Vapuru bıçaklamak: Edebiyatta kötülüğün temsili, ahlak ve ahlakçılık

Bir yazarın bir konuyu ele alırken sergilediği yetersizliklerin, kusurların, beceriksizliklerin, hatta aptallıkların eleştirel çözümlemesi ne kadar meşru ise, yazara herhangi bir konuda kalem oynatıyor olmasının neden olabileceği olumsuz sonuçlardan dolayı, “o da, neden başka bir konu seçmemiş?” diye sormak ile “onun da, o saatte orada ne işi varmış?” demek arasında kategorik olarak bir fark yoktur.

M. Barış Gümüşbaş*

Yıllar önce tanıştığımız muhafazakâr bir çiftin evine misafir olduğumda, küçük çocuklarının okuduğu hikâye kitaplarına bakarken bir şey dikkatimi çekmişti. Hikâyelerden bir tanesi içkinin kötülükleri üzerineydi. Gayet didaktik bir biçimde yazıldığından mesajının yanlış anlaşılması olanaksız olsa da, hikâyenin başından sonuna kadar, cümle içinde geçtiği her yerde “içki” sözcüğünün üstü karalanmıştı. Sözcüğün üstünü karalayan ebeveynler, felsefenin ve edebiyat eleştirisinin yüzyıllardır kafa yorduğu, kötülüğün sanat tarafından nasıl ve ne biçimde temsil edilebileceği sorusuna kendilerince bir çözüm bulmuşlardı. Bunu yaparken, gerçeklik ve temsil arasındaki ilişkiyi sorunsallaştırmak için Derrida’nın bir yöntem olarak kullandığı “üstünü çizmek” işlemini tekrarlıyorlardı: yaptıkları işlemle bir taraftan gerçeği kayıpsız aktarmak konusunda kusurlu ve eksik (ve onların bağlamında tehlikeli) olduğu için sözcüğün/temsilin üzerini çizerken, diğer taraftan da ahlaki olandan ancak ahlaksızlığın adını anarak söz edilebileceği gerçeğine, yani üstü karalanan sözcüğe/temsile muhtaç olmanın çaresizliğine işaret ediyorlardı.

Bu yazı Abdullah Şevki’nin 2013 yılında yayımlanan ve hakkındaki sosyal medya kampanyası olmasa, ben de dâhil binlerce insanın haberinin bile olmayacağı Zümrüt Apartmanı kitabı üzerine tartışmalara katkı sunmak amacıyla yazıldı. Bu yazıya oturmadan önce söz konusu öyküyü okuyabilmek isterdim; ancak yaşadığım yerde elimin altındakiler dışında, kısa sürede istediğim kitaba erişim olanağım bulunmadığı için bunu yapamadım. Ama yazıyı okumaya başlayınca, bu yazının infial yaratan öykü üzerine bir çözümleme ya da değerlendirme yazısı değil, onun tartışılma biçimi üzerinden ilerleyen kuramsal bir tartışma olduğunun anlaşılacağını umuyorum.

Olayı duymamış olanlar için özetleyecek olursam: kitaptaki bir öykünün sosyal medyada paylaşılan bir bölümünde, bir pedofilin bir bebeği cinsel istismarı, yazarın ele aldığı konu hakkında eleştirel bir farkındalık yaratmak, ya da bir patolojinin karanlıklarına bakmak gibi bir niyetinin olmadığını hemen ele veren, pornografik bir dille anlatılmaktaydı. Söz konusu bölümün sosyal medyada paylaşılması üzerine tepkiler büyüdü, bu satırlar yazılırken kitabın yazarı ve yayıncısının gözaltına alınıp, sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldıklarını, kitabı basan yayınevinin camlarının kırıldığını öğrendik. Ardından, bu yazının yazılmasına neden olan kaygılarımı doğrularcasına, Elif Şafak ve Ayşe Kulin gibi başka yazarların kitaplarından da, paylaşanlarca benzer olduğu iddia edilen, ama konu dışında bir benzerlik taşıdığı tartışmalı metin parçalarıyla birlikte yetkilileri önlem almaya davet eden talepler sosyal medyaya düşmeye başladı. Bunlar arasında sansür dâhil gerekli mekanizmaları çalıştırmaktan, yazarı meydanlarda sallandırmaya kadar uzanan bir dizi talebin yanı sıra, söz konusu kitabın yazarının belli bir yerine sokulması türünden ilginç cinsel fanteziler de bulunuyordu ki, sırf bu tepkiler bile, yazının sonlarına doğru ele alacağım, ahlakçılık ile ahlaklı olmak arasında çoğu zaman ters orantılı olan o ilginç ilişki üzerine düşünmek için yeterdi.

Anlayacağınız, kitabını yazarken “kirli gerçekçilik” denilen akımdan etkilendiğini söylese de dersini yeterince iyi çalışmadığı anlaşılan ve bir patolojiyi temsil etme iddiasındayken ancak patolojik bir temsil üretebilmiş olan yazara verilen tepkilerde kantarın topuzunun kaçtığı görülüyordu. Bu bağlamda, bu yazı esas olarak, böylesine hassas bir konu üzerinden kolaylıkla üretilecek olan toplumsal rızanın açacağı yoldan başka türden kötülüklerin gireceği kaygısıyla yazıldı. Nitekim bu satırlar yazılırken medyaya düşen haberlerden, yazar hakkında ‘müstehcenlik’ suçlamasıyla 2 yıldan 5 yıla kadar, kitabı basan yayınevi sahibi Alaattin Topçu hakkında da ‘müstehcen yayın yapmak’ suçlamasıyla 6 yıldan 10 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldığını öğrendik. Bu süreçte ilginç bir durum da, Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı Özgül Özkan Yavuz’un açıklama yapmasıyla ortaya çıkmıştı.(1) Yavuz sosyal medyada kitap hakkında yürütülen kampanya hakkında, “özellikle bakanlığımıza eserin içine müdahale edilmesi taleplerini bu anlamda şaşkınlıkla karşılıyorum. Acaba ‘sansür’ talep ettiklerinin farkındalar mı bu paylaşımları yazanlar?” derken, devlet adına konuşan bir yetkili neredeyse ilk defa kamuoyuna kıyasla daha mutedil bir söylem kullanıyordu. Ama kendi adıma ben bu soruda, kamuoyu tarafından kümese bekçi olarak atanmak istenen tilkinin heyecanını sezdiğimi söyleyebilirim; tabii kişi olarak Yavuz’un değil, devletin heyecanından söz ediyorum. Ama şimdilik bunları bir kenara bırakıp, tartışmaya başka bir yerden giriş yapmak istiyorum.

KÖTÜLÜK, TEMSİL, AHLAK

Sanatın kötülüğü nasıl ve ne biçimde temsil edebileceği, temsili formların gerçeklikle ve ahlaki/etik sorunlarla ilişkisi, sanatın olası zararlı etkilerine karşı bir önlem olarak sansür gibi konular Platon’un Devlet’inden beri süren, hâlâ da kapanmamış, sonuçta değer yargıları ve inançlarla ilgili olduğu için de hiçbir zaman kapanmayacak, iki ucu keskin bıçak olan bir tartışmanın bazı alt başlıklarıdır. Bu tartışmanın tüm boyutlarıyla burada özetlenmesinin olanaksız olduğunu bilerek, yalnızca konuya daha soğukkanlı yaklaşmamızı sağlayabilecek ve okura farklı bakış açıları hakkında bir fikir verebilecek bazı temel meselelere değinmek istiyorum. Bunu yaparken tartışmanın bir alt başlığını oluşturan ve esas olarak bir sanat yapıtının estetik değeri ile ahlaki değeri arasındaki ilişki üzerine yoğunlaşan yaklaşımlara hiç girmeyip, doğrudan eserin izleyici/okur üzerindeki olası ahlaki etkileri konusuna odaklanacağım.

Tartışmaların Platon’un Devlet’ine kadar uzandığını söyledim. Sanatın esas olarak bir mimesis (taklit/temsil) olduğunu savunan Platon için sanat, hakikati barındıran idealar dünyasının kusurlu bir kopyası olan fiziksel dünyanın bir kopyasıdır; bu haliyle, ancak kopyanın kopyası olduğu için de, hakikate iki misli uzaktır ve bizi hakikate (bununla beraber doğru, iyi ve güzele) ulaştıramaz. Sanatı şüpheli konuma sokan bir diğer özelliği de, insanın sağduyu ve kontrol gibi özelliklerinden sorumlu olan akıl yerine güvenilmez, değişken ve kontrol dışına çıkmaya müsait olan duygularına hitap etmesi, taklit edilmeleri daha kolay oldukları için sanatçının bunları temsil etmesi ve bunu yaparken de izleyicinin/okurun duygularını da coşturarak kontrolü kaybetmesine neden olmasıdır. Özellikle “Üçüncü Kitap”ta geleceğin bekçileri olacak gençlerin eğitimi için biçim, içerik, kullanılan araçlar arasından hangi temsil biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu uzun uzun anlatan Sokrates, Glaukon’a şöyle der:

“Bizim bu kurallarımıza uymayacak tarzda sanat etkinliğinde bulunanlara izin vermemeliyiz ki bekçilerimiz kötülüğün görüntüleriyle yetiştirilmesinler. [c] Buna izin verirsek, bekçilerimiz çobansız kalmış sürüler gibi, otlaklarında serbestçe yayılarak ve farkında olmadan da birçok zehirli ot yiyerek ruhlarında gittikçe büyüyen bir kötülük biriktireceklerdir.”(2)

Burada ve metnin diğer bölümlerinde dile getirilen kaygı, zararlı taklitlere/temsillere sürekli maruz kalan kişinin yanlış davranışlara karşı hassasiyetini yitirebileceği, bunları kanıksayabileceği hatta kendi yaşamında taklit etmeye yönelebileceğidir ki, bu olası zararlı etkilerin her biri Platon’dan sonra da, sanatsal temsile ahlaki ölçütlerle yaklaşan neredeyse herkesin öne sürdüğü savlar olacaktır. Temsilin etki gücünün çok iyi farkında olan Platon, özellikle gençleri sanatın olumsuz etkilerinden korumak için sansürü meşru bir önlem olarak savunur ve nelerin sansür edilmesi gerektiğini uzun uzun anlatır. İroniktir, 12 Eylül’den sonra Türkiye’de yasaklı kitaplar listesinde uzun süre Devlet de bulunacaktır.

