İstanbul seçimi ve etik meselesi 4: Dağ fare doğurmadı, çünkü ortada dağ değil, tepe bile yoktu!

AKP’nin son düzlükte bu programı (özel maçı), lider takıma yetişmek için olası bir fırsat olarak kabul etmiş olmasının ve hatta ısrarla istemesinin bir nedeni de bu özel maçta alacağı açık bir galibiyete elzem şekilde ihtiyaç duymasıydı. Yıldırım üzerinden böyle bir galibiyet alamadığını bilen AKP için maç, en iyi ihtimalle berabere sonuçlanmıştır ki bu da AKP’nin işine pek yaramıyor.

Bülent Bilmez*

Yüksek beklentinin karşılanmaması veya kendiliğinden atfedilen özelliğin doğru çıkmaması durumunda yaşanan hayal kırıklığı siyasette önemli bir sorun… Çünkü bu hayal kırıklığının yol açtığı şey, psikologların ‘projeksiyon’ dedikleri, siyasette çok yaygın bir soruna yol açıyor: Hayal kırıklığına uğrayanlar, dönüp kendi beklentilerini ve düşüncelerini sorgulamak yerine, neden bu beklentilerinin karşılanmadığını sorguluyor ve hatta karşılanmasını engelleyen olası/hayali aktörleri bulup suçlama çabasına giriyor.

İmamoğlu-Yıldırım düellosunda kimin hangi beklentiler içinde olduğu ayrı bir mesele, ama sonuçta dağın fare doğurduğunu iddia etmek, daha başından ortada bir dağ algısı olduğu anlamına geliyor ki sorun da bundan kaynaklanıyor. Asıl mesele, söz konusu olanın, dağ bir yana, tepe bile olmamasıdır. Yıllarca otoriter zihniyetin reddetmesi/engellemesi nedeniyle televizyonlarda adayların karşılıklı tartışmaları iyice abartılı bir anlam kazanmıştır. Giderek reklam kampanyasına indirgenen siyasetin veya seçimlerin neoliberal dönüşümünde bu programlar sembolik bir anlam kazanmıştır. Bunun ötesinde beklentiler, gerçeklikten uzaktı zaten. Düelloya, sahip olduğundan daha fazla anlam yüklememek gerekiyor(du) ki ‘dağ fare doğurdu’ gibi yanlış tespitler yapılmasın.

Diğer yandan, tartışmada söylenenlerin ve söylenmeyenlerin (yani maçın) detaylı analizini bir yana bırakacak olursak, AKP’nin mecbur kaldığı için kullanma ihtiyacı duyduğu bir araç olarak ‘düello programı’, anlaşılır nedenlerle heyecanla beklenen bir şey olmuştur ve nihayetinde birkaç yönden olumlu sonuç doğurmuştur.

Her şeyden önce programın etkisiyle büyük oy kaymalarının olacağını düşünmek/beklemek zaten naiflik olurdu, ama yine de (gerçekleşmesi çok küçük bir ihtimal de olsa) programda olası bir skandalın veya taraflardan biri için beklenmedik şekilde fiyasko bir sonucun ortaya çıkması, bu durumu biraz değiştirebilirdi… Bu bile insanların programı heyecanla izlemesine yol açtı. Bunun gerçekleşmemesi, elbette o zamana kadar önde görünen İmamoğlu için iyi olmuştur. Maç diliyle konuşacak olursak, şampiyonluğa çok yakın olan taraf için beraberlik kötü bir sonuç değildi… Nitekim AKP’nin son düzlükte bu programı (özel maçı), lider takıma yetişmek için olası bir fırsat olarak kabul etmiş olmasının ve hatta ısrarla istemesinin bir nedeni de bu özel maçta alacağı açık bir galibiyete elzem şekilde ihtiyaç duymasıydı. Yıldırım üzerinden böyle bir galibiyet alamadığını bilen AKP için maç, en iyi ihtimalle berabere sonuçlanmıştır ki bu da AKP’nin işine pek yaramıyor.

