HDP, neden hâlâ kritik özne?-II: Topal Osman’ı değil Demirtaş’ı hatırlamak

HDP’yi hâlâ kritik bir özne yapan nedir? Bu sorunun yanıtı kanımca HDP’nin, artık Selahattin Demirtaş’ta cisimleşmiş olan vaadinde, özellikle “Seni Başkan Yaptırmayacağız” vaadinde yatıyor. Bunca olay yaşanmışken,tekrar Demirtaş’ın bu vaadine dönmek garip gelebilir...

Önder Özden* 

Yerel seçimlerin ardından HDP’nin yenilenecek İstanbul seçimlerinde nasıl bir tutum takınması gerektiğine ilişkin, Kürt siyasal hareketi içinde kümelenen çeşitli aktörce önemli açıklamalarda bulunuldu. Bunlardan biri de Nurettin Demirtaş’ındı . Demirtaş, CHP’nin İstanbul ve diğer büyükşehirleri HDP’nin stratejik desteği ile kazandığını hatırlatarak, yenilenecek seçimlerde bu desteğin süreceğinin bir garantisini olmadığını belirtiyor ve CHP’nin devletin kayyım politikasına, metnin yazıldığı dönemde devam eden, ölüm ve açlık grevlerine karşı sesini yükseltmediğinin altını çiziyordu. Yazısının devamında eğer politik çizgisini gözden geçirip, şerit değiştirirse, böylesi bir dönüşüme dair herhangi bir emarenin bulunmadığı notunu da düşerek, AKP ile bir ortaklığın söz konusu olabileceğini vurguluyordu. Metnin asıl kaygısı, AKP ile yeniden bir çözüm masası kurulup kurulmayacağıyla ilgili bir tartışmayı gündeme getirmek değil, CHP’nin suskunluğunu bozması gerektiğinin altını çizmekti.

CHP ve özellikle Ekrem İmamoğlu için konuşacak olursak, Nurettin Demirtaş’ın bahsettiği konularda takınılan suskunluk herkesin malûmu. CHP’nin kayyım dayatmasına, milletvekillerinin hapsedilmesine, tecride karşı ses çıkaramaması, Ekrem İmamoğlu’nun Kürt Siyasal Hareketi’nin yüzleşmek zorunda kaldığı ceberut siyasal pratik karşısında “Demirtaş’ın siyaset çizgisini beğeniyordum”dan öteye geçmeyen konuşmaya teşne, utangaç suskunluğuyla ele ele gidiyor. Fakat İmamoğlu’nun bu tavrının yanında, seçimlerinin ardından Tayyip Erdoğan’ın (ve Süleyman Soylu’nun) HDP ile ilişkili suskunluğu oldukça dikkat çekici. HDP’yi seçim öncesi neredeyse terör örgütü olarak ilan eden Erdoğan’ın, hep söyledikleriyle gündeme gelen birinin, bir anda sahnedeki pozisyonunun değişmesi ve yeni senaryoda, en azından HDP konusunda, diyalogsuz kalması gözden kaçacak gibi değil. Fakat Erdoğan’ın bu suskunluğu, bütüncül bir sessizlik anlamına gelmiyor: Sahnenin önünde bir şekilde yer alanların konuşmalarına eşlik eden diş gıcırtılarının, homurdanmaların, Dante’nin “Cehennem”ini andıran kakofoninin farkına varmamak elde değil. Buradaki suskunluk, homurdanmalar ve diş gıcırtılarıyla iç içe geçerek anlamsız bir gürültü halini alıyor. Kuruluş yıllarındaki Kürdistan mebuslarından dem vuruluyor aynı anda Bitlis’teki Kürtçe tabelalar bulundukları yerlerden indiriliyor, Dersim’deki devlet katliamı için özür dilendiğinden bahsediliyor ama Dersim isminin kullanılmasına engel olunuyor, seçim öncesi Irak Kürdistanı’na “tehcir” edileceklerden artık söz edilmiyor bilakis onlara Kürtçe sesleniliyor. Dolayısıyla, İmamoğlu’nun suskunluğu ile Erdoğan’ınki aynı suskunluk değil: Birininki utangaç, diğeri ise her an (eski) konuşkan haline dönmek için homurdanan, dış gıcırdatan birinin suskunluğu. Bu iki suskunluğun odağı ve bir şekilde müsebbibi HDP. Peki, partiyi böylesine önemli hale getiren nedir ya da özellikle iktidar cephesini suskunluğa sürüklemesini nasıl açıklamak gerekir ya da bir kez daha sorma gerekirse bunca baskıya rağmen HDP nasıl hâlâ seçimler için kritik bir özne olabilmeyi sürdürebiliyor?

