Zümrüt Apartmanı ve pornografi

Tarihe baktığımızda baskıcı yönetimler sanata sınır koymuşlardır; ama sanat o sınırları yıkmış, parçalamıştır. Öte tarafta pornografi sanat diye yutturulamaz. Gerçek bir sanat eseri insanı, güzeli savunur, çirkin olan malzemeden bile estetik bir anlam yaratır, alımlayıcının yeni anlamlar çıkarmasına izin verir. Çocuğa karşı işlenen bir çirkinliği göze sokarak anlatmak sanat değildir; çocuğun imgesel olarak kullanıldığı pornografidir.

Cem Kertiş

İtiraf ediyorum, hiçbir yazımda bu denli zorlanmadım. Ruhumun ikiye bölündüğü, gelgitler yaşadığım bir yazı. Çocuk, bu hayatta en çok değer verdiğim varlık. Diğer tarafta öykü ve roman yazmış biri olarak sansür ve yasağa karşı biriyim. Bu sebeple aklımdan geçenleri olduğu gibi aktarmak çok daha samimi olacak. Gerçekten samimi miyim? İnanın, emin değilim.

Sanatın sınırı olamaz, ama pornografinin sınırı olmalıdır! Çocuk pornosu çekmek ve izlemek suçsa bir öykü ya da romanın kurgusuna çocuk pornosunun karşılığı olan herhangi bir metni yerleştirmek her ne sebeple olursa olsun öncelikle sanata karşı işlenmiş bir suçtur. Bunu dediğimizde dolaylı olarak sanata sınır mı getirmiş oluruz? O zaman şöyle bir faraziye ile konuyu açalım. Bir romanda, pedofili hastası bir karakter olsun. Bu karakter tedavi olmak için bir psikologa başvursun. Psikolog, karaktere, bir çocuk gördüğünde ne hissettiğini sorsun. Yazar, bu karakteri konuştururken bütün detaylarıyla karakterin çocuklarla olan ilişkisini ve duygu durumunu yazsın. Daha da öteye gidelim: Karakterin anlattığı detaylar metnin bütünü için çok önemli detaylar olsun… Bu durumda yazar kendini sınırlamalı mıdır? Sanat özgürlüktür mottosuyla olanı biteni tüm çıplaklığıyla, çirkinliğiyle yazmalı mıdır? İşte burada kendimize sormamız gereken sorular şunlardır: Pornografinin sanatsal değeri olabilir mi? Hayali ya da kurgusal bile olsa çocuğun hakları görmezden gelinebilir mi?

Bir yazar şunu söyleyebilir: “Bütün bu yazdıklarım hayal gücümün ürünü.” Elbette, bunu anlarız. Ancak yazı yayınlandığı andan itibaren hayal olmaktan çıkar, eyleme dönüşür. Örneğin, tecavüz etme isteğiyle dolu biri, bu isteğini sönümlendirmek için sayfalarca yazabilir. Yazdıklarını kendine sakladığı sürece, yayınlatmadığı sürece hiçbir sorun yoktur. Yazar bu anlamda çok dikkatli biri olmalıdır; çünkü hiçbir yazar, yazdığı eser yayınlandığında okuyucusunun kim olduğunu bilemez, bir pedofili ya da tecavüzcünün bastırmaya çalıştığı dürtülerini yazdıklarıyla harekete geçirebilir. Öte tarafta, yazar sürekli kaygı yüklenerek özgün ürünler üretebilir mi? Örneğin Goethe’nin ünlü kitabı “Genç Werther’in Acıları” dönemin Almanya’sında gençlerin intiharına sebep oldu diye yasaklanmıştır. Peki, bu yasak neyi değiştirdi?

İkinci paylaşım savaşından sonra Batı’nın sanata değer vermesinin nedeni çürümekte olan insan ruhunu sağaltmayı istemesindendir. Batılı hükümetler, şehirlerini heykellerle süslemiş, opera binaları inşa etmiş, sanat galerilerinin açılmasını teşvik etmişlerdir; çünkü hasta olan insan ruhunu sağaltmada sanatın rolünün ne denli önemli olduğunu görmüşlerdir.

