Kadıköy'ün göçmenleri: Genç işçiler

Kadıköy bir anlamda ilişkilerini ve ideallerini kaybetmiş Gezi'nin genç işçilerinin, bir sınıf olma deneyiminin sonrasında göçtüğü, “artıklar” gibi saçıldığı, "gömüldüğü" bir yerdir. Genç işçiler burada "orta sınıflıklarına", mesleklerine, ev gibi kafelerine, küçük gruplara, alkole, kafeine, glikoza ve hayvan sevgisine doğru dönmüştür.

Baran Gürsel

Son günlerde Gazete Duvar’da Kadıköy’ün geçirdiği dönüşümle ilişkili iki yazı yayımlandı. Biri (1) Kadıköy’e yapılan “akının”, öteki de (2) Kadıköy’e akın ettiği düşünülen “alt-orta sınıf” gençlere yönelik tepkilerin eleştirel birer analizini yapıyor. Tartışma açıcı olan bu iki yazıda da katılabileceğimiz yerler olabilir ama bana kalırsa metinlerin ikisi de, bazı güncel politik eleştirilerin temel bir eksikliğini paylaşıyor. Ve bu yüzden de metinler Kadıköy’ün ve daha geniş bağlamlardaki toplumsal ilişkilerin “tabandan” dönüşümüne ilişkin herhangi bir öneriye yer vermiyor veya gönderme yapmıyor. Ben bu eksikliği tarihsel bir sınıf perspektifi eksikliği olarak adlandırıyorum.


*
Bu çerçevede birinci yazının gözden kaçırdığı meseleyi şu şekilde ifade edebilirim.

Gezi direnişi; genç işçilerin, “orta sınıf” farz edilen, kentli, eğitimli ve çoğunlukla meslek sahibi kesiminin sınıf olma serüveninin, başka bir deyişle işçi sınıfının bir parçası olarak bir araya gelmelerinin önemli bir aşamasıydı. Daha sonra büyük ölçüde gerisine düşülen bu aşamada o genç işçiler -tabii kendi başlarına ve izole bir biçimde değil- kendi çalışma zorunlulukları ve koşullarıyla, yaptıkları işler ve boş zaman uğraşlarıyla ve yaşamları üzerinde yeterince kontrol sahibi olmadıkları gerçeğiyle yeni bir ilişki kurdular. Belki daha önce de işlerindeki ve hayatlarındaki ilişki biçimlerine çeşitli şekillerde direniyorlardı; hoşnutsuzluklarla, işe geç kalarak, geceleri biraz fazla eğlenerek, iş aramaktan vazgeçerek, patronları çekiştirerek, işte yükselme hayalleri kurarak, dayanışma grupları oluşturarak, vb. Ama bu sefer, Gezi’de, “kendileri gibilerle” yeni bir bağlamda karşılaştılar. Orada hem birbirlerini hem de hareket alanlarını kısıtlayanları (para, işveren, devlet, bazen de üst kuşaklar) daha iyi tanıdılar ve bu kısıtlayıcı ilişkilerin o kadar da “sağlam” olmadığını hissettiler. Bu ilişkiler ne o kadar sabit ve değişmez, ne de o kadar güvenilirdi. Gezi’nin genç işçileri buna karşı, hem hayallerinde hem de gerçeklikte yeni ilişkiler yaratmaya çalıştılar.

Evet, orada, bir sınıf oluşum sürecinin içerebileceği pek çok şey eksikti. Örneğin geleneksel olduğu varsayılan “şeylerle” (geleneksel mücadele biçimleri, mavi yakalı işçiler, sendikalar, gelenek fikri, “muhafazakârlık” vb.) kurulan ilişki hep bir ölçüde reddiyeci kaldı. Hareketin, geleneksel olduğu varsayılanlarla kurduğu ilişki üzerine düşünecek ve onlarla arasındaki çatışmaları aşacak koşulları ve vakti olmadı. Dolayısıyla bir anlamda Gezi’nin sınıf hafızası hep yarımdı. Yine de bu gibi eksiklikler, Gezi’deki sınıf mücadelesinin çeşitli mücadeleci fikirleri sentezleme kapasitesi ve yaratıcılığının yanında çoğunlukla dikkatten uzak kaldı. Ama hareket çeşitli nedenlerle gerileyince ve bahsi geçen sınıf olma (işçi sınıfının parçası olma) süreci bozuşuma uğrayınca, hem “hoşa gitmeyen” özellikler, hem de kaybın başka kalıntıları, baş başa kaldığımız unsurlar oldu.