Platon’un tavrı, zaman zaman doğrudan Ahlaki Eleştiri olarak da adlandırılan ve edebiyata ahlaki (ve aynı zamanda pragmatist ) yaklaşan bir okuma pratiğinin de ilk ve en önemli örneği sayılır. Bu türden yaklaşımlar için bir edebiyat eserinin estetik değeri çoğu zaman ahlaki değeri ile özdeş iken, ahlaki değeri de okur üzerindeki etkisi bağlamında değerlendirilir. A. W. Eaton’ın belirttiği gibi, bir edebiyat eserine bu ölçüt ışığında bakan eleştirmenlere göre, “bir edebiyat eseri, ahlaki olarak yararlı ya da ahlaki olarak zararlı bir etkisinin olması, ya da böyle bir etkiyi yaratmayı amaçlaması ölçüsünde ahlaki açıdan faydalı, ya da ahlaki açıdan zararlıdır.”(3)

Platon’dan sonra sanatsal temsilin tanımı ve işlevleri açısından en büyük kırılma noktası, Platon’un öğrencisi olan Aristoteles’in, sistematik bir edebiyat eleştirisinin ilk örneği kabul edilen Poietika (Şiir Sanatı Üzerine) olarak bilinen eseriyle gelir. Edebiyatın asıl olarak bir taklit/temsil olduğu görüşünü Platon ile paylaşan Aristoteles, temsilin işlevi ve ona atfettiği değer bakımından Platon’dan ayrılır. Platon’un bakış açısını sorunsallaştıran ve temsil kavramına yeni bir boyut getiren bu bakış açısını açmak için şu uzunca pasaja bakalım:

“ . . .hem taklit etme hem de herkesin taklitlerden hoşlanıyor olması, çocukluktan itibaren insanlarla birlikte gelişen bir özelliktir. (Öteki canlılardan da bu bakımdan ayrılırlar. Çünkü insan taklit etmeye en yatkın canlıdır ve ilk bilgilerini de taklit yoluyla edinir.) Bunun kanıtı ise eserlerde ortaya çıkan durumdur: Nitekim resimlerine bakmaktan en çok hoşlandığımız şeyler, tiksinti duyarak baktığımız şeylerin resimleridir; söz gelişi son derece iğrenç hayvanların ve cesetlerin görüntüleri.

Bunun nedeni şu: Öğrenmek yalnızca filozoflar için değil, öteki insanlar için de en haz verici şeydir; ancak berikiler, bundan daha az pay alırlar. Resimlere bakmaktan haz almamızın nedeni, bakarken öğrenmek ve her birinin neye ilişkin olduğu konusunda sonuç çıkarmaktır. Taklit edilen nesne daha önce görülmemişse, burada haz uyandıran taklit edilen şey değil, işin ustalığı, renk ya da bu tür başka bir nedendir.”(4)

Buradan hareketle Aristoteles’in hangi bakımlardan Platon’dan ayrıldığını açabiliriz. Öncelikle Aristoteles için taklit etme ve taklit edileni izleme eğilimi doğal ve evrensel bir insan özelliğidir ve buradan, tikel örneklerinin ötesinde bir bütün olarak sanatsal temsil eyleminin otorite tarafından tamamıyla kontrol edilmesinin çok da mümkün olmadığı çıkarımını yapabiliriz. İkincisi, Aristoteles taklidi bilgilenme ve öğrenmenin temel araçlarından biri olarak tanımlayarak, onu yalnızca güvenilmez olan duygularla değil akılla da ilişkilendirir. Üçüncü olarak, gerçek hayatta deneyimlemeyi kesinlikle istemeyeceğimiz, örneğin tiksinti duyduğumuz şeylerin temsile dönüştürülmüş hallerinin bizde merak ve ilgi uyandırdığını söylerken, bundan duyulan hazzın yine öğrenmeyle ilgili olduğunu vurgular. Burada Aristoteles’in söylediğinden çıkarabileceğimiz bir önemli sonuç da, dış dünyanın gerçekliği ile temsil edilen dünyanın gerçekliğinin birbirinden ayrı olduğu ve ikisini deneyimleme biçimlerimizin aynı olmadığıdır.

Eseriyle ilgili olarak en çok atıfta bulunulan ama aslında tek bir yerde kısaca sözü geçen katharsis/arınma kavramını, Aristoteles, diğerlerine göre daha üstün bir temsil biçimi olarak gördüğü tragedya bağlamında kullanır. Bir taklit olarak tragedyanın amacı, izleyenlerde “uyandırdığı acıma ve korku aracılığıyla bu tür duygulanımların arınmasını” sağlamaktır (25). Aristoteles’in tıptan ödünç alınan katharsis kavramıyla tam olarak neyi anlatmak istediği o günden beri tartışılagelmişse de, eleştirmenler arınma sürecinin şu yönleri üzerinde uzlaşmış görünmektedir: gerçek hayatta deneyimlenmesi tehlikeli olabilecek güçlü duygulanımlara kapılmanın olumsuz sonuçları (örneğin öfke ve öç alma arzusu), özellikle de bu tür duygulanımlara kapılarak harekete geçenlerin (örneğin Oedipus) başına açtığı belaların temsilini izleyenler, acıma ve korku duyguları yoluyla kendi içlerindeki benzer duygulardan arınırlar ve bu deneyimden hem psikolojik açıdan dengeye kavuşmuş, hem de bilişsel bakımdan daha zenginleşmiş olarak çıkarlar. Bu açıdan, Aristoteles de temsilin ahlaki sonuçları olduğuna inansa da, bunun nasıl başarılacağı konusunda Platon gayet didaktik, propagandist, gerektiğinde yasaklayıcı ve buyurgan bir tutum alırken, Aristoteles temsilin izleyici üzerindeki işleyiş sürecinin karmaşık, sancılı ve çatışmalı olduğunun farkındadır ve örneğin, tragedyanın daha başarılı bir tragedya olması için neler yapılması gerektiğinden başka bir şey reçete etmez.

Gerek Platon, gerekse Aristoteles’in yaklaşımları günümüze kadar tartışılmaya, bazı bakımlardan reddedilip, bazı bakımlardan olumlanmaya devam etmiş olsa da, temsil ve ahlaki etki konusunda söyleyebileceğimiz çoğu şey için dönmememiz gereken iki kaynak olarak orada durmaktadır.

İKİ CİNAYET: EDEBİYATIN GERÇEĞİ VE ETKİ SORUNU

Şimdi edebiyat ve ahlak ilişkisi üzerine bu kuramsal çıkarım ve savların ne anlama geldiğini biraz daha somutlaştırmak için yaşanmış iki örnek üzerinden:

1) Edebiyatın okur üzerindeki olası etkilerinin nasıl karmaşık bir mesele olabileceğini ve

2) Edebiyat ve sanata sansür, hukuki yaptırım, ceza kapısı bir kez açıldığında, oradan içeri ne türden saçmalıkların girebileceğini göstermeye çalışacağım.

Edebiyatın insanı nasıl ve ne şekilde etkileyebileceği konusunda benim hiç unutamayacağım bir örnek Mehmet Bal’ın hikâyesidir.(5) Ülkedeki milyonlarca yaşıtı gibi, taşrada milliyetçi ve muhafazakâr bir çevrede, edebiyat ya da sanatla hiç ilgisi olmadan yetişmiş olan Bal’ın daha sonra bir soygun ve cinayet nedeniyle girdiği cezaevinde edebiyatla tanışması, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sından çok etkilenerek vicdani retçi olmayı seçmesi ve bunun ardından başına gelenler, edebiyatın okur üzerindeki olası ahlaki etkileri konusunda yapılabilecek kolaycı çıkarımları gözden geçirmemize neden olacak niteliktedir. Tarihte Raskolnikov’u örnek alarak cinayet işlemiş kimse var mıdır bilmiyorum, ama cinayet işledikten sonra Raskolnikov’un hikâyesinin üzerinde bıraktığı etkiyle, bir daha silaha el sürmemeye yemin etmiş en az bir kişi olduğunu artık biliyoruz.

Bal’ın hikâyesinde önemli olan sadece, edebi temsilin ahlaki sonuçları bağlamında, Platon’un indirgemeci neden-sonuç yaklaşımı karşısında sanatsal temsilin/taklitin arındırıcı ve iyileştirici etkisine inanan Aristoteles’in kuramının galip gelmesi değildir. Suç işleyebileceğini daha önce işlediği cinayetle göstermiş olan bir insanın, bir romanda işlenen vahşice bir cinayetten etkilenerek, bu sefer insan öldürmeye karşı çok daha ahlaki ve radikal bir tutum benimsemeye karar vererek, A. W. Eaton’ın hoş benzetmesini de alıntılayarak söyleyecek olursam, “gerek okur kitlelerinin, gerekse yorumsal sürecin psikolojik karmaşıklığını ve çok yönlülüğünü büyük ölçüde hafife alan ‘maymun gibi gördüğünü taklit etme’ modelinin”(6) kuşkulu olduğunu çarpıcı bir biçimde göstermiş olmasıdır.

