Devlet dersinde öldürülen savcı: Doğan Öz'ün mirası

Savcı Doğan Öz, Türkiye’nin hukuk düzenini kendi anayasal sınırlarına iade etmek için var gücüyle çalışırken öldürülmüştür. Cinayet ve cinayetin yargılanma süreci de manidardır. Polis Müdürü Mehmet Ağar’ın sonradan başka bir cinayet nedeniyle açıklıkla itiraf ettiği gibi cinayeti çözecek tuğlanın yerinden oynatılması engellenmiş, Türkiye hukuk düzeninin geleneksel antidemokratik varlığının bir enkazın altında kalması engellenmiştir.

Orhan Gazi Ertekin*

Savcı Doğan Öz 24 Mart 1978’de Ankara’da çok tanıklı bir cinayetle katledildi. Apaçık ve göz önündeki bu cinayetin 41. yılını doldurduğumuz bugün hem Doğan Öz’ü anmak hem de Doğan Öz’ün de içinde bulunduğu yargı ve hukuk düzenini derinlemesine anlamak için nedenlerimiz giderek çoğalıyor. Öz’ün önemi her geçen gün daha çok hatırlamamız gereken müstesna savcılık hayatı kadar kısa hayatının en dinamik döneminin Türkiye’nin bütün hukuk ve yargı mekanizmalarının gerçek halleriyle ifşa olduğu bir tarihsel ana tekabül etmesinden de kaynaklanıyor. Sadece bu kadar değil. Dahası da var: Doğan Öz ismi üzerinden bir savcı, bir soruşturma, bir cinayet, bir yargılama/yargılamama ve katilin serbest bırakılması ve devamında 40 yıldır bu ülkenin hakimi, savcısı ile tüm yurttaşları ve dahi hepimizi bir hukuk ve yargı utancı içinde bırakan olağanüstü bir tarihsel olay ile karşı karşıya bulunuyoruz. Peki kendi hayatında bunca hukuki, siyasi meseleyi bir düğüme dönüştüren ve aynı anda kendi cevapları ile çözmemizi sağlayan Doğan Öz’ün asıl müstesnalığı nereden geliyor? En başından söylemek gerekirse savcı Doğan Öz Türkiye’de bugüne kadar mesleğinin hakkını vererek yapan tek ve yegane savcısıdır. Daha açık söyleyelim: Öz, Türkiye’nin geleneksel anayasal hukukuyla kontrgerilla hukuku, Türkiye’nin adliyesi ile ‘falaka düzeni” arasındaki o yapısal ilişkiyi ilk ifşa eden ve hukuku anayasal yerine iade etmeye çalışan ve bedeli ödetilen de tek kişidir… Tek savcıdır… Ve anglosakson karşılığı ile söylersek “halkın avukatlığı”nı gerçek fiilleri ile hakkını vererek yürüten de tek savcıdır…

Türkiye hukuku ve yargısının müebbet karanlığı, bu tespiti maalesef ki pek az huzursuzluk duyarak açıkça ilan edebilmemize imkan veriyor. Cinayetin 41 yıldan sonra bile hala hepimizin gözünün önünde duruyor olması bu tespitin doğruluğunu utançla kabul etmemizi zorluyor ne yazık ki. Durum bu kadar vahimse; ülke bir cinayet ile, bir savcı cinayeti ile hesaplaşmayı 41 yıldır erteliyorsa, erteleyebiliyorsa artık Türkiye’nin hukuku, adaleti, hakimi, savcısı ve yurttaşı ve dahi hepimizin hukuk ile mesafesi üzerine daha ciddiyetle düşünmek zorundayız demektir. Şimdi ben işte bu kapsamlı yüzleşmeyi teklif etmek istiyorum…

DOĞAN ÖZ KİMDİR?

