Kadıköy oksimoronu!

İstanbul’un yoz bir taşrasında hayata gözlerini açmış, en ‘lümpeninden' en 'bohemine’ kadar pek çok semte hayatını bırakmış ve şunun şurasında 3-5 yıllık bir Kadıköylü olarak öğrendiğim şudur ki alkol, kafein, glikoz ve beton kararında güzeldir. Doz aşımı ‘Kadıköy’e gelmeyi’ yakında bir oksimorona dönüştürecek.

Grand Korçi

‘Alkol, kafein ve glikoz kıskacında Kadıköy’ başlıklı yazıyı 14 Mart’ta Gazete Duvar’a gönderdikten sonra bir daha bu konuda yazmak durumunda kalacağımı öngörmemiştim. Birikim Dergisi’nin 19 Mart 2019 tarihli yayınında Barış Özkul da bu yazıya atıfla ‘Kadıköy’e gelmeyin!’ başlıklı başka bir yazı kaleme aldı ve bendeniz nezdinde Kadıköylü ‘solculara’ dokundurdu.

Özkul’a göre, bir ‘Kadıköy’e gelmeyin’ kavgası var ve bendeniz de bu kavganın içinde antagonist bir çelişkiyle ama samimi bir itirafçı olarak yer alıyorum. Adabımuaşeret harcını kullanarak, seçkinci bir görünmez duvar inşasına harç taşıyorum. Üstelik bunu pervasız ve müdanasız bir dille yapıyorum. İstanbul metropolünün yoz taşralarında sıkışıp kalmış kitlelere , ‘aman ha Kadıköy zaten çok kalabalık bir de siz gelip adabımuaşerete mugayir hareketlerle Kadıköylülerin canını sıkmayın, siz yoz kalmaya devam edin’ diyorum.

Yazar, yazının içinden cımbızladığı paragrafları arka arkaya sıralayarak ve bütünselliği içinde değerlendirmeyerek, kendince eleştri argümanını sağlamlaştırıyor. Örneğin kendisine solcu diyen benim gibi birilerinin, Kadıköy’e gelen alt-orta sınıftan gençlerin ‘grotesk’ tavırlarını dışladığını söylüyor. Grotesk tavırdan neyi kastediyor bilmem ama ben o yazının içinde bizatihi, apartmanların önüne bırakılan sidik ve kusmuktan bahsetmiştim. Kadıköy’deki aşırı kalabalığa önerdiğim çözümün, ‘kalabalığın geldikleri yere gerisingeri dağıtılması’ olduğunu belirtip ‘Kadıköy’den gidin, her nereden huruç ettiyseniz oraya dönün demenin kibarcası bu’ tanımlamasını koyup niyet okumasını bir ileri adıma taşıyor. ‘Alt-sınıfların varlığından rahatsızlık duyan, onlarla zinhar bir arada olmak istemeyen bir orta-sınıf tavrının burada sol yerine konması Kadıköy’den öte Türkiye’nin antagonist çelişkisi’ diyerek noktalıyor yazısını.

Ezcümle yazara göre, ‘adabımuaşeretle sınırlı bir medeniyet krizinden muzdarip’, ‘halk plajlara akın etti vatandaş denize giremiyor’ hezeyanına kapılmış, bunu yaparken antagonist bir çelişki yumağına dolanmış, ‘yerli ve milli’ ve dahi biraz ulusalcı bir kalemin elinden çıkmış bir yazı bu.

Bu bahiste yapabileceğim tek samimi itiraf, söz konusu yazının Özkul’un imlediği ve yerdiği saiklerle yazılmadığıdır. Özkul’un yaptığı gibi belirli cümleleri cımbızladığınızda bahsettiği anlamlar çıkar mı, çıkar. Bu etik olur mu derseniz burada iki satır durmakta fayda görürüm . O iki satırı da, şahsi polemik tuzağına düşmeden kullanmayı önemserim.

Her şeyden önce söz konusu yazı ironik bir üslupla kaleme alınmış ama Kadıköy’ün sorunlarına sistematik bir bakışla yaklaşmayı ve karınca kararınca çözüm yollarını işaret etmeyi amaçlamıştır. Sorun alanları başlıklar halinde sıralanırken üslup konusunda belirleyici olan çok doğal olarak meşrep olmuştur. Bu meşrebin mahrecinde de ‘gelenleri kovalayın falan şeklinde bir çözüm yolu işaret etmek’ en hafif tabirle ayıp sayılır. Neticede her uyaran, uyarılanın algıladığı kadarki kısmıyla var olur. Uyarılanın algısı ile uyarının niteliği /niyeti arasında uçurum oluşuyorsa, iletişimde bir sıkıntı yaşanıyor demektir. İletişim dediğiniz şey en az iki taraflı bir olguysa kendi payıma düşeni de kabul ederim elbet. Öte yandan memleketteki ironi yoksunluğundan mütevellit, idrak yollarının tıkanması sonucu yüzlerce, binlerce iletişim kazası yaşanıyor her gün. Bu da onlardan birisi olarak kenara yazılır olur biter. Tek derdimiz bu olsun. Ancak bu vesileyle, meramımı bir kez de ironiden ari bir şekilde maddeler halinde sıralayarak toparlamak isterim bu yazıyı.

KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA

Kitlelerin Kadıköy’e yönelen teveccühünün sebepleri arasında, koyu karanlık bir istibdada dönüşen ve hayat alanlarımızı daraltan, ülkeyi ıssız bir bozkıra çeviren siyasi iklimin başat rolü göz ardı edilemez. Bu istibdada karşı direniş Kadıköy’üyle, Ümraniye’siyle, Sancaktepe’siyle birlikte verilmelidir. Yani tüm yaşam alanlarının ‘nefes alınacak bir vahaya’ dönüştürülmesi mücadelesine girişilmedikçe Kadıköy geçici bir rahatlama alanı olarak kalacak ama kendi semt kimliğinden kaybedecektir. Bunu söylemek Kadıköy’e gelmeyin demek değildir. Bunu söylemek Özkul’un dediği gibi ‘Kadıköy’den gidin, her nereden huruç ettiyseniz oraya dönün demenin kibarcası’ demek haşa hiç değildir. Aksi ısrar, niyet okumasıdır. Buraya gelmeyin demenin nasıl olduğunu da Riva Deresi’ndeki restoranlara yapılacak kısa bir turla herkes görebilir.

AŞIRILIK ÜZERİNE

Kadıköy ‘aşırı’ kalabalık olmuştur. Yani istiap haddi aşılmıştır. Gebze-Halkalı hızlı tren hattının açılmasıyla kalabalık daha da artacaktır. Bu somut bir tespittir. Özkul’un dediği gibi orta sınıf seçkinciliğiyle yapılmış “kent hassasiyeti dağarcığında en şaşmaz eleştirel tespit’ değildir. Yangın çıkınca itfaiyenin erişememesi, ambulansın ilerleyememesi, saatlerce eve ulaşamamak, insanların birbirlerinin omuzuna çarpmadan yürüyememesi, örneğin tarihi çarşıdaki bir acil durumda tahliye olunamaması demektir. Yani yalın anlamıyla ‘aşırı’dır ve buradan bir diskur kurma çabası beyhudedir. Dünyanın her yerinde bu sorun karşısında eylem planı yapılır. Kadıköy’de bir plan, öngörü mevcut değil. Kadıköy buna göre planlanmış bir semt de değil. Bu durumun çözümü elbette insanlara buraya gelmeyin demek değil, akılcı bir planlamadır. Örneğin Fenerbahçe stadının kaldırılması yahut yol kapatmaların engellenmesi, trafiğe kapalı alanların oluşturulması, daha fazla bar, kafe ruhsatı verilmemesi, mahallelinin ihtiyaçlarını giderdiği esnafın korunması, tarihi çarşının yeniden ele alınması gibi önlemlerden bahsediyorum.

ANTAGONİST ÇELİŞKİ

Kadıköy, konut alanı olarak imar görmüş bir semttir. Merkezi ve çarşısı günümüzde bu özelliğini kaybetse de diğer mahallelerinde ağırlıklı olarak semt yaşamı hüküm sürmektedir. Yükselen yıldızının yarattığı rant giderek konut alanlarını kuşatmaktadır. Kafe, bar ve tatlıcılardan oluşan tek tip bir esnaf grubu diğer mahalle esnaflarını her gün yerinden etmektedir. En tenha sokaklarında bile kafeler peydah olmaktadır. Bu duruma karşı çıkmak bir semt savunmasıdır. Buraya gelmeyin diyerek hallolabilecek bir mesele de değildir ki bir önceki yazıda yer alan ‘Kadıköy’ü savunmak bizatihi yel değirmenleriyle savaşmayı göze almadıkça, nerede o eski günler nostaljisiyle içe büyüyen öfke patlamalarından ve saman alevinden öteye geçmez’ paragrafı bu derdin tezahürüdür. Özkul nedense bu ve benzer başka paragrafları cımbızlamamayı tercih etmiş. Kimdir bu yel değirmenleri derseniz elbette önce devasa alkol ve kahve sektörüdür. Bunların maşalığını yapıp semt dokusuna, komşusuna saygısızca gürültü yapan, sokakları pervasızca işgal eden her türden işletmedir. Neredeyse mahallelinin yatak odasına kadar kafe, bar ruhsatı vermekte beis görmeyen ve bir önceki yazıda ‘keklik avcısı’ ironisiyle tanımlanan yerel ve genel yönetimlerdir elbet. Yoksa Kadıköy’e ‘yoz taşralardan akbille gelen alt –orta sınıf’ la ne benim derdim var ne de kahir ekseriyet Kadıköylünün. Kadıköylü elbet tüm bunları tespit edip yaşam alanını savunacaktır. Gezi’den miras park forumları ve kent dayanışmaları Kadıköy’de halen aktif bir şekilde çalışmalarını sürdürüyor. Semte dair kaygılarını ve çözüm önerilerini sürekli gündeme getiriyor. Bu tavır Kuzguncuk bostanını savunmaktan, Ataköy sahilinde sürdürülen hatta Bahçeşehir’deki yapay göletin iç edilmesine karşı sürdürülen mücadelelerden neden farklı sayılsın ki? Kadıköylü bu süreçte elbette parka gelenlere çöp atmayın diyecektir, kapımın önünde uyuşturucu almayın, kavga etmeyin, içki içmeyin, kusmayın da de diyecektir. Yatak odanızda uyumaya çalışırken motor çetelerinin resmi geçidine maruz kalmanın çilesini ifade etmeye çalışmak, antagonist bir çelişki yaratmaz. Dert bununla sınırlıdır. Özkul’un adabımuaşeret krizi sınıfsal konumludur diyerek kestirip attığı ( yalın anlamıyla benim de katıldığım) şey Kadıköylünün balkonundan topladığı bira şişelerine tekabül ediyor bazı sokaklarında.