Tabii bu durum, izleyicinin/okurun temsilde gördüğünü ahlaki açıdan sorunlu biçimlerde taklit etmesinin olası olmadığı anlamına gelmez; öyle olsaydı, edebiyattan ahlaki fayda beklemek de boşuna olurdu. Burada anlaşılması gereken, bu sürecin basit bir neden-sonuç ilişkisi olarak değerlendirilemeyeceğidir. Yine Eaton, sanatsal temsilin, örneğin şiddetin, gerçek hayatta taklit edilmesinin zararlı ahlaki etkileri olabileceği konusunda bilimsel veriler bulunduğunu ama verilerin daha çok “medya, yani sinema, müzik, video oyunları ve internet” ile ilgili olduğunu, edebiyat ile ilgili bu türden ampirik çalışmaların yeterli olmadığını söyler (435). Ben bunun bir ölçüde, edebiyat ile sözü edilen diğer temsil türlerinin araçları arasındaki farkla ve bu farklı temsil türlerine maruz kalma sıklığı arasındaki orantısızlıkla bağlantısı olabileceğini düşünüyorum. Bir gün içinde, örneğin televizyonda şiddet içeren kaç tane görüntüye maruz kaldığımız ve bunun için ekstra hiçbir gayret göstermemiz gerekmediği, ama buna karşılık hayatımızda Suç ve Ceza türünden, vahşet sahneleri de içeren kaç tane roman okuduğumuz ve Dostoyevski’yi keşfedip Raskolnikov’un cinayetine gelene kadar ne kadar emek harcamamız gerektiği üzerine biraz düşünürsek meselenin anlaşılacağını sanıyorum. Elbette şiddete ya da pornografiye gerçek hayatta yatkın olan bir kişinin suç ve pornografi edebiyatına ilgi duyması akla yakındır; ama aynı kişinin, asıl meselesi bu olmamasına rağmen şiddet ve pornografi içeren eserleri de bir ihtimal bulabilmek için 600 sayfalık kitaplar devirmesi pek akla yakın değildir. Edebiyatın zararlı etkileri konusunda ampirik çalışmaların yokluğu ya da yetersizliği gerçek olsa da (bu daha çok psikologların ve belki psikiyatristlerin alanına giren bir konudur), Türkiye ile ilgili verilere dayanarak şunu söyleyebiliriz: UNESCO verilerine(7) göre kitap okuma oranı açısından dünyada 86. sırada bulunan Türkiye’nin, çocuk istismarı da dâhil olmak üzere her türden suç karnesini önümüze koyup düşündüğümüzde, suç işlemek için kitap okumaya gerek duymadığımız ortadadır.

Şimdi Mehmet Bal’ın hikâyesine dönerek işleri biraz daha karmaşık hale getirelim. Edebiyatın ahlaki sonuçları açısından zararlı etkileri olabileceğini kabul etmemiz gerektiğini söylemiştim. Ama daha ilerlemeden önce bir ironiye işaret edelim. Etkisi altında kaldığı roman yüzünden vicdani retçi olmayı seçmesiyle, Bal devletin gözünde bu kez başka, hem de tek bir insanı öldürmekten daha vahim olan, hiç tanımadığı insanları toplu halde öldürmeyi reddetmek suçunun faili haline gelmiştir. Toplumda Bal’ın askerlik yapmayı reddetmesine yönelik değişik dozda eleştirilerin doğrudan Bal’ın vatandaşlık ve yaşam hakkını reddetmeye kadar varabileceğini, bu ülkeye uzaydan düşmemiş herkes tahmin edebilir. Ama muhtemelen çok az insan, Bal gibi insanları düşman olarak tanımlayan resmi ideolojinin kültürel cephanesinde edebiyatın da payı olduğu üzerine düşünür.

Mesela Arif Nihat Asya’nın meşhur “Bayrak” şiirindeki şu dizeleri alın: “Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım/Seni selâmlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım.”(8) Vatanseverliği yalnızca kendine benzemeyene karşı değil, kendi halinde uçan bir kuşa bile yöneltilmesi gereken marazi duygular üzerinden kurgulayan bu dizelerde, insanın kanını donduracak bir şiddet ve yıkıcılık meşru gösterilmektedir. Selamsız uçan kuşların yuvasının bozulduğu, “ırmağının akışına” ölündüğü; sevginin, aşkın ölmek ve öldürmekle bu kadar kolayca ve sıklıkla yan yana kullanıldığı bir kültürel iklimde, mesela hayvanlara işkence eden insanların ya da kendilerini reddeden kadınları öldüren, tecavüz eden, yüzünü asitle yakan erkeklerin bolluğu bir rastlantı mıdır? Bu işleri yapanlar arasında edebiyat ve sanatla ilgilenen kişi sayısı nedir saptayamayabiliriz, ama ilhamlarını hepimizin üzerine ilkokuldan beri boca edilen bir ideolojik formasyondan almış olmalarının neredeyse kesin olduğunu ve ne bu eylemleri işleyenlerin, ne de toplumun büyük kesiminin böyle bir bağlantı üzerine düşünmemiş olduklarını da (ki zaten ideoloji böyle işleyen bir şeydir) savlayabiliriz. Mehmet Bal da, kendi geçmiş kültürel formasyonundan utangaçça söz ederken, neredeyse cinayet işlemesini kolaylaştıranın böyle bir ideolojik arka plan olduğunu hissettirir.

Matthew Kieran’ın “müstehcenlik” kavramı üzerine aşağıda alıntıladığım sözleri yukarıdaki dizelere bir başka perspektiften daha bakmamızı sağlayabilir:

“. . .müstehcenliğin göstergesi olan bazı özellikler vardır—başta cinsellik, şiddet, ölüm ve tensellik türünden konular—ya da kişilerde bazı nesneleştirici arzuları kışkırtmak gibi. Ama müstehcenlik esas olarak bizleri belli tepkiler vermeye kışkırtmak üzere bu türden konuların ve arzuların temsiller tarafından ele alınış biçimleriyle ilgilidir. Söz konusu cinsellik ve şiddet olduğunda, müstehcenlik yargısı bir eserin, ahlaki bakımdan yasak kabul edilmesi gereken, acı vermekten duyulan cinsel doyum ya da hazza ait bilişsel-duyuşsal tepkileri kışkırttığı ve övdüğü yerde oluşur.”(9)

Kieran’ın sözleri birkaç açıdan aydınlatıcıdır. Öncelikle, müstehcenliğin konu itibarıyla yalnızca cinsellikle kısıtlı olmayıp, izleyicide belli türden tepkileri uyandırmayı amaçlayan ve bunu başarmak için, temsilde belli yollar izleyen başka tür eserlerde de görülebileceğini söyleyerek, ahlaki tutum meselesini ahlakçıların çoğunlukla sıkıştırmaya çalıştığı cinsellik bağlamından daha geniş bir bağlama oturtur. Bu açıdan bakıldığında, şiirdeki sesin yalnızca doğasının kendisine dikte ettirdiği bir şeyi yapan bir kuşu bile kendi ideolojisinin tahakkümü altına alarak nesneleştirmeye çalışmasında (aynen pornografide olduğu gibi), bunu başaramadığı yerde kuşun yuvasını bozma eylemini okurda haz ve övünç uyandırmaya yönelik biçimde aktarmasında müstehcen bir şey vardır. Aynen burada olduğu gibi, konunun cinsellik olmadığı durumlarda bile bir yazar ele aldığı konuyu müstehcenleştirerek şiddeti, yoksulluğu, ölümü okur için bir tür arzu ve haz nesnesine dönüştürebilir. İşte Kieran’ın bir temsili müstehcen yapan şeyin konudan ziyade konunun işleniş biçim olduğunu söylerken işaret ettiği şey, sanatçının ele aldığı konu karşısında takındığı ahlaki tavır ve tutumu belirleyen ve izleyiciye hissettiren perspektiftir. Bu çok önemli kavrama aşağıda daha geniş biçimde döneceğim.

Şimdi de, okur üzerindeki ahlaki etki meselesini bir başka açıdan karmaşıklaştıran, edebiyatta temsil edilen dünyanın gerçekliği konusuna, bence dünya edebiyat tarihine geçecek kadar ilginç bir örnek üzerinden bakarak, 1990’lı yıllarda Attila İlhan’a, o muhteşem “Cinayet Saati” şiiri nedeniyle açılan davadan söz edeceğim.(10) Bindiği bir takside, şiirin Ahmet Kaya tarafından yapılmış şarkı halini dinleyen Alanya Müftüsü, bir vapurun dört kişi tarafından bıçaklandığına tanık olan şiirin anlatıcısının “allahına kitabına sövüp saydım” sözleriyle dine hakaret ettiğini düşünerek şikâyetçi olur ve İlhan hakkında dava açılır.

İlhan savunmasında, küfrün vapura edildiğini belirtip, “vapurun dini, kitabı, allahı söz konusu olamaz” dediyse de kovuşturmaya uğramaktan kurtulamaz. O yıllarda, hafızam beni yanıltmıyorsa Hasan Pulur, olayı Milliyet gazetesindeki köşesine taşıyarak, dava açan savcıyla dalga geçen müthiş bir yazı yazar ve savcının aslında şaire dine hakaret nedeniyle değil, vapuru bıçaklayan dört kişi hakkında cinayet davası açması gerektiğini söyler ve mahkemeye tanık olarak da şiirde cinayeti gördüğü söylenen “kör kayıkçının” çağırılması gerektiğini ekler.(11) Buradaki alaycı talep, şiirdeki hayali bir karakterin bir cümlesine suç atfeden bir anlayışın mantıksal sonuçlarını sonuna kadar takip ederek, edebiyatın yarattığı kurmaca dünya ile gerçek dünyanın birbirine karıştırılması sonucunda yaşanabilecek tuhaflıklara işaret etmektedir.