Doğan Öz 1934 yılında Afyon’un Bolvadin ilçesinde doğdu. Babası Afyon Sultandağlı bir başöğretmendi. İlk, orta ve liseyi Afyon’da okudu. Okumaya merakı çok erken dönemlerde başlamıştı. Eşi Sezen hanım ile de lisede tanıştılar ve Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra evlendiler. Üç çocukları oldu: Yüce Turan, Hakan ve Öztürkçe ile Kürtçenin kardeşliğini kutladığı Bengi Heval.

Öz’ün mesleği nasıl yürüteceği daha ilk görev yeri olan Diyarbakır Çermik ilçesinde belli olmaya başlamıştı. Bir yandan kan davalarına karşı etkin ve tarafsız soruşturmalar yürütürken aynı anda özellikle jandarmadan kaynaklı kötüye kullanma ve baskıya karşı ciddi önlemler almaya başladı. Jandarmanın Çermik köylülerinde önce silah yakalayıp sonra rüşvet karşılığı tetiklerini kırıp kişileri cezadan kurtarmak gibi kötüye kullanma yöntemlerine karşı açtığı soruşturma savcılığının ilk önemli girişimlerinden birisiydi. Savcılıktaki nesnellik ve tarafsızlığı öyle benimsenmişti ki ilçeden tayinle ayrılırken iki düşman aşiretin birlikte uğurlaması ile taktir edilmişti. Daha sonra Bolvadin ve Konya savcılıklarında da bulundu. Konya’dayken yurtdışında yaşayanların paralarını İslami bir söylemle toplayan ve 1990’larda büyük yolsuzluklara ulaşan bir “İslamcı yolsuzluk türü”nün ilk örneklerine karşı etkin bir soruşturma yürüttü. İnebolu’ya sürgünle tayin edilmesi de bu soruşturma üzerine geldi. İtiraz ile İnebolu’ya gitmedi. Fakat bu kez Elazığ’a savcı yardımcısı olarak sürüldü. Orada da doğum yapmakta olan bir kadını hastaneye kabul etmeyen görevliler hakkında soruşturma açınca bu kez yeniden İnebolu’ya sürgün edildi. Burada da barındırmadılar ve Mardin’e yeniden sürüldü. Arkasından Denizliye tayin oldu. Bu sırada bir savcı olarak iki önemli demokratik girişimin içinde bulundu. Birincisi Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamına karşı imza verdi. Hakkında soruşturma açıldı.

DGM’LERE KARŞI BİLDİRİ

İkincisini ise doğrudan kendisinin organize ettiği DGM’lerin faaliyete geçmemesi ve kaldırılması için imza kampanyasına ilişkindi. Bu bildiriyi yargıda sadece 5 kişi imzaladı. Evet evet onca hakim ve savcının arasında 5 hakim ve savcı karşı çıkabilmişti sadece. Türkiye yargısının, hakim ve savcılarının demokratik potansiyelinin ne düzeyde olduğu o gün bir kez daha anlaşılmıştı. Doğan Öz Denizli’de de görevinin gereklerini yapmaya devam etti ve bir çok önemli soruşturma yaptı. Bunlardan birisi Türkiye yargı ve hukuk tarihine de özellikle geçmesi gereken bir soruşturmadır ki TCK’nın hep aydınlara karşı kullanılan 141-142. maddesinin “kahrolsun işçiler” diye slogan atan bir işverene karşı kullanılmasına dairdir. Esas olarak işçiler, köylüler ve aydınlar için getirilen bu ceza maddelerinin burjuva sınıf kininin bu tezahürüne karşı kullanılması önemli ve yol gösterici bir hukuki yorum niteliği de taşıyordu. Ve Ankara’ya 1977 yılında tayin edildiği günler aynı zamanda paramiliter örgüt şiddetinin en üst aşamasına tırmanmaya başladığı bir dönem oldu. Bu paramiliter gruplara karşı bir yandan doğrudan soruşturma yürütürken diğer yandan da kontrgerillanın devlet içindeki genel gelişim süreçlerini gözlüyor ve raporlar hazırlayarak Ecevit’e kadar ulaştırıyordu. Türkiye yargısında hukuk dışı şiddet alanı olarak her daim var olan bu alanı: yani Kontrgerillayı gerçek ve somut halleriyle tespit edip buna uygun soruşturmalar yürüten ve kapsamlı hukuki-siyasi uyarıya dönüştürecek aşamaya kadar getirebilen tek kişiydi savcı Doğan Öz. İşte cinayetin tam da bu anda gerçekleşmesi tesadüf değildi. Nitekim cinayetin faili olan Çiftçi’nin yakalanması ve yargılanması süreci de bu cinayet sürecinin oldukça kapsamlı ve yargıçlara kadar ulaşan ve devlet içinde yapısal hale gelen güçlerce planlandığını ortaya koymaktaydı. Cinayet sanığı Çiftçi, yargılanma sürecinde birkaç defa idam cezasına çarptırıldı. Fakat, son aşamada Askeri Yargıtay Ceza Genel Kurulu doğrudan esasa girerek suçsuz olduğuna ve beraatine karar verilmesi gerektiği hükmüne vardı. Sonradan kararın altında imzası bulunan hakimler ise cinayetin ne kadar geniş bir siyasi ve hukuki bütünlüğün ürünü olduğunu gösterecek şu tespitte bulunmak durumunda kalacaklardır: “Sanığın atılı suçu işlediği konusunda tam bir kanaat hasıl olmasına rağmen Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararının bağlayıcılığı nedeniyle beraat kararı verilmiştir.”

