Ötekinin konuşması ya da hiç kimsenin konuşamıyor oluşu

İnsan konuşan mıdır, konuşturulan mı? Elbette bu soruyu cevaplamak kolay değil. Ancak Lacancı ifadeyle yukarının düzenini dikkate aldığımız takdirde insan çok biçimli yapı ve oluşumlar çerçevesinde sürekli konuşturulmaktadır. Her kendi dilini oluşturma teşebbüsü bir önceki dile referansı zorunlu kılar.

Fatih Belgi

“Ötekinin konuşması mümkün mü?” sorusu konuşabilen bir özneyi mümkün kılar. Pekâlâ, bir özne konuşabilir mi? Veyahut referanssız konuşmak mümkün mü? Eğer bir özne konuşabiliyorsa onun bir bilinçle hareket ettiği varsayımını doğurur. Ancak bizler bir yanıyla bilinçdışının varlıklarıyız. Mesela bir madun konuşmaya başladığı an ötekine dönüşme riskini taşır; çünkü konuşmaya başladığı zaman bir diğerinin dilini kullanmak mecburiyetindedir. Bu durumda madun diğerine dönüşecektir. Dil genel anlamıyla “egemen”in dilidir. Egemenin diline tabi olan madun bu sayede doğrudan egemene tabi olacaktır. Peki, bunu ifade edenler kimin diline tabidir? Lacan bağlamında özne simgesel düzenle tanıştığı an itibari ile yukarıda bulunan ötekinin düzenine tabi olmak mecburiyetindedir. Yukarıda bulunan düzen doğum öncesinde var olmaktadır. Bu aşamada var olduğumuz an itibariyle yukarının istilasına uğrarız.

Simgesel evre, Lacan bağlamında dilsel ve kültürel bir yapıyı imlemektedir. Simgesel evreden bahsederken hazır bir düzenden bahsetmiş oluruz. Özne kendisini sözünü ettiğimiz hazır düzen içerisinde bulur ve bu düzen içerisindeki yasaları içselleştirerek, uymak zorunda olduğunu öğrenir. Öznenin konuşmaya başlaması simgesel düzene dâhil olması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla benliğin çoklu parçalanması da gerçekleşmiş olur. Tabii tek bir düzenden söz etmek olanaksızdır. Çoklu bir düzeni dikkate almak mecburiyetindeyiz. Ancak sonuç itibariyle makro veyahut mikro boyutta bir düzene tabiyizdir. Bu durumda bizim biçim verdiğimiz bir düzen olmanın ötesinde bizi biçimlendiren bir düzene tabi oluruz. Dolayısıyla özne konuşan bir durumda değil, dil tarafından konuşturulan durumdadır. Şu motto bu aşamada önem içermektedir; “Biz dili değil, dil bizi konuşur.”

Freudyen bağlamda insan kendi içerisinde yüksek bir tutarsızlık barındırır. Bu tutarsızlık bağlamında konuşur ve eyler. Bilincimizi yönlendiren ayrıca bir kısım vardır. O kısım psikanaliz kuramı çerçevesinde “bilinçdışı” olarak adlandırılır. Tüm bunları bir kenara bırakıp insan benliğinin oluşum sürecine bakacak olursak üç bölüme ayrıldığını görürüz. İd, ego ve süperego. Bu üç bölümün oluştuğu süreci şöyle tarif edebiliriz; insan dürtüsel, içsel istekleri ile bu isteklere karşı duran dış dünya arasında kalmaktadır. Süperego mefhumunu dış dünya, vicdan, uygarlık veyahut toplum kavramları ile karşılamamız mümkündür. İd ise içsel dünyamızdır. Bir diğer anlamıyla istek ve arzularımızdır.

Süperego ideal bir benlik yaratır. İdealize, estetize edilen bu benlik ego tarafından genel anlamıyla kabul edilir ve içselleştirilir. İd ile süper ego arasında her ne kadar dengeleyici olarak bulunsa da ego, süper egonun benliğine eğilim göstermektedir. Süper ego toplumsal değerleri bir diğer anlamıyla doğamızın karşısında yer alan kültürel oluşumu temsil etmektedir. Freud çocukluk itibari ile insanların bir takım kültürel kodları içselleştirerek gelişim gösterdiğini temellendirmektedir. Kültürel kodlar içsel dünyamızı kontrol altına alabilecek düzeyde gelişmektedir. Bir yanıyla id ile süper ego arasındaki çatışmanın mamulü olan birey sürekli baskı altında tutulmaktadır. Bu aşamada bilinçdışı kavramına dönüş yapabiliriz. İnsanın içsel dünyasına sürekli olarak şekil veren ve boyun eğdiren uygarlık istenmeyen durumları baskılayarak bilinçdışına itmektedir. Bilinç alanının dışında yer alan bilinçdışı, Freud’un ruhsal yapı modeline göre ulaşılması en güç hatta kimi zaman mümkün olmayan kısmıdır. Bilinçdışı kendi içerisinde çatışmaları, unutulan yaşanmışlıkları, baskılanmaları, biyolojik güdüleri ve
türevlerini barındırmaktadır. Bu durum insan bilinci tarafından her ne kadar unutulmuş gözükse de orada bir noktada bulunmaktadır. Kimi zaman geri gelmekte, kimi zaman ise bilincimizi yönlendirecek güce sahip olmaktadır. Bilinçdışı köşede, derinlerde kalmış bir alan olduğu kadar da bir güçtür. Dolayısıyla Freudyen bağlamda insan rasyonel olduğu kadar irrasyonel ve tutarsızdır.

Tüm bu tartışmalar çerçevesinde insan konuşan mıdır, konuşturulan mı? Elbette bu soruyu cevaplamak kolay değil. Ancak Lacancı ifadeyle yukarının düzenini dikkate aldığımız takdirde insan çok biçimli yapı ve oluşumlar çerçevesinde sürekli konuşturulmaktadır. Her kendi dilini oluşturma teşebbüsü bir önceki dile referansı zorunlu kılar. Dolayısıyla zincir halkası şeklinde gelişen süreci dikkate alırsak yukarıdan bağımsız olmadığımızı iddia etmek mümkündür.

Ayrıca psikanaliz kuramı çerçevesinde kuramcının çocukluk süreci, kültür dünyası, ilişkileri, duygu durumları, biyolojik güdüleri ve çatışmaları dikkate alındığı takdirde ürettiği dili, baskılananın etkilemediğini iddia etmemiz mümkün müdür? Netice itibariyle karşısında durulan düzen, içerisinde yaşanılmış çocukluk evresinde bir bilinçdışı yapılandırmıştır. Bu süreçteki baskılanmalar yine yukarının düzeni tarafından gerçekleşmektedir. Dolayısıyla konuşma bu baskılanmaların çatısında gerçekleşirken özerk, bağımsız bir konuşmadan söz etmemiz ne derece mümkündür? Ya da madunu, ötekini konuşturan özne kendisi konuşabilmekte midir?


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.