Konumuz o olmadığı için şiirin ayrıntılı analizine girmeden, yalnızca bir şiir okunurken akılda tutulması gereken en temel kuralı hatırlayalım. Öncelikle, bu örnekte olduğu gibi lirik bir şiirde konuşan ses genelde doğrudan şairin kendisine atfedilse de, şiir anında ve içinde konuşan şair ile gerçek hayattaki, et ve kemikten oluşan kişi özdeş değildir. Örneğin şair hayatında hiç içki içmemiş, ya da Kasımpaşa’yı görmemiş biri olarak, “sarhoştum, Kasımpaşa’daydım” diyebilir, küfür etmeye karşı olmasına rağmen şiirde küfür edebilir, bir karakterine ettirebilir. Bu nedenle, şairi şiirde konuşan sesle, anlatıcıyla ya da yarattığı karakterlerin herhangi biriyle özdeşleştirip onun eylemlerinden sorumlu tutmak yanlıştır. Şiirden dönüp diğer türlere, özellikle karakter ve anlatıcı türlerinde daha fazla çeşitlilik içeren öykü ve romana baktığınızda, bu özdeşlik meselesi daha da çetrefilli hale gelir. Örneğin Franz Kafka’nın Dönüşüm’ünde, Jack London’ın Beyaz Diş’inde, Bram Stoker’ın Dracula’sında yazarların sırasıyla insandan dönüşmüş bir böcek, bir kurt, bir vampir karakterinin aklının içine nüfuz etmesi, bu yazarların gerçek hayatta bir böcek, bir kurt, bir vampir olmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimledikleri, ya da bunu arzuladıkları, ya da bu kurmaca dünyada yapacakları eylemlerden sorumlu oldukları anlamına gelmez. İlhan’ın şiirini okur ve yorumlarken, vapurun “on üç damla gözyaşını” sayan anlatıcının kurmaca bir dünyada bulunduğunu kabul edip, anlatıcı sövüp saymaya başlayınca sinirlenip onu gerçek dünyaya indirmeye kalkamayız.

Kurmaca dünya, kendi içinde kuralları (ve kuralsızlıkları) olan, başka türden bir gerçekliktir; onu maddi dünyanın gerçekliği içinde deneyimler, o deneyimden edindiklerimizi maddi dünyayı daha iyi anlamak ve anlamlandırmak için kullanabiliriz; ama kurmacanın gerçekliğini bire bir dış dünyanın gerçekliğine tercüme etmeye kalkarsak yine bir roman kahramanı olan ve okuduğu kitaplar yüzünden, kurmaca dünyanın gerçekliği ile maddi dünyanın gerçekliğini birbirine karıştırdığı için başına bin türlü bela açan Don Kişot’a döneriz. Amerikan popüler kültüründe, günahın ve kumarın başkentiyle ilgili kullanılan o meşhur “Vegas’ta olan, Vegas’ta kalır” sloganını değiştirerek söyleyecek olursam, “kurmaca dünyada olan biten, kurmaca dünyada kalır.”

AHLAKİ TUTUM VE PERSPEKTİF

Edebi temsillerin okurlar üzerinde yaratacağı olası zararlı etkilerle ilgili ahlaki kaygı duymanın meşru olduğunu, ancak bu etki meselesinin basit bir, maymunun gördüğünü taklit etmesi sürecine indirgenemeyeceğini söylemiştim. Peki öyleyse, yazarı hiçbir şeyden sorumlu tutamaz mıyız, ya da tutmamalı mıyız? Elbette hayır: yazarı sorumlu tutabileceğimiz, hatta tutmamız gereken ve kesinlikle sorumlu tutamayacağımız şeyler vardır.

İlk olarak yazarı sorumlu tutamayacağımız ama genelde (ve bu yazının nedeni olan olay özelinde), yazarın sorumluluğu denilince herkesin aklına ilk gelen öğeyle, yani “konuyla” başlayalım. Zümrüt Apartmanı üzerine yazısında Platon’un ahlakçı yaklaşımına yakın duran İsmail Serin kötülüğün temsili konusunda, “sokaklarda yakılan, tecavüze uğrayan insanların başlarına ne geldiğinin tüm çıplaklığıyla anlatılması edebiyatçının, entelektüelin ne ödevi ne de görevidir” demektedir.(12) Serin’in sözlerinin bir tık ötesi, edebiyatın ve sanatın neyi konu edinip edinemeyeceğinin dikte ettirilmesidir ve bu kesinlikle kabul edilemez. Bunun Serin’in yazısında öne sürdüğü üzere liberal tınılı bir fikir özgürlüğü taraftarlığıyla ilgisi yoktur; tam tersine, gerçek dünyanın kötülüğünün dünyanın temsil edilme biçimlerine müdahale yoluyla düzeltilebileceğine inanan liberal ve idealist safsataya karşı bir itiraz olarak da okunabilir.

Tam bu noktada, Ahmet Cemal’in bir sanat eseri hakkında hüküm vermeye çalışırken neyin kesinlikle dışarıda bırakılması gerektiğini hatırlatan sözleri önemlidir:

“somut bir sanat eserinin değerlendirilmesi söz konusu olduğunda: ‘Peki ama, sanatçı buradaki mesajını vermek için neden daha başka bir konu seçmemiş?’ sorusu, belki de sormak hakkına kesinlikle sahip olmadığımız tek sorudur. Bu bağlamda konunun iyisi-kötüsü, sanattan olanı ve olmayanı, ahlaklısı ve ahlaksızı, iticisi ve çekicisi, güzeli ya da çirkini yoktur.”(13)

Bir yazarın bir konuyu ele alırken sergilediği yetersizliklerin, kusurların, beceriksizliklerin, hatta aptallıkların eleştirel çözümlemesi ne kadar meşru ise, yazara herhangi bir konuda kalem oynatıyor olmasının neden olabileceği olumsuz sonuçlardan dolayı, “o da, neden başka bir konu seçmemiş?” diye sormak ile “onun da, o saatte orada ne işi varmış?” demek arasında kategorik olarak bir fark yoktur.

Kendi adıma edebiyatın görevinin tam da İsmail Serin’in işaret ettiği kötülükleri “tüm çıplaklığıyla” anlatmak olduğunu düşünüyorum. Ama benim burada çıplaklıktan anladığım, kötülükle ilgili iç burkan, tiksindiren ayrıntıların temsilinin ötesinde bir şeydir; bir eserde bu ayrıntılar olabilir, olmayabilir ama tüm bunların gerçekten ne anlama geldiğini, yazarın kendince kötülüğe karşı tavrını ve tutumunu okura hissettirecek, aktaracak bir ahlaki tavrı yoksa, tüm o ayrıntılar meseleyi bütün çıplaklığıyla göstermekten ziyade meselenin üzerini örtmeye ve ucuzundan bir gerçeklik yanılsaması yaratmaya yarar. Durum bu olduğunda, Abdullah Şevki’nin kendisine örnek aldığını söylediği “kirli gerçekçiliğin” gerçekçiliği giderek geriye yalnızca kiri kalır.

İşte buradan meselenin kalbine doğru ilerleyebilir, bir edebiyat eserinin bir yandan kötülüğü temsil ederken, bir yandan da kendi ahlaki tavrını ve tutumunu nasıl ortaya koyabileceğine ve bunun yöntemlerine bakabiliriz. Benim de kendimi yakın hissettiğim bir görüş, bir eserin ahlaki değerini eserin ele aldığı konuya bakış biçimi olan “perspektif” ile ilişkilendirir. A. W. Eaton bu kavram hakkında şunları söyler:

“‘Perspektif’ ile kastedilen, eserin kişiler, eylemler, olaylar ve durumlar gibi anlatısal/diegetik öğelere (temsil edilen dünyaya ait öğelere) karşı değer biçen tutumudur. . . Bir sanat eseri bir ya da birden fazla anlatı öğesine karşı okurlarına/izleyicilerine takınılacak tutumları salık vererek bir perspektif ortaya koyar.”(14)

Yani, sanatçı ele aldığı konu hakkında kendisine ait olan ve izleyicilerinde de uyandırmayı amaçladığı ahlaki tavır konusunda bir bakış açısı sunar. Burada bir parantez açmalıyım: elbette, sanatçının sanata mutlaka ahlaki bir tutum takınmak gibi bir görev yüklemekten kaçındığı durumlar olduğunu unutmamak gerekir; örneğin özellikle 20. yüzyılda ortaya çıkan kimi modernist ve daha sonra postmodernist eğilimlerde olduğu gibi. Bu çok geniş bir yelpaze olduğundan genelleyici yargılara varmak istemem, ama şu inancımı belirtmeden de geçemem: ahlaki tavır ideoloji ile sıkı sıkıya bağıntılıdır ve hiç kimse ideolojiden kaçamayacağı gibi ahlaki tavır almaktan da kaçamaz; ahlaki tavır almayı reddetmek de sonuçta ahlaki bir tavırdır. Yazarın kendi perspektifini nasıl sunduğu, bunun için hangi araçları nasıl kullandığı da yine burada girilemeyecek kadar karmaşık ve teknik bir konudur. Ama okur/izleyici üzerindeki etkisi açısından düşünüldüğünde, okurda belli bir ahlaki tutumu tetiklemek üzere yazar tarafından kullanılan araçların, ne kadar ustalıklı olursa olsunlar her zaman istenilen etkiyi yaratma garantilerinin olmadığı unutulmamalıdır.