Bu durumda sanat hep iyiyi güzeli mi anlatmalı? Sanat, rahatsız edici olana değinmemeli mi? Elbette değinmeli. Sanatın arındırıcılığı, gördüğü ayna işlevi tam da burada başlar. Karısını aldatan bir kocanın, çocuğunu döven bir annenin, ülkesini yıkıma sürükleyen bir diktatörün hikâyesi anlatılıyorsa bir pedofilin ya da tecavüzcünün de hikâyesi anlatılmalıdır, anlatılmıştır da. Peki, nasıl anlatılmalıdır? Pornografi yoluyla mı? Elbette hayır. Hele de Zümrüt Apartmanı kitabında alıntısını sosyal medyadan okuduğum çocuk pornosu yoluyla değil.

Nabokov’un Lolita adlı romanını okuduğumuzda anlatıcı karakterin üvey kızına olan aşkına ve onunla yaşadıklarına tanıklık ederiz. Tony Kaye’nin yönetmenliğini üstlendiği Detachment adlı filminde ana karakterin dedesinin, öz kızıyla (karakterin annesiyle) ensest ilişkisini sezeriz. Ben bu eserleri okuyup izlediğimde rahatsız oldum mu? Elbette oldum; ama bu rahatsızlık eserlerin insanın derinlerindeki hastalıklarını göstermesinden, bana hatırlatmasından dolayıydı. İçinizdeki ifrazatı dışarı atmanız için boğazınıza giren el sizi rahatsız etmez mi? Eder, ama o el iyileştirir de.

Bir işkence mağduru ya da tecavüze uğramış biri size yaşadıklarını detaylandırarak anlatabilir mi? Hiç sanmıyorum. Acısı tam da suskunluklarında, bakışlarında derinleşir. Kanımca, detaylandırarak anlatıyorsa yalan söylüyordur; çünkü böylesine büyük bir tramvayı her bilinç bastırmak, unutmak ister. Peki, bir metin nasıl olur da bir pedofilin aldığı ‘zevk’in detaylarına odaklanabilir. Ne amaçla?

Yazının başında da belirttiğim gibi sanat sınır tanımaz. Tarihe baktığımızda baskıcı yönetimler sanata sınır koymuşlardır; ama sanat o sınırları yıkmış, parçalamıştır. Öte tarafta pornografi sanat diye yutturulamaz. Gerçek bir sanat eseri insanı, güzeli savunur, çirkin olan malzemeden bile estetik bir anlam yaratır, alımlayıcının yeni anlamlar çıkarmasına izin verir. Çocuğa karşı işlenen bir çirkinliği göze sokarak anlatmak sanat değildir; çocuğun imgesel olarak kullanıldığı pornografidir.

Tüm bunları söyledikten sonra belirtmem gereken önemli bir nokta da şu: Kitapların ya da düşüncelerin yasaklanmasına karşıyım. Ancak konu çocuk olduğunda, çocuğun hakları olduğunda orada kalın bir çizgi çekilmeli; çünkü çocuklar biz yetişkinlere muhtaç varlıklardır. Hassas ve kırılgandırlar. Kendilerini savunacak fiziksel ve düşünsel güçleri yetersizdir. Kaldı ki insanlığın geldiği noktada şunu öğrendik. Irkçılık da bir düşüncedir, ama suçtur. Buradaki sınır nedir? Ötekinin bedenini ve varlığını ihlal eden her türlü düşünce ve eylem suçtur. Denilebilir ki, burada kurgusal bir metin var. Gerçekliği yok. O zaman şu soru gelir akla: Çocuklara tecavüzün konu edildiği bir animasyon film suç içermez mi? Nasılsa gerçekliği yok, çocuk ve yetişkin oyuncu kullanılmadan üretilmiş bir film, denilebilir mi? Film kendi başına hiçbir şey ifade etmez, onu izleyen hasta bir ruhu eyleme geçirmesi ve masum bir çocuğun mahvolmasına yol açmasının olasılığı bile yeterlidir. Bu durumda bu çeşit kitapları yasaklayalım mı? Hayır. Çünkü kitabı okumak ya da okumamak bireylerin tercihidir. Basit bir örnekle açmam gerekirse: Mahallenizde hırsızlık yaptığı bilinen biri var. O kişiyle muhatap olup olmamak, selam alıp vermek sizin tercihinizdir. Bırakalım hırsız da yaşasın, hayatın bir rengi olarak kalsın. Bu bağlamda nasıl ki filmlerin başına artı on sekiz gibi uyarılar konuyorsa her türlü ürüne de çocukları korumak için uyarıların konulması gerekiyor.