MAFYÖZ TEHLİKE

Belki dikkatlerden kaçıyor ama Kadıköy’de artık çok ciddi kavgalar çıkıyor ve bazıları ölümle sonuçlanıyor. Bahadır Grammeşin’in ya da Nuh Köklü’nün faillerinin ‘yerli ve milli’ tonlarını bu ülke çok yakından tanıyor. Bu yerli ve millicilerin mafyöz ilişkilerine ve yöntemlerine de aşinayız . Kadıköy’deki yaratılan ranta bu damarın üşüşmediğini düşünen yoktur sanırım. Motorcu çetelerinin bar çıkışı dövdükleri avukatın kör olma tehlikesini de bu bahse eklemek gerekir. Yel değirmenleriyle yapılacak savaşın bir cephesi de bu. Sorun Kadıköy’e gelin gelmeyin ikiliğinden çok daha çetrefilli.

MEYHANE ADALARI

Özkul’un yazısındaki ‘Kadıköy esnafı da kalabalığa yardım ve yataklık ettiği için kabahatli.’ cımbızlaması ise açıkçası lafı güzaf. Metnin içerisinde rantı yaratan veya bundan nemalanan meyhane adalarından ve bunların eğlence adı altında pazarladıkları şeyin aslıyla alakası olmadığından, bu mekanların bir kültür yaratamayacağından, yaratılmış kültürü yok edeceğinden bahsediyorum. Yardım ve yataklık ironisinin anlaşılmaması idrak yollarının tıkanması dediğim şeyin karinesi oluyor böylece. Bununla birlikte çok açık bir şekilde tekrarlayabilirim ki evet benim meyhane kültürüyle derdim var. Bozulmasına tahammül edemiyorum. Meyhane adalarından feci şekilde huylanıyorum. 500 yılda damıtılan rakı ve meyhane kültürünün rant uğruna sulandırılmasını sindiremiyorum. Bunun için mahalle meyhanesi diyorum.

FİLMİN TEKRARI

Kadıköy’e yönelik bir eylem planı gündeme gelmezse daha önce benzerlerini gördüğümüz üzere, zaten mahalleyi terk etmiş küçük esnafın ardından ilk önce sahaflar gidecek, sonra açılan otel sayısı kapasite üstüne çıkacak, daha sonra magazinel sansasyonlar patlayacak, mekanların önünde ultra lüks arabalar peydah olacak, doğal olarak fiyatlar aratacak, ‘alt-orta sınıf’ bu fiyatları ödeyemediği için Kadıköy’den çekilecek yerini alan kitle bir süre takıldıktan sonra başka mecralara akacak. Bu filmi Ortaköy’de, Beşiktaş’ın bazı bölgelerinde, Beyoğlu, ile Cihangir dolaylarında da izlemedik mi?

OKSİMORON

Durum bu kadar kötü değil, Kadıköy’ün güzelliklerini neden yazmıyorsun, çok sert bir yazı şeklinde eleştiriler de oldu önceki yazıya. Kısaca belirteyim, bu güzelliklerin sürdürülebilir olması adına şeytanın avukatlığına soyunuyor söz konusu yazı.

Yazılacak başka şeyler de var ama yavaştan keselim. Samimi olarak Özkul’un yazının ruhundaki, temel kaygıyı ıskaladığını düşünüyorum. Elbette bunda yazı üslubu da etkili olmuş olabilir. Ancak yazarını seçkinci ve antagonist çelişkiden muzdarip medeniyet bekçisi diye yaftalamanın yersiz olduğu kanaatindeyim.

Son söz: İstanbul’un yoz bir taşrasında hayata gözlerini açmış, en ‘lümpeninden’ en bohemine’ kadar pek çok semte hayatını bırakmış ve şunun şurasında 3-5 yıllık bir Kadıköylü olarak öğrendiğim şudur ki alkol, kafein, glikoz ve beton kararında güzