle sahaya çıkıp, üstüne hakemi satın almış, kolu kanadı bağlanmış rakiple oynanan maça maç denilmesinin utanmazlığından söz ediyorum…

Bu utanmazlığın en çok sırıttığı durumlar ise maalesef analist/yorumcu olarak karşımıza çıkıp hiçbir şey yokmuş gibi yapan veya birkaç geçiştirici sözden sonra niceliksel ‘sonuç’ analizlerine başlayan aydınlar kamuoyu önüne çıktıkları durumlarda yaşanıyor.

YAPILMASI GEREKEN…

Yine ‘her şeye rağmen’ yapılması gerekeni, bugüne kadarki tüm seçimlerde demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyen, en ağır koşullarda, hatta en iyi oyuncularının ve kaptanlarının eli bağlı olduğu zamanlarda bile her maça çıkan ve zafere kaçmayı başaran HDP ve önceli partileri göstermiştir: Krala çıplak demeyi ihmal etmeden, yaşamın her alanında demokrasi mücadelesini sürdürmek…

Bugüne kadar HDP’nin yaşadıklarına göz yuman ve çoğu zaman destekleyen ana akım muhalefetin, bugün benzer koşullarda gerçekleştirilen seçimlerde HDP seçmenleri tarafından desteklenmesi kararı da aynı siyasi deneyim ve birikimin sonucunda elde edilmiş olgunluk sayesinde, HDP tarafından olgun bir şekilde ve rafine bir dille duyurulmaktadır. İstanbul’daki HDP seçmenleri bu konuda zaten yeterince deneyimli ve birikimli; şimdi aynı tavrı sergilemesi beklenen Millet İttifakı ve destekçilerinin de seçimlerde benzer bir başarıyı elde edip edemeyeceği daha çok mevcut durumdan duyulan rahatsızlık ve alınan derse bağlı gibi görünüyor.

İmamoğlu’nun siyasetten ne anladığını görmek ve yazmak için henüz erken, ama bu mücadeleyi, krala çıplak diyerek, seçimlerin anormalliğinin altını ısrarla çizerek sürdürdüğünü görmek mümkün.

Son yıllarda keyfi uygulamalar aracılığıyla yaşanan bunca adaletsizlik nedeniyle bir arada yaşamanın olanaksızlaşmasından kaygı duymaya başlamış ve doruğa çıkan ayrışma ve kutuplaşmalardan yorulmuş olan kitlelerin, kendine benzemez ve uymazlarla bir arada yaşamanın kıymetini anlamış olduğunu gösteren bazı ibareler, bu umudu besliyor. Nitekim bu sürecin en umut verici tarafı, giderek genişleyen bir yelpazede bir araya gelen muhalif (kırılgan) ittifakın, farklılıkları kabul ederek siyaset yapabilmesi, otoriter rejimin giydirmeye çalıştığı deli gömleğini reddetmesi ve asgari müşterekler üzerinden hareket edebilmesidir…

Siyasetin doruğu olmasa da en azından başlangıcı olarak kabul edilebilir bir gelişmedir bu…

Sırf bunun için bile gönül rahatlığıyla gidilip oy verilecek bir seçimdir bu. Elbette koşulların eşitsizliğini bilerek, her şeye rağmen, hatta ‘hakeme rağmen’ maçı almak üzere… Ancak, seçimlerin aslında ne kadar adaletsiz koşullarda yapıldığını unutmadan… Devletin tüm olanaklarını kullanan iktidarın, kazanamayacağına inanırsa seçimi iptal edebileceğinin bile konuşulduğu bir ortamda, zorlu bir seçim süreci yaşandığını dile getirmeyi bir an bile ihmal etmeden… Bunu etik zorunluluk olarak kabul ederek…

ZAFERE KAÇARKEN KİRLENMİŞLİĞİ HEP HATIRLAMAK VE HATIRLATMAK

Zafere Kaçış filmindeki gibi, esir kamplarından toplanmış oyunculardan oluşan karma takım ile Nazi Almanya’sı milli takımı arasında işgal atındaki Paris’te oynayan bir maça, her şeye rağmen yenmek için çıkan bariz dezavantajlı oyunculara saygı duymamak olanaksız, ancak bu maçı normal/temiz bir maçmış gibi izleyip değerlendirmeler yapanlar, saygıyı hiç hak etmiyor doğrusu…

Bu yazının asıl konusu, artık herkes tarafından görülen ve maalesef giderek normalleşen, seçimlerdeki etik dışı uygulamalar değil, bunlar yokmuş gibi davranarak konuyla ilgili konuşan ve yazan aydınların etik dışı tavırlarıdır.

Ancak bu uyarıları yaparken, aydınların genelde toplumda yaşananların etkisinden kurtulmasını beklemenin naiflik olacağını da kabul etmek gerekiyor: Ülkede yaşanan kutuplaşmanın, her alanda yaşanan vulgerleşmenin ve siyasette yaşanan yüzeyselleşmenin/nicelikselleşmenin tamamen dışında kalmaları mümkün olmayabilir ama işte bunlardan uzaklaşıldığı/kurtulunduğu oranda aydın olunuyor sonuçta….

 

*Prof. Dr. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü/Berlin Humboldt Üniversitesi Tarih Bölümünde misafir öğretim görevlisi

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.