İster yazar tarafından eserinde ortaya konulsun, ister okurun/eleştirmenin esere yaklaşımında bir ölçüt olsun, ahlaki bir tutum takınmak ile kendi yargılarından bir an şüpheye düşmeyen ve kendi tutumunu dayatmaya çalışan ahlakçı tavır arasında önemli bir fark vardır. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren “‘ahlak’ kelimesinin anlamının yasa ve normlar meselesinden, değerler ve nitelikler meselesine doğru” değişimine, edebiyatın bu dönüşümde önemli bir rol oynadığına işaret eden Terry Eagleton edebiyatı ahlaki meselelerle yakından ilişkilendiren bu yaklaşımın bakışını şöyle özetler:

“Edebiyat insan davranışlarındaki nüanslar üzerinde ince hassasiyet, değer konusundaki gayretli ayrımlar, nasıl zengin bir şekilde ve kendi üzerine düşünerek yaşanabileceği üzerine tasavvurlar noktasında, ahlaki pratiğin mükemmel bir örneğidir. Edebiyat, Platon’un şüphelendiği gibi ahlak için değil, ahlakçılık için bir tehlikeydi. Ahlakçılık, ahlaki hükümleri insanlığın onun dışında kalan tüm varoluşundan soyutlarken, edebiyat eserleri onları karmaşık canlı bağlamlarına geri döndürür.”(15)

Eagleton’ın edebiyatın ahlâki fark yaratma gücü hakkında çekinceleri bulunsa da, Platon’dan itibaren edebiyatı yalnızca didaktik ve propagandist bir araç olarak gören ahlakçı yaklaşımla, edebiyatı ahlaki bir boyutu da olan zengin ve karmaşık bir pratik olarak gören anlayış arasına bir çizgi çekmesi önemlidir. Şimdi bu ayrımın ne anlama geldiğini, edebiyattan bir örnekle biraz somutlaştırmak istiyorum.

Sanatçı ahlakçı bir tutuma düşmeden ahlaki bir tavır almayı nasıl başarılabilir diye düşündüğümüzde, benim aklıma gelen en iyi örneklerden bir tanesi, kanımca yaşayan Amerikalı yazarların en önemlilerinden olan, Nobel edebiyat ödülü sahibi yazar Toni Morrison’dır. Romanlarında Afrikalı-Amerikalıların maruz kaldığı haksızlıkları, baskıları ve zorlukları, özellikle de toplumsal hiyerarşinin en altında (yalnızca siyahi çocuğun üstünde) yer alan siyahi kadınların deneyimlerini anlatırken neredeyse ele almadığı suç, günah, karanlık yoktur denilebilir. Tartışma konumuz olan öyküdekine benzer şok edici bir konuyu ele alış biçimiyle, ilk romanı En Mavi Göz özellikle önemlidir.

Roman çok yoksul siyahi bir ailede, anne ile babanın ırkçı bir toplumda değişik biçimlerde yaşadıkları travmaları, toplumsal hiyerarşinin en altında bulunan, en korunmasız küçük kızları Pecola’ya nasıl yansıttıklarını anlatır. Dünyaya evlerinde hizmetçilik yaptığı beyazların perspektifinden baktığı için, kendisi de dâhil herkesin çok siyah ve çok çirkin bulduğu kızı Pecola’yı sevemeyen bir anne ile kendisi de yıkılmış ve yıkmaya hazır bir karakter olduğu için kimseyi nasıl seveceğini bilemeyen bir babanın ortasında kalmış Pecola’nın öyküsünün en trajik yanı, küçük kızın babasından hamile kalarak sonunda delirmesidir. Ancak Morrison, romanda büyük bir risk alarak çok cesur ve radikal bir şey yapar: Pecola’nın babası Cholly’nin kitap boyunca derinlemesine bir portresini çizerken, onu da en az Pecola kadar bir kurban olarak resmeder. Cholly’nin kişisel suçunun ve kötülüğünün ötesinde, benzer suçları ve kötülükleri farklı biçimlerde sürekli üreten, çok boyutlu ve birden çok belirleyene sahip, koca bir toplumsal yapı durmaktadır ve Morrison bizi oraya bakmak için dürter.

İlginçtir, Morrison yine bir risk alarak o ensest ve tecavüz sahnesini, eğer yazarın niyeti anlaşılmayacak olsa, ancak nefret ve tiksinti uyandıracak kimi ayrıntılarıyla betimler. Ama romanda o noktaya gelene kadar, iyi ve kötü edebiyat arasında bir ayrım yapacak kadar okuma deneyiminiz varsa, Morrison’ın derdinin ne müstehcenliği kullanarak, ne de kolayından bir ahlakçılık taslayarak okurun kolayca gıdıklanıp sömürülecek duygu ve tepkilerini kışkırtmak olmadığını anlarsınız. “Peki, okur bu çıkarımı nasıl yapabilir?” sorusunu cevaplamak için, yukarıda tartıştığım perspektif kavramını ve müstehcenlikle ilgili Kieran’ın sözlerini hatırlamak yeterlidir. Öncelikle, Morrison kitabın başından itibaren ahlaki tutumunu ve nerede durduğunu ve okurdan kendisini Pecola ile özdeşleştirmesini beklediğini, o ustalıkla ve ince ince dokuduğu perspektifle belli eder. Bu perspektif sayesindedir ki, Morrison’ın betimlediği sahne Kieran’dan aktardığımız ölçüte göre müstehcen bile değildir, zira kurbanın çektiği acıyı olumlayan bilişsel-duyuşsal tepkileri kışkırtmak ve övmek için tasarlanmadığı çok açıktır.

Peki, söz konusu sahnenin bazı okurları cinsel olarak uyarması, kendilerini kurbanla değil faille özdeşleştirmeleri ya da onları romanın temsil ettiği şeyi gerçek hayatta taklit etmeye yönlendirme olasılığı yok mudur? Söylediğim gibi, Morrison tavrını o kadar net belli eder ki, eğer okur söz konusu romanı eline almadan önce, hali hazırda bir patolojiden mustarip değilse, söz konusu sahneleri cinsel açıdan uyarılarak okuması imkânsızdır. Yok eğer böyle patolojik bir durumu varsa, o zaman Amerika’daki ırkçılık, yoksulluk, her türden sömürü, şiddet vs. gibi bir sürü konuyu ele alan bir roman okuma zahmetine girmeden de, kendisini dış dünyada uyaracak bir sürü başka şey bulacaktır. Bazı insanların su damacanasından tahrik olup, damacanaya tecavüz ettiği bir dünyada Morrison’ın romanının yanlış ellere düşme olasılığı elbette vardır; ama buradan hareketle su damacanalarını yasaklamak ne kadar mantıklı ise, Morrison’ın kitabını yasaklamak da o kadar mantıklıdır ve ancak o kadar işe yarayacaktır.

Romanda Morrison’ın çizdiği ilginç karakterlerden biri de, temizlik takıntısı ve bir süre papazlık yapmış olması nedeniyle insanların Sabunkafa Kilise olarak adlandırdığı karakterdir. Batı Hint Adalarında doğmuş bir melez ve bir pedofil olan Sabunkafa Kilise’nin geçmişi üzerinden Morrison batı sömürgeciliğinin bir tahliline girişir, bu karakter özelinde pedofili gibi psikolojik bir rahatsızlığın değişik yönlerine bakar, üstelik bu karakterin gözünden ve ağzından dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğu üzerine bir eleştiri sunar. Hamile kaldıktan ve akıl sağlığını yitirmeye başladıktan sonra, bir “Düş Okuru, Danışmanı, Yorumcusu” olduğu için edinmek istediği mavi gözler için kendisinden yardım istemeye gelen Pecola’nın isteği onu çok sarsar. Pecola’ya dokunmadığı gibi, onu isteğinin gerçekleşeceği konusunda ikna ettikten sonra Tanrı’ya bir protesto mektubu yazarak, dünyada çocukların çektiği acıları hatırlatır ve şöyle der: “Çocukları unuttun mu? Evet. Unutmuşsun . . . Nasıl ve ne zaman Tanrı olacağını unuttun. İşte bu yüzden o küçük Zenci kızın gözlerini değiştirdim, ama ona dokunmadım hiç; parmağımı bile sürmedim. Ama istemiş olduğu mavi gözleri verdim ona. Ne bir zevk için, ne de para için. Senin yapamayacağın bir işi değil, yapmamış olduğun bir işi yaptım: O çirkin, küçük Zenci kızı gördüm ve sevdim.”(16) Kısacık hayatı boyunca hep dışlanma ve aşağılanmaya maruz kalmış Pecola’ya karşı merhametli bir yaklaşımın bir pedofilden geliyor olması ironiktir ve yine Morrison’ın aldığı bir risktir. Ayrıca, Sabunkafa Kilise Pecola’nın en büyük arzusunu yerine getirerek, belki de hayatta onu ilk ve son kez mutlu ederek, ona mavi gözler verdiğine inandırır. Ahlaksız bir karaktere ahlaki bir eylem yaptırtan Morrison, bu paradoksu romanında gözler önüne serdiği bir toplumsal düzene derinlemesine bir eleştiri yapabilmek, okuru olan bitene çok daha geniş bir ahlaki perspektiften bakmaya zorlamak için kullanır ve amacına ulaşır. Morrison büyük bir edebiyatçı olarak ahlaki meseleleri ahlakçılığın dar ve buyurgan anlayışı (ya da anlamayışı) içine hapsetmek yerine, Eagleton’dan yukarıda yaptığım alıntının son cümlesine bağlayacak olursam, “onları karmaşık canlı bağlamlarına geri döndürür.” Bunu başarabilmesindeki en önemli etkenlerden biri, dersini çok iyi çalışmış bir yazar olarak amacı ile araçları arasındaki dengeyi ustaca kurmuş olmasıdır.