Muhtemelen seçim sürecindeki eşitsiz koşulların, özellikle seçim öncesi ve sonrasındaki keyfiliklerin yarattığı tepkiyi doğru okuyan AKP, seçim analizlerinde hâlâ etik yoksunluğu devam etse de tabandaki rahatsızlığın yükselişini görerek bu program aracılığıyla daha dengeli ve eşit koşullarda bir rekabet havası yaratmaya çalışmış ve bunda oldukça başarılı olmuştur. Ancak İmamoğlu’nun programda seçimlerin tekrarlanmasındaki haksızlık ve keyfilik üzerinde ısrarla durması, bu programla yaratılan havaya rağmen, tamamen haksız bir seçim olduğunu ısrarla hatırlatması ve dayatılmış tekrar seçimden normal bir seçimmiş gibi bahsetmenin doğru olmayacağını göstermeye çalışması, etik nedenlerle sandığa gitmeyi adeta kendileri için hakaret olarak gören seçmenlere karşı saygı anlamında yerinde bir çabaydı.

Diğer yandan, program öncesi İmamoğlu için daha çok geçerli olan, medya aracılığıyla kendini ‘karşı taraf’a duyuramama engelini bu sayede aşma olanağı oldukça önemliydi ve bu olanak iyi kullanılmıştır. Bir programda İmamoğlu’nun mucizeler yaratması beklentisine girmeye gerek olmadığı gibi, iyi bir performansla karşı tarafın seçmenlerinin oyunu kendisine çekmesi de naif bir beklenti olur. Kendini duyurma, İmamoğlu için daha çok ötekileştirme ve hatta öcüleştirme kampanyasına karşı önemli bir fırsattı ve (çok iyi olmasa da) bu fırsat iyi kullanıldı. Zaten bu programa katılmak, en çok bu fırsatı kullanmak anlamına geliyordu. Daha fazlası programdaki performansla ilgiliydi, ama herkesin farklı değerlendireceği bu performansın genel itibarıyla ‘felaket’ olmaması bile yeterliydi.

Buradan hareketle, tartışma programının en olumlu sonucu olarak, sadece İmamoğlu için değil genelde Türkiye için bu tartışmanın önemli bir etkisini (abartıya kaçmadan) kabul etmek gerekiyor: Bu programın kazasız belasız atlatılması, kutuplaştırma üzerinden çok iyi siyaset bezirgânlığı yaparak iktidarını sürdürenlere karşı, kendince ‘kucaklaşma’ ve ‘normalleşme’ söylemiyle karşılık veren İmamoğlu’nun çizgisinin (az ya da çok) başarısı anlamına gelmektedir.

31 Mart seçimleri sürecinde ‘beka’ söylemiyle rakiplerini düşmanlaştırma ve kriminalize etme taktiği güden AKP-MHP çizgisi ne kadar başarılı olmuştur bilinmez, ama 23 Haziran seçim sürecinde vazgeçildiği şimdiye kadar gözlemlenen bu taktiğin nihai iflasını, AKP bu program aracılığıyla kabul etmiş oldu açıkçası.

Asıl unutulmaması gereken, seçim olmayan bir seçim sürecinde gerçekleştirilen, siyaset olmayan siyaset (bezirgânlığı) bağlamında gündeme gelen bu programın, 23 Haziran’daki ‘resmî maç’ öncesi yapılmış ‘özel maç’ özelliğidir. Tartışmayı ancak bu bağlamda değerlendirmek anlamlı ve doğru olacaktır. Bize siyaset olarak dayatılan acımasız ve kural tanımaz piyasa rekabetine benzer ‘reklam ve tanıtım rekabeti’nin, bir futbol maçı kıvamında önümüze konulduğunu unutmamak gerekiyor. Gerçekten siyasetten söz ediyormuşuz yanılgısına düşmemek için bu uyarıyı yapmak çok önemlidir.

Bu özel maçın sonucunun şampiyonluk üzerinde bir etkisi olacaksa, çok dolaylı ve marjinal olacaktı. Ancak sonuçta bu etki olabilecek en az, hatta sıfıra yakın miktarda oluşmuş gibi görünmektedir.

Belki asıl bu seçimlerden sonra gerçekten siyaset konuşma olanağı bulacağız. Ancak, o zamana kadar siyaset adına yapılanların sorunlu tüm boyutlarını ortaya koymak da elbette faydalı olacaktır.

Siyasetin ve özellikle siyasi analizlerin en sorunlu boyutlardan biri olan etik yoksunluğu ile ilgili bu yazı dizisi, meselenin öncesini ve ötesini anlamak ve sonrasında yapılacakları konuşmak için şart olan ‘HDP vakası’nı ve bu süreçle yüzleşme zorunluluğunu tartışan gelecek yazıyla son bulacak.

 

*Prof. Dr. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü/Berlin Humboldt Üniversitesi Tarih Bölümünde misafir öğretim görevlisi 

 

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.