Bu sorunun yanıtını bulmak için HDP’nin Kürt illerinde yaptığı ittifakı da dikkate almalıyız. 24 Haziran Genel Seçimlerinde başarısız kalan Kürt partileri arasındaki (HÜDA-PAR hariç) ittifak görüşmeleri, 31 Mart Yerel Seçimlerinde bu kez olumlu bir şekilde sonuçlanmış ve ilgili partiler HDP listelerinden seçime dâhil olmuşlardı . İttifakın sağlanmış olması önemli bir başarı elbette fakat seçim sonuçları düşünüldüğünde bu ittifakın, Kürt illerindeki seçim sonuçlarına olumlu yansıdığını söylemek zor. Görünen o ki yeterli dinamizm yaratılamamış ya da en azından Kürt partilerinin bu birliğinin, ilk seçimde istenilen başarıya ulaşamadığının altını çizmek gerekir. Kürt illerindeki seçmen, en azından tek başına ittifakı dikkate almamış. Bölgede bazı belediyenin kaybedilmesinin birçok nedeni olabilir; yanlış aday, yereldeki hizmetlerin yerine getirilmesindeki eksiklikler, alternatif bir yerel yönetim politikası oluşturulamaması gibi. Bunların her biri ve yazmadığımız yerel düzeydeki bir dizi eksiklik, elbette önemli ve bunların dikkatle ele alınması gerekir fakat uzun süredir içinde yaşadığımız coğrafyadaki seçimlerin bir varlık sorununa dönüştürüldüğü de kayda alınmalıdır. Tek başına bir belediyenin kaybedilmesinin ya da kazanılmasının anlamı, yerel siyasetin dinamiklerini aşarak, genel anlamda ilgili partinin siyaset sahnesinde var olmaya devam edip edemeyeceğine dönüşmekte. Söz konusu HDP olduğunda bu durum daha yakıcı bir anlam kazanmakta.

Bu nokta, bizi yeniden sorumuza yönlendirmekte: HDP’yi hâlâ kritik bir özne yapan nedir? Bu sorunun yanıtı kanımca HDP’nin, artık Selahattin Demirtaş’ta cisimleşmiş olan vaadinde, özellikle “Seni Başkan Yaptırmayacağız” vaadinde yatıyor. Bunca olay yaşanmışken, ülkenin sisteminde köklü değişiklikler gerçekleşmişken, tekrar Demirtaş’ın bu vaadine dönmek garip gelebilir fakat söz konusu ifadenin, Türkiye halklarına verilmiş olan bir yemine aynı zamanda bu yeminin geleceğe taşınması sorumluluğunun üstlenildiğine işaret ettiği anlaşıldığında ortada herhangi bir garipliğin olmadığına kanaat getirebilir sanırım. Her şeyden önce bu vaat, sadece Kürt halkına değil birlikte yaşamanın coşkusuna sahip bütün Türkiyelilere yönelikti. Kürt kimliğinin tikel taleplerinin ötesine uzanmanın, bir arada özgürce yaşamaya olan inancın ete kemiğe bürünmesiydi. Birlikte eylemenin ama özgürce eylemenin sorumluluğunun omuzlandığının ve omuzlanacağının ifadesiydi. Hatta bu vaat, Kürt siyasal ufkunu etkiledi öyle ki Türkiye’nin “Batı”sına seslendiği ölçüde HDP Kürtleri temsil eder hale geldi ve fakat tam da bu anda HDP Kürt Siyasal Hareketinin bir parçası olmaktan çıkarak, adında yazılı olan kimliğe, hakların demokratik partisine, dönüştü. Ez cümle HDP, “Batı”ya seslendiği ölçüde Kürt partisidir ve aynı anda, bu temsiliyetin ötesinde halkların partisidir ve partinin seçimlerde aldığı sonuçlar da buradan yola çıkılarak ele alınmalıdır.

O halde açıkça söylenmelidir ki HDP’yi hâlâ kritik bir özne yapan Türkiyeli halklara etmiş olduğu bu yemindir. Henüz Demirtaş gibi bir figür çıkaramamış olsa da bu vaat karşılık bulmaya devam etmektedir ve seçimlerdeki başarı ya da başarısızlığının ölçütü de bu vaadin ne ölçüde tutulup tutulmadığıyla ilişkilidir. Bu vaat, Erdoğan’ı “kakofonik” bir suskunluğa iterken diğer yanda geniş bir hareket alanı yaratıyor, İmamoğlu nezdinde. İmamoğlu’nun suskunluğu, kimsenin ayağına basmadan zikzaklar çizerek ilerlemeye çalışmanın bir ifadesi fakat ona Demirtaş’ın çizgisini beğeniyordum dedirten de HDP’nin vaadi ve bu partide cisimleşen birlikte yaşama umudu. Belki de “çözüm sürecinde” masa başıyla sınırlı kalan çözüm olanağı bu vesileyle, İmamoğlu’nun suskunluğunda Topal Osman’ı değil Demirtaş’ı hatırlayarak, halkların birlikteliğinde yeşerir.

*Bağımsız araştırmacı

 

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.