AHLAKLILIK, AHLAKÇILIK VE FAŞİZM

Bu yazının başında anlattığım “içki” sözcüğüyle ilgili anekdotun üzerinden neredeyse 30 yıl geçti. Bu sürenin neredeyse tamamını, insani değerler, erdem ve ahlak açısından ülkenin tarihinde yaşamadığı kadar büyük bir çöküşe ve onun ana faili olan AKP iktidarının bu çöküşün üzerini örtmek için ahlakçı bir ideolojiyi egemen kılmaya uğraşmasına tanık olarak geçirdik. Ülkenin ekonomik varlıklarının, cumhuriyetin kazanımlarının yağma edilmesine engel olamadık. En önemlisi, doğrudan konuyla ilgili olarak, çocuklarımızın bedenlerini de, beyinlerini de ağızlarından ahlakçı öğretiler düşmeyenlerin tacizinden, tecavüzünden, şiddetinden koruyamadık. Bu olayların failleri cezalandırılmadığı gibi, okullar Milli Eğitim’le yapılan protokoller yoluyla çağdışı vakıf, cemaat ve tarikatların fideliği haline getirilmeye devam edildi. Taciz, tecavüz, şiddet olayları ve bunlarla ilgili hukuki süreçler hakkında haber yapılması yasaklanırken, bir yandan da hem devletin resmi kurumlarına bağlı din adamları, hem de cemaat önderleri sabahtan akşama her türlü medyada, kız çocuklarıyla kaç yaşında evlenilebileceği, kiminle hangi koşullarda cinsel ilişkiye girilebileceği konularında toplumu “bilgilendirmeye” devam ettiler. Tüm bunların senelerdir televizyon filmlerinde içki, sigara ve çıplak beden görüntülerinin buzlandığı bir ülkede olup bittiğini de unutmayalım. Daha geçen gün medyaya düşen, Eğitim-Sen’in çocuk istismarına yönelik yaptığı çalışmaların nasıl engellendiğiyle ilgili haberi şuradan okuyabilirsiniz.(17) Böyle bir haber, takip edebildiğim kadarıyla hiçbir toplumsal tepki uyandırmadı; ama bir kitaptan sosyal medyaya düşen pespaye satırlar, müthiş bir infial yarattı. Toplum olarak yine yapmamız gerekenin peşine düşüp, takip etmek yerine, kolay olanı seçtik. Tüm bunlardan hareketle, biraz da ahlak, erdem ve değerler bakımından toplumsal çürümenin, tehlikeli bir “ahlakçılık” için nasıl besleyici gübre görevi gördüğüne bakalım.

“Paranoid Bir Bilgilenme Biçimi: Ahlakçılık” makalesine temel bir ayrımla başlayan Ünsal Oskay’a göre, “ ‘ahlakçı’ tutumun amacı, toplumu ahlaklı bir topluma dönüştürmek değildir. Bu bakış, bir yandan gerçekliği kabullenemez ve onu protesto eder; bir yandan da yanlış ve yanıltıcı bir bilgilenme süreci sonunda, gerçeklikle uzlaşır.”(18) Oskay’ın söylediği kadarından, ahlakçılığın gerçekliği değiştirme konusunda güçsüzlüğü oranında öfkesi artan bir ruh hali olduğunu ve sürecin şu şekilde işlediğini çıkarabiliriz: her açıdan çürümüş bir sistemin yarattığı sonuçların nedenlerini kavramakta zorlanan, sistemi değiştirmek için gerekli iradesi, gücü ve örgütlülüğü olmadığı için öfkelenmekten başka bir şey yapamayan bireyler, muktedire karşı asla gerçek bir tehdit oluşturmayan, gelip geçici bir tavır alabilirler. İşlevi açısından düşünüldüğünde ahlakçılığın, “toplumsal sistem için tehlikeli bir hastalık değil, hatta yararlı ve gerekli” olmasının nedenini de şöyle açıklar Oskay: “[ahlakçılık] bir aldatmaca işlevi görerek, kişiye çarpıtılmış biçimde de olsa bir protesto potansiyelini sürdürme olanağı verir; bir yandan da protestonun zararsız bir kanalda emilmesini sağlar” (129-130). Yani, ahlakçılık şikâyetçi olduğu bir toplumsal sistemi değiştirmeye çalışır görünürken, aslında onu güçlendirerek gayet elverişli bir çifte işlev görür. Bu açıdan gürültülü bir ahlakçılık gösterisi, edebiyat, temsil, tragedya bağlamında tartıştığımız arındırıcı/katartik bir performansa da benzetilebilir; durum ne kadar trajik olursa, ahlakçılık kendisini o kadar iyi hissedecektir.

Bu türden “ahlakçı” bir tavır alışa en iyi örnek olarak, muktedirin doğrudan koruması ya da hoşgörüsü altında gerçekleşen her tür linç eylemini gösterebiliriz sanırım. İster fiziksel anlamda, isterse başka biçimlerde (örneğin sosyal medya üzerinden) gerçekleşen bir linç eylemine katılan öznelerin tek tek ne kadar ahlaklı olduğunun artık bir önemi yoktur; hatta artık ortada birey anlamında bir özne de yoktur; yalnızca harekete geçmiş bir makinenin dişlileri vardır. Örneğin, daha geçtiğimiz aylarda, bir üniversitedeki söyleşisinde, şair Ahmet Telli kendisine yöneltilen, “toplumsal vicdan nedir?” sorusuna karşılık olarak, “toplumların vicdanı yoktur, linç kültürleri vardır. Vicdan bireyseldir”(19) diyerek cevaplamaya çalıştığı sırada faşist bir güruh tarafından linç edilmek istendiğinde, tam da bunu söylemek istiyor ve neredeyse dinleyicilerinin uygulamalı olarak görmesini sağlıyordu.

Şevki’nin kitabı üzerine yazdığı yazıda, yazara yönelik tepkilerin ne anlama geldiği konusunda Elif Akgül’ün saptamaları Oskay’ın savlarıyla örtüşür nitelikte olup önemlidir:

“Kitleler bir ‘suçlu’ görmek istiyor. Bir ‘kurban’ talep ediyor. Bu kişinin gerçekten suçlu olup olmamasının ise bir önemi yok. İktidar ne yapıyor? Hem kendi faillerini kollayıp hem de halkın hassasiyetlerini karşılayacağı hedefi buluyor. Sadece bir yazar. Bu hem yıllardır süren cezasızlık nedeniyle öfkelenmiş insanların ‘cezalandırma’ görme isteğini tatmin etmek hem de dindar muhafazakârlık davasına bir tuğla daha döşemek için eşsiz bir fırsat.”(20)

Ben de Elif Akgül gibi, kitaba duyulan öfkenin büyüklüğünün, siyasi muhalifler dışında neredeyse kimsenin işlediği hiçbir suçu dert etmeyen bir güvenlik ve hukuk anlayışı tarafından kaderimize terk edilmiş yurttaşlar olarak, etrafımızı sarmış her türden kötülüğe karşı duyduğumuz çaresizlik ve isyan duygusuyla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Gerçek hayat karşısında kendimizi bu kadar kıstırılmış hissetmeseydik, hayatın temsilleri üzerine (ne kadar yanlış, kötü, pespaye olursa olsunlar) bu kadar sert, başka türden kötülükleri davet eden türden tepkiler vermezdik sanıyorum.

Kitap üzerine yazılan bir başka yazıda, Zehra Çelenk de yaşadığımız toplumsal duruma dair önemli bir gözlemde bulunur:

“İnsana özgü hemen her şeyin önüne katı yasaklar koyan ahlakçılıkla, bildik ahlakı reddediyor gibi görünse de onunla aynı damarlardan beslenen sözde özgürlükçülük biçimlerinin bazı bakımlardan aynı kapıya çıkabilmesi. Bir tarafta cinselliği ve duyguları baştan sakatlayan yasaklar dizgesi, öbür tarafta kendine her şeyi hak gören tuhaf bir hedonizm.”(21)

Çelenk’in dikkat çektiği bu türden bir zıtların birlikteliğinin, yukarıda sözünü ettiğim ahlakçılığın çifte işlevine benzer bir amaca hizmet ettiğini ve onunla bağlantılı düşünüyorum. Kapitalizmde, ekonomik ve toplumsal sistemin özüne yönelik bir saldırıya dönüşmediği sürece, özgürlük yanılsaması yaratan her kültürel yapının ve ürünün kendisine bu çerçeve içinde yer bulması piyasanın gereğidir ve ahlakçılık kadar vazgeçilmezdir. Bu sistemde kendisi de bir mal olan kültürün, diğer malların tabi olduğu mantığa bağlı olarak, sistemin dönemsel refah ve kriz dönemlerine denk düşen serbest rekabetçi/özgürlükçü ya da tekelci/baskıcı niteliğinin öne çıkışına uygun bir çeşitlilik göstermesi doğaldır.(22) Küresel patronlar açısından düşünüldüğünde de, dükkânın başında dinci ya da “özgürlükçü” bir müdürün bulunmasının önemi yoktur ve konjonktüre göre biri ya da diğeri daha uygun olabilir, yeter ki, dükkân kapanmasın ve raflar boş kalmasın. İşte bu nedenle bir yandan baskıcı bir iktidarı desteklerken, diğer yandan da aynı günlerde, Elif Şafak’ın iktidarın anti-demokratik uygulamalarından duyduğu kaygılar üzerinden bir promosyon kampanyası başlatabilirsiniz. Sonuçta tüketicilerin bu ürün çeşitliliğine ihtiyacı vardır ve birini alana diğeri bedavadır. Önümüzde duran çok parçalı, çelişkili görünen ama aslında diyalektik bir bütünlük arz eden bu tabloyu Oskay şöyle betimler:

“Böylece verili, durumdan yararlanan seçkin azınlık, onun egemenliğindeki edilgenleşmiş kitle ve ‘kitleselleşmiş’ okurun zevkine hitap eden ‘çoksatar’ sanatçı, aynı yanlış bilgilenme sürecinde buluşurlar. ‘Vasati’ insanın önyargılarını çoğaltarak, bir yandan gerçekliği çıplak haliyle görmekten uzaklaşır; bir yandan da onu çarpıtıp süsleyerek benimserlerler. Bu çarpık protesto ve çarpık benimseme, faşizmin belli zamanlarda başarıyla kullandığı kitle psikolojisinin de önemli öğeleri arasındadır. Bu uç duruma varılmaksızın da, baskıcı toplumun ahlakçılığı baskının arttırılmasına yönelik talebi canlı tutar. Kısır döngü, ‘vasati’nin entelektüel algılamaya düşman tahakkümünü kalıcılaştırır” (130-131).

Tüm bunlardan Ünsal’ın makalesinde vardığı sonuç, böyle bir toplumun hiçbir zaman gerçekten ahlaklı olamayıp, ahlakçılığın görkemli retoriği altına sığınan değişik biçim ve düzeylerdeki ahlaksızlığın, hiyerarşideki yerine ve gücüne göre, ancak kendinden güçsüz gördüğü “ahlaksıza” saldırarak kendini aklayıp pakladığı bir kurtlar sofrası olacağıdır.

SONUÇ, YA DA ‘NE YAPMALI?’

Yazıyı bitirmeden önce, Berrin Sönmez’in söz konusu kitap üzerine kaleme aldığı yazı üzerine de bir kaç şey söylemek zorundayım, zira neyin yapılmaması gerektiğine iyi bir örnek oluşturuyor. Öncelikle yazısında katıldığım noktalar olmasına rağmen, Sönmez’in kitabın yasaklanıp toplatılması yönündeki talebini bu yazının bütününde tartıştığım nedenlerden dolayı kabul edilemez buluyor, bu yaklaşımın yukarıda tartıştığım Attila İlhan’a dava açan mantığın bir versiyonu olduğunu düşünüyorum.

Ama bunun ötesinde, Sönmez’in yazar ve yayıncı için müstehcenlik suçundan dava açılmasını hafif bulup, davanın daha ağır bir suç olan çocuk pornografisi bağlamında açılması gerektiğini söylemesiyle ilgili olarak (ve bu talepte hukuki bir hata olup olmadığının tartışmasını hukukçulara bırakarak) Sönmez’in talebinin altında çok bariz bir mantık hatası olduğunu görüyorum. Sönmez yazarın yaptığı şeyin pornografik betimleme olduğunu söylüyor ki, bunda sonuna kadar haklı. Ancak Sönmez’in davanın müstehcenlik üzerinden değil de, çocuk pornografisi üzerinden açılması gerektiği yönündeki talebi ve “porno sektöründen yazın yoluyla kazanç sağlamak isteyenlere hak ettikleri cezalar ancak dava bu küresel suç bağlamında ele alındığı takdirde verilebilir” iddiası karşısında aklıma takılan ve açıklanmaya muhtaç bir nokta var.

Mantıksal olarak, pornografiden kazanç sağlamayı amaç edinen bir ürünün (kitap, film, vs.) kendisine belirlediği hedef kitlesine ulaşabilmek için, yasadışı mecralar yoluyla olsa bile kendi pornografik niteliğinin tanıtımını ve reklamını yapması gerekir ki, kâr amacı gerçekleşsin. Bakanlıktan edebiyat olarak bandrol almış, kitapçılarda edebiyat rafında satılan bir ürünün kendisini pornografi olarak pazarlamasının yasal ve mantıksal açıdan mümkün olmadığı düşünüldüğünde, porno sektöründen yazın yoluyla kazanç sağlamayı nasıl başarabileceği sorusu cevaplanmalıdır. Sönmez “küresel ölçekte en büyük sektörlerden birisi kabul edilen pornografinin” çalışma yönteminin, sektörün kendisini 500 baskı ancak yapmış, kötü romanlar ya da öyküler içine gizlemek olduğunu, pornografi düşkünlerinin de kütüphane ya da kitapçı raflarında bu şekilde gizlenmiş kitapları satır satır okuyarak, işlerine yarayacak bölümleri aradığını düşünmüyor herhalde? Kitap hakkında yürütülen kampanyanın pornografi düşkünleri açısından en büyük yararı, haberdar olmadıkları bir kitap içinde arasalar bulamayacakları bir bölümün, sosyal medyada önlerine düşmesi olmuştur sanırım.

* * * *

Sansür türü yaptırımlarla açılacak yolun bambaşka yerlere çıkacağını, bu tartışmanın aynı idam cezası gibi düşünülmesi gerektiğini, en vahşinin, en suçlunun ya da potansiyel suçlunun en keskin idam savunucusu olabileceği gibi, ahlakçılığın bayrağı altında da en hızlı ve istekli biçimde hizaya gireceklerin en ahlaksızlar olabileceğini öngörebiliriz. Bu yazı bu tehlikeye dikkat çekmek için yazıldı. Doğru politik ya da ahlaki tavır, kötü adamları dövmek için devleti göreve çağırmak değildir; çünkü sahaya indiğinde, devletin ilk olarak sisteme gerçek anlamda muhalif olanların tepesine çökeceğinden emin olabilirsiniz.

Ancak sansür, hukuki yaptırım gibi önlemler istemek yerine ülkenin edebiyatçılarının, eleştirmenlerinin, akademisyenlerinin, okumuş yazmış insanlarının yapması gereken başka şeyler kesinlikle vardır. Bu görevler bu toplumu şiddetten, tacizden, tecavüzden arındırmak için bunları üreten toplumsal koşullara karşı siyasi arenada okumuş ya da okumamış, edebiyatla ilgilenen ya da ilgilenmeyen tüm yurttaşların vermesi gereken mücadeleye ek olarak, doğrudan bu ülkenin entelektüellerine düşen sorumluluklardır.

Örneğin bu kitap özelinde editörün, yayınevinin yerine getirmediği sorumluluklarından başlayalım. Yazar için bir şey söylemiyorum, zira insanlar her zaman pespaye şeyler yazmışlardır ve yazacaklardır, ama bunların edebiyat diye önümüze gelmesini engelleyecek mekanizmalar vardır ve olmalıdır. Bu mekanizmaların ülkemizde ne kadar yetersiz kaldığını, edebiyat diye önümüze dökülen her tür çöpten biliyoruz. Terry Eagleton’ın şu uyarısı hepimizin kulağına küpe olmalıdır: “. . .edebi eserin sadece edebiyat kurumu bize öyle dediği için okunmaya değer olduğunu farz etme şeklindeki entelektüel tembellikten . . . sıyrılmamız gerekir.”(23)

İletişimin niteliğinin ve araçlarının neredeyse tamamen değiştiği bir çağda, iyi ve gelişkin bir eleştiri geleneği yaratmak için kitap tanıtımının, ahbap ve dost güzellemesinin ötesine geçen, ama niteliği itibarıyla yalnızca akademik çevreler ve okuyucularla kısıtlı kalmayacak, o bilginin paylaşılmasını sağlayacak platformlar oluşturmak, belki yeni bir dil oluşturmak gereklidir. Bu açıdan internetin kâğıt ve baskı maliyetlerini ortadan kaldırmış olmasından ve basılı materyale göre çok daha geniş bir okur kitlesine ulaşmak yönünde getirdiği fırsatlardan (bloglar, on-line dergi ve yayınlar, sosyal medya uygulamaları, vs.) yararlanılmalıdır.

Çocuklarımızın yalnızca bedenlerini değil beyinlerini de saldırılardan korumak için edebiyat dersleri eleştirel okuma becerilerini geliştirecek biçimde tasarlanmalı, müfredata müdahale edilemediği yerlerde, alternatif atölye ve seminer türü çalışmalardan yararlanılmalıdır. Çocukların kendi bedenleri hakkında farkındalık edinerek ne türden yaklaşmalara dur demeleri gerektiğini öğrenirlerken, aynı farkındalığı üzerlerine boca edilen her türden görsel ya da yazılı kültürel formlar için de geliştirmeleri gereklidir. Bu açıdan, çocuklar ne gerici, ahlakçı ideolojinin propagandalarına, ne de kültür endüstrisinin başka biçimlerde sömürgen ideolojisinin insafına terk edilemez. Bunun için eleştirel bir bilincin edinilmesi şarttır; okuduğumuz metin ne türden bir metin olursa olsun, “okumak” sadece kendi başına her zaman erdemli ve yararlı bir eylem olmayabilir, ama eleştirel okuma öyledir.