Freud, çocuk cinselliği üzerine fikirlerini yazdığı dönemde çok ağır eleştiriler almıştı. Zaman geçti ve geçen zaman bize gösterdi ki, o dönemde bazı çevrelerce sapıklıkla suçlanan Freud insanlık adına çok önemli bir keşif yapmıştı. Günümüzde dahi psikoloji biliminin kurucularından biri olan Freud’u sapkın olmakla suçlayanlar var. Ne yapalım, bazıları rahatsız oluyor diye Freud’un kitaplarını yasaklayalım mı?

Estela V. Welldon’un “Anne: Melek mi, Yosma mı?- Anneliğin İdealleştirilmesi ve Alçaltılması” adındaki Türkiye’de Ayrıntı Yayınları tarafından basılan kitabı birkaç yıl önce okuduğumda çok sarsılmıştım. Kitabın kadın yazarı bir psikiyatrist ve çocuklarıyla ensestiyöz ilişki yaşayan hastalarının terapi odasında anlattıklarını oldukça detaylı bir şekilde kitabında yazmış. Okuduklarım kanımı dondurdu. Bu durumda bu kitabı yasaklamalı mıyız? Cevabım, yine hayır; çünkü çirkin de olsa bir gerçeğin saklanması hastalığın sürmesine ve çocukların zarar görmesine devam eder. Yazar, bu gerçekleri ortaya çıkararak ensestin nedenlerini detaylı bir şekilde sorguladığı için bırakın yasaklanmayı, alkışlanmalı.

İki gündür sosyal medyayı bu konu sebebiyle yoğun bir biçimde takip ediyorum. Ve görüyorum ki herkes çok ahlaklı, çok iyi… O zaman şu soruları soralım mı kendimize:

Biz yetişkinler, sağlıklı bir çocuk gelişimi ve ruhsallığı için kitapçılardan kitap alıp okuyor ya da eğitici seminerlere yeterince katılıyor muyuz?

Biz yetişkinler, çocuklarımızın sorunlarına odaklanan politikaların hayata geçmesi için ne gibi çabalar içindeyiz?

Biz yetişkinler, hayatımızın eksiklerini çocuklarımız üzerinden gidermeye çalışırken onlara ruhsal olarak tecavüz ettiğimizin farkında mıyız?

Biz yetişkinler, yarış atı yetiştiren eğitim sisteminin değişmesi için ne kadar çaba sarf ettik?

Biz yetişkinler, çocuk sahibi olmak istediğimizde bunun için yeterli ve hazır olup olmadığımızı anlamak için bir psikologa ya da psikiyatriste gidiyor muyuz?

Kaçımız çocuğuna fiziksel ya da ruhsal şiddet uyguluyor?

Bu sorular çoğaltılabilir. Çocukların fiziksel-ruhsal şiddete maruz kaldığı, sömürüldüğü, savaşçı olarak kullanıldığı, tecavüz edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Edebi değeri olmayan bir yazı üzerinden birilerini linç edip kitapların yasaklanmasını savunmak yaşadığımız dünyanın çirkinliklerinde bizim de sorumluluğumuz olduğunu unutturabilir mi?

Son söz:
Sanat sınır ve yasak tanımaz! Pornografi sanat değildir!


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.