 

TÜRKİYE’DE SAVCI VAR MIDIR?

Doğan Öz’ün bütün halleriyle henüz 44 yaşında yarım kalan bu ömrü Türkiye’de hak ve adalet arayan herkes için hem tarihsel hem de güncel dersler içermektedir. Şöyle anlatayım: Bir defa Türkiye’nin hukuk ve yargı ile ilişkisi ve mesafesini en iyi ölçeceğimiz yer yargıç ve savcıların var olup olmadığını, görevlerini yapıp yapmadıklarını sorgulamaktır. Türkiye’nin farklı sınıf ve etnik gruplar arasındaki eşitsizliği hukuksal eşitliğe taşıyacak bir hakimi ve savcısı olmuş mudur? Türkiye yurttaşlığını hukuksal olarak değerli kılacak, anayasal garantileri gerçek bir hukuksal güvenliğe taşıyacak bir savcısı olmuş mudur? Devletin geniş serbestliklerle örülü siyasal doğasını rahatsız eden bir savcısı olmuş mudur? Cevabı kendi adıma vereceğim: Evet olmuştur ve işte onu da öldürmüştür! Savcı Doğan Öz, Türkiye’nin hukuk düzenini kendi anayasal sınırlarına iade etmek için var gücüyle çalışırken öldürülmüştür. Cinayet ve cinayetin yargılanma süreci de manidardır. Polis Müdürü Mehmet Ağar’ın sonradan başka bir cinayet nedeniyle açıklıkla itiraf ettiği gibi cinayeti çözecek tuğlanın yerinden oynatılması engellenmiş, Türkiye hukuk düzeninin geleneksel antidemokratik varlığının bir enkazın altında kalması engellenmiştir. 1950’lerde Cihat Akyol’larla başlayan süreç 1970’lerle beraber Mehmet Ağar gibi devlet görevlileri üzerinden hukuku gereksiz bir teferruat olarak görenler kazanmıştır. Ecevit ise, kendisine hem Doğan Öz hem de eşi Sezen Öz tarafından sunulan tüm bu kamusal bilgileri başbakan olduğunu unutarak kendi özel arşivi olarak bulundurmayı tercih etmişti. Ya da o da tıpkı Maraş olaylarında bir kez daha açığa çıktığı üzere kontrgerilla hukukunun dış sınırlarını koruyan bir siyasi figür olarak içindeydi. Başka bir cevabı da saflık olmaktan çıkaracak açıklamaları bekliyoruz tabii ki.