Gezi’nin -kaybının- ikamesi gibi gözüken Kadiköy’ü, Gezi’deki sınıfsal bir aradalığın -kaybının- ikamesi olarak da ele almalıyız. Önemli bir kayıptan izler taşıyan, içe dönmüş, yoğunlaşmış, sıkışmış bir ikame olarak. Yani Kadıköy bir anlamda ilişkilerini ve ideallerini kaybetmiş Gezi’nin genç işçilerinin, bir sınıf olma deneyiminin sonrasında göçtüğü, “artıklar” gibi saçıldığı, “gömüldüğü” bir yerdir. Genç işçiler burada “orta sınıflıklarına”, mesleklerine, ev gibi kafelerine, küçük gruplara, alkole, kafeine, glikoza ve hayvan sevgisine doğru dönmüştür. İçe kapanma, ötekilere karşı kayıtsızlık ve eylemsizlik gibi unsurlar da bu kaybın sonrasında baskın hale gelmiştir. Bir de bunlara -Gezi’de de pek işlenememiş olduğuna söylediğimiz bir eğilim olarak- geleneksel görüleni reddetme/yok sayma eğilimi bu sefer daha çıplak biçimde eşlik etmektedir. Ama yine de belki daha yakından ve birlikte bakarsak daha iyi görürüz ki, tüm bu unsurlara, ortaklık duyguları, eşitlik ve adalet arayışı da “gömülmüştür”.

Bazı şeyleri “tersine çevirmenin” ve eşitlik-adalet arayışını yeniden canlandırabilmenin yolu ise, genç işçilerin, tutamadıkları yasla (yaslarla) bir şekilde temas edebilecekleri ortamlarda, ortaklaşmayla gelen güçlerini deneyimlemek üzere bir araya gelmeleridir. Kadiköy’ü ancak bu değiştirebilir. Burada gençlerin doğrudan Gezi’den söz etmek üzere bir araya gelmelerinden bahsetmiyorum. Bu da olabilir tabii bir yandan ama genç işçilerin çalışma ve yaşam alanlarına dair acı ve özlemlerini paylaşabilecekleri ve bunlar ışığında çalışma ve yaşam alanlarını düzenlemek üzere harekete geçebilecekleri ortamlar tam da böyle bir “yasla temas” işlevini görecektir; demeye çalıştığım bu. Ve sınıf temelli yerel bir örgütlenme, Gezi gibi kapsayıcı, eşitlikçi, adil ve harekete geçirici işlevler üstlenebilirse, Kadıköy’ü –ve daha geniş bağlamları- herkesin ihtiyaç ve talebini gözetecek şekilde ve kâr/rant baskısına karşı yeniden düzenleyebilir.

*

“Sınıf meselesini” daha çok anan ikinci yazı ise, kültürel bazı özelliklerine ve belki de gelir düzeylerine göre tanımlanmış “alt-orta” ve “orta” sınıf grupları arasında bir çatışma tespit ediyor ve bu tespiti, bazı Kadıköylüler tarafından ve birinci metinde gösterilen tepkiyi açıklamak için kullanıyor. Aslına bakarsanız bu yazı, tam da genç işçilerin birbirine tepki duyan gruplara ayrıldığını ve ortaklık kurmaya yanaşmadığını gördüğü noktada iki ayrı sınıf pozisyonu tanımlayarak bu çatışmayı sabitlemiş oluyor. Hâlbuki diğer bir seçenek de, Kadıköy’e göçen gençlerin (hepsi Kadıköy’e bazı hayaller uğruna göçüyor gibiler) arasındaki çatışmayı tam da genç işçilerin kendi aralarında gerçekleşen bir çatışma olarak ele almak olurdu. Böylece ele aldığımız çatışma olgusunu, sınıfın bozuşması ve parçalanmasının bir görünümü olarak düşünmüş olur ve Kadıköy’de “cirit atan” komünistlere ve sosyalistlere daha yapıcı öneriler sunabilirdik.