Eleştirel okuma pratiğinde iyi edebiyat örneklerinden yararlanmanın yanı sıra kötü edebiyata, biçim ve içerik açısından sefil ve pespaye örneklere, sinirimizi hoplatan ve bizi öfkelendiren satırlara da ihtiyaç duyarız. Aynen yazının başında atıfta bulunduğum Derrida’nın pratiğinde olduğu gibi, hem bu temsillerin üstünü çizer, hem de bunlar üzerinde konuşuruz; çünkü yapılması gereken tam da budur. Elbette, eleştirel okuma pratiği uygulamalarında, bunun yapıldığı ortamların özellikleri ve gerekleri (örneğin çocukların ya da gençlerle yapılan bir edebiyat dersi, ya da yetişkinlere yönelik bir seminer), okurun/izleyicinin okuma ve genel hayat deneyimi gibi bir sürü unsur göz önünde bulundurulmalıdır. Bir yetişkinler topluluğuyla tartışabileceğiniz bir metni, ilkokul çocuklarıyla tartışamazsınız. Ya da okur yetişkindir, ama edebiyat ve okuma pratikleri konusunda deneyimsizdir. Edebiyat da futbol ya da basketbol gibi kendine has kuralları olan bir oyundur; bu oyunun kurallarını ve inceliklerini öğrendikçe hem bir okur olarak bu oyunu daha iyi oynar ve daha fazla zevk alır, hem de yazarların oyunu ne kadar iyi oynayıp oynayamadıklarını daha iyi değerlendirebilirsiniz. İşini bilen bir spor eğitmeni nasıl hayatında hiç ağırlık kaldırmamış bir insanı 80 kilo ağırlığın altına sokup, onu önce sakatlayıp sonra spordan nefret ettirmez ise, eleştirel okumanın yöntemlerini öğretmeyi amaçlayan öğretmen ya da eleştirmen de aynı özeni göstermelidir.

Elbette sanat, edebiyat, eleştiri her daim çok güçlü ve belirgin ahlaki tutumlar almayı gerektiren konuları ele almak zorunda değildir. Ancak durum bu olduğunda, kendi inancımı şöyle özetleyebilirim: Hem estetik açıdan güçlü, hem de seçimini mağdurdan ve madundan yana yapmış, onun sesi olmayı seçmiş bir edebiyat ile estetik açıdan yeterli olsun ya da olmasın, ideolojik tutumu yanlış olan bir edebiyatı lime lime edecek yetkin bir eleştiri pratiğinin yanındayım. Baskıcı, gerici, tahakkümcü ideolojilere ve onların sonuçlarına karşı mücadele birden çok cephede verilir; bu ideolojilerin edebiyatta ve sanattaki yansımalarına karşı donanımlı, sağlam, derinlikli, ikna edici ve dönüştürücü bir karşıt-okuma pratiği de bu mücadelede çok önemli bir silahtır.

Son yıllarda kaç tane çocuk tacize, tecavüze uğradı, bunlardan bazıları daha sonra katledilmiş olarak bulundu, sayısını hatırlamıyorum. Daha söz konusu kitapla ilgili tartışmaların başladığı günlerde, Samsun’da uzun zamandır arandıktan sonra öldürülmüş olarak bulunan 1,5 yaşındaki çocukla ilgili haberleri, Müge Anlı’nın televizyon programında aile üyelerinin ortaya dökülen garip ilişkilerini ve aile içinde işlenmiş olması muhtemel bu suçu “şeytan” vs. gibi mistik şeyler üzerinden açıklama girişimlerini gördükçe, tam da yukarıda tartıştığım ahlaksızlık ve ahlakçılık arasındaki o ilginç ilişki gözlerimin önünde kristalleşti.

Benzer bir dinamiği beceriksiz bir yazarın pespaye satırları üzerinden harekete geçirmeye çalışmak çok tehlikelidir; zira ülkeyi her bakımdan cehenneme çevirmiş olan bir anlayışın, kendi yarattığı toplumsal ve kültürel bir iklimin suçlarını, söz konusu kitabı bahane ederek bu ülkenin zaten az sayıdaki okur ve yazarları üzerinden temize çekmeye çalışmasından korkarım. Ondan sonra, “ben o kitabı okumuyorum, şu kitabı okuyorum” demek kimseyi kurtaramayabilir.

* Dr. M. Barış Gümüşbaş: Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi bölümünden mezun olduktan sonra, aynı üniversitede Amerikan Edebiyatı üzerine yüksek lisans yaptı. State University of New York’tan (Buffalo) doktorasını aldıktan sonra, 2017 yılında emekli olana kadar Hacettepe Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünde ders verdi. Akademik makaleler dışında kültür, edebiyat, sinema, siyaset üzerine Radikal, Birgün, Evrensel gibi gazetelerde ve Red, Evrensel Kültür gibi dergilerde yazıları yayımlandı. Romantik Komünist: Nâzım Hikmet’in Yaşamı ve Eseri (Yapı Kredi), Typee: Polinezya Hayatına Bir Bakış (Yapı Kredi), Cenaze Evi/Şenlik Evi (BilgeSu) Türkçeye çevirdiği kitaplardan bazılarıdır.

1) https://www.ntv.com.tr/sanat/kultur-ve-turizm-bakan-yardimcisi-ozgul-ozkan-yavuz-zumrut-apartmani-kitabinin-t,Qp1TwrExIEeXyCVexSv1Wg, Erişim tarihi, 07.06.2019.
2) Platon, Devlet, çev. Veysel Atayman ve Cenk Saraçoğlu, İstanbul: Bordo Siyah, 2005.
3) A.W.Eaton, “Literature in Morality,” The Routledge Companion to Philosophy of Literature, Ed. Noel Carroll ve John Gibson, Abingdon: Routledge, 2015, Erişim tarihi, 03.06.2019. Vurgu orijinale aittir.
4) Aristoteles, Poietika (Şiir Sanatı Üzerine), Çev. Nazile Kalaycı, Ankara: Bilim ve Sanat, 2005. syf. 17-19.
5) Bkz. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/dostoyevskinin-suc-ve-cezasinda-kendimi-okudum-oradaki-karakterle-birebir-uyuyordum-bir-tek-ismim-degisikti-117166, Erişim tarihi 02.06.2019.
6) A.g.e., 435.
7) Bkz. https://www.cnnturk.com/dunya/dw/unesco-turkiye-kitap-okuma-oraninda-86inci-sirada. Erişim tarihi 31.05.2019.
8) Şiirin tamamı için bkz. https://www.antoloji.com/bayrak-6-siiri/, Erişim tarihi 02.06.2019.
9) Matthew Kieran, “Art and Morality,” J. Levinson (Ed.), The Oxford Handbook of Aesthetics (Oxford: Oxford University Press, 2003), syf. 451-70.
10) İlhan’ın şiiri için bkz., Sisler Bulvarı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2003, syf. 30-31. Konuyla ilgili Miyase İlknur’un bir yazısı için bkz., http://earsiv.sehir.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11498/35918/001519534006.pdf?sequence=1, Erişim tarihi 02.06.2019.
11) Köşe yazısını yazıldığı günlerde okumuş, ama ne yazık ki arşivlememiştim; internetsiz yıllara ait olmalı ki, Milliyet’in arşivinde de bulamadım. Yıllar sonra, internetin daha yaygınlaştığı bir dönemde Hasan Pulur’un vefatından önce kendisine yazarak yazıyı rica ettiysem de, kendisinden yanıt alamadım. Söz konusu yazıya bir şekilde erişimi olanlar benimle e-mail adresimden (gumusbas@yahoo.com) paylaşabilirlerse, çok sevinirim.
12) https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/05/31/dusuncenin-ozgurlugu-yanilsamasi-abdullah-sevki-vakasi/, Erişim tarihi 05.06.2019.
13) Ahmet Cemal, “Sanat Eseri Nasıl Tartışılır?”, Sanat Üzerine Denemeler, İstanbul: Can Yayınları, 2000. syf. 54. Vurgu Cemal’e aittir.
14) A. W. Eaton, The Journal of Aesthetics and Art Criticism 70:3, Yaz 2012, syf. 281-292.
15) Terry Eagleton, Edebiyat Olayı, Çev. Başak Yüce, İstanbul: Sel, 2012, syf. 69.
16) Toni Morrison, En Mavi Göz, Çev. İrfan Seyrek, İstanbul: Can Yayınları, syf. 173.
17) https://www.birgun.net/haber-detay/egitim-sen-cocuk-istismarina-yonelik-yaptigimiz-calismalar-leniyor.html , Erişim tarihi 02.06.2019.
18) Ünsal Oskay, Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1998; syf. 127-131.
19) https://www.birgun.net/haber-detay/ahmet-telli-ye-buyuk-destek-sair-siir-ve-vicdan-teslim-alinamaz-240985.html , Erişim Tarihi, 08.06.2019.
20) https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/05/30/cocuklarinizi-edebiyattan-degil-erkeklerden-koruyun/, Erişim tarihi 2.06.2019.
21) https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/06/02/cocuklar-haric/, Erişim tarihi 02.06.2019.
22) Çelenk’in gözlemi ve Oskay’ın ahlakçılık ile “ahlaklı olmaya boş veren” bir tavrın aynı anda nasıl var olabileceğine örnek olarak Nazi Almanyasını göstermesinin yaptığı çağrışımla, bu ilginç ikili durumu başarılı bir biçimde temsil eden bir televizyon dizisi olarak, Nazilerin iktidara gelmesinden hemen önceki yılları anlatan Babylon-Berlin’i tavsiye ederim. Seyretmiş olanlar hem Oskay’ın savını, hem Çelenk’in gözlemini somutlayan, politik açıdan baskıcı ve kültürel bakımdan hedonist o Berlin portresini hemen hatırlayacaklardır.
23) A.g.e, syf. 99.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.