ADLİYE VE ‘FALAKA’ DÜZENİ

Bir savcı olarak Doğan Öz’ü hukuk ve yargı tarihi açısından doğru yerine yerleştirerek anlamak gerekir. Onun savcılık mesleğini yürütme biçimini Türkiye’nin geleneksel hukuku açısından çok özel bir hukuksal gerilimin içine oturtmak gerektiğini hayat hikayesinin kısa özetinde bile fark edebilecek durumdayız. Onu da şöyle anlatayım: Cumhuriyet her daim iki anayasalı bir siyasi ve hukuki ömür sürmüştür. Bunlardan birisi olağan anayasal hukuk tarafından temsil edilmektedir. İkincisi ise önceleri Takrir-i Sükun Kanunu ile başlayan ve 1991 yılından itibaren Terörle Mücadele Yasası olarak zuhur eden olağanüstü hukuk departmanıdır. Cumhuriyetin toplam hukuku işte bu iki “hukuki” kompartmanın yan yana ve uyumlu çalışmasından teşekkül etmiştir. Bunun kurumsal karşılığı ise adliye ve “falaka” geleneği tarafından temsil edilir. Adliye alanı kendine has teknik ve biçimsel gelenekler toplamı olmuştur. İkincisi ise devletin doğrudan hukuk dışı fiziksel şiddetini içeren “falaka geleneği” olarak adlandırabileceğimiz bir kurumsal tahakküm aracıdır. Yaşar Kemal’in bir zamanlar “bu ülkede jandarma dayağı yemeyen tek bir köylü yoktur” sözünü hatırlayalım burada mutlaka. 12 Eylül darbe döneminde göz altına alınıp da falakadan geçmeyen pek az kişinin bulunduğunu ve yargının bunlara yönelik neredeyse hiç soruşturma açmadığını da not edelim bir yere. İşte adliye ve falakadan oluşan bu iki alan ve kurum birbiri ile daima uyum ve uzlaşma içinde çalışmıştır. Bu kurumsal yapıların, yani adliye ve falakanın birbiri ile çeliştiği birinin diğerini yok etmeye çalıştığı durumlara pek az rastlanır. Doğan Öz işte o pek az rastlanır duruma ait hikayenin baş kahramanıdır. Türkiye’nin adliye ve falakadan oluşan “adalet kompleksi”nin birbirine hiç dokunmaksızın on yıllarca yan yana ve sessizce yaşamaya devam edebilmesi ve hakim ve savcıların buna karşı koymaması oldukça gariptir. İçlerinden birisi; Savcı Doğan Öz buna karşı çıkmış, bedeli işte bu adliye ve fiziksel şiddet kurumu tarafından katledilmesi olmuştur.

Bellidir ki savcı Doğan Öz Türkiye’nin “devlet dersi”nde öldürülmüştür! Daha açıkçası Türkiye’nin hukuk ve yargı dersinde öldürülmüştür! O ayağa kalkmaya, itiraz etmeye kalkışan ilk savcıydı. Gerçekten hukuk isteyen, ama bunu kendi hayatına ve görevlerine de hakkıyla yansıtabilen bir savcıydı. Bu nedenle görevini yapma iddiası ve cesaretini sonuna kadar götürebilen tek savcı olarak kaldı. Tam da bu nedenle Doğan Öz adı Türkiye’nin gelecekteki gerçek hukukunun kurucu babası olarak görülmeyi hak ediyor. Mesleğinin başından itibaren gösterdiği yol ve uyguladığı yöntem hukukun halka taşınması ve devlet şiddetine karşı halkın korunması idi. Hak, özgürlük ve adalet mücadelesinin her gün daha yakıcı haller aldığı bugün onu her zamankinden daha çok hatırlamak ve örnek almak boynumuzun borcu olmalıdır…

*Yargıç, Demokrat Yargı Eşbaşkanı

Not: Doğan Öz hakkında ayrıntılı bilgiler ve güzel sohbet için kıymetli eşi ve derneğimiz Demokrat Yargı’nın da mümtaz üyesi Sezen Öz hanımefendiye ayrıca teşekkür ederim.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.