Genç işçiler; evde/kafede çalışanından fabrikada çalışanına, çalışan öğrencisinden profesyonel meslek sahibine, bar çalışanından işsizine kadar oldukça geniş bir grup ve Kadıköy gerçekten de çok farklı kesimlerden genç işçileri buluşturan bir mekân. Bu buluşmalar çatışmasız gerçekleşmiyor tabii. Ama kapitalizmi köklü biçimlerde dönüştürme sürecini, işçi sınıfının olgunlaşması ile paralel süreçler olarak düşünüyorsak eğer, yorumlarımızı bu türden çatışmaları anlamak ve çözmek için kullanmalıyız.

İşçilerin hepsini kesen, yaşamak için çalışmak zorunda olma durumu, ortak bir çekirdek deneyime (ben buna “birincil güvencesizlik” diyorum) yol açıyor ama bu deneyim onları birbirleriyle kendiliğinden bir şekilde bağ kurmaya itmiyor. İşçiler arasında türlü türlü ayrışma baş gösteriyor. Bununla birlikte bu ayrışmaları sadece çatışmacı olmaları açısından da yorumlayamayız; her ayrışma aynı zamanda bir kişiyi/grubu belli kaygılara karşı sakınma özelliği de taşıyor. Genç işçilerin arasındaki bölünmelerde devrede olan kaygıları başka mecralarda etraflıca tartışabiliriz ama burada çok genel bir tespit yapalım. Günümüzün neoliberalizm, borçluluk, baskı ve örgütsüzlük koşullarında, toplumdaki yapısal eşitsizliklerin bizde açtığı yaraları, yarattığı kayıpları ve öfkeyi düşünmek daha zor ve daha kaygı verici oluyor. Bu yüzden böyle durumlarda “eşitler” arasındaki farklara özel önem atfedilebiliyor ve bu farklılıklar/yabancılıklar mevcut acıların kaynağı olarak görülebiliyor. Kadıköy’e gelen farklı genç işçi kesimlerinin birbirlerine karşı tutumlarını da bu eksende yorumlamaya çalışmalıyız. Bazen işçileri ayrıştıran bu mekanizmayı tanımlamak ve yorumlamak yerine işçiler arasındaki ayrışmaları/savunmaları kuramsal düzeyde -örneğin onları farklı sınıfsal kategorilere koyarak- yeniden üretebiliyoruz. Bu, yorumları yapanların da (bizlerin de) aynı koşulları paylaşıyor olmalarından veya başka sebeplerden kaynaklanıyor olabilir. Ama her halükarda böyle olunca, yorumlarımızın tarihsellikle ve toplumsal dönüşüm arzusuyla ilişkisi iyice silikleşiyor.

Genç işçiler arasındaki bahsi geçen türden çatışmaları, Kadıköy’ü ve daha geniş bağlamlardaki toplumsal ilişkileri dönüştürmek üzere çözümlere götürmenin yolu bence yine, az evvel değindiğimiz şeydir. Yani “orta” ve “alt-orta” kesimden genç işçilerin Gezi gibi, karşılıklılığın ve insanlar arasındaki belli mesafelerin korunduğu -dolayısıyla sınır aşımı, yok sayma, baskılama vb.nin ortaya çıkmasına karşı uyanık olan ve farklı hislerin dillendirilmesine müsait- sınıf temelli örgütlenmiş gruplarda buluşmaları, karşılaşmalarıdır. Belki Gazete Duvar gibi mecralarda yazılarımız yoluyla karşılaşmak da önemlidir ama bunun bir adım ötesine geçerek, ortaklaşmacı karşılaşma alanlarımızı çoğaltmak ve süreklileştirmekte fayda var gibi gözüküyor. Geçmişteki ve olası tüm yenilgilerimize rağmen, farklı bağlamlardaki toplumsal ilişkileri dönüştürmenin, ülkede ve dünyada değişim umudunu canlandırmanın temel bir yöntemi de bu gibi gözüküyor.

(1) https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/03/14/alkol-kafein-ve-glikoz-kiskacinda-kadikoy/

(2) https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/03/19/kadikoye-gelmeyin/

(3) Bu konuda bir deneme için bkz. http://elestirelsosyalistdusunce.blogspot.com/2018/04/esitlik-kahve-ve-kediler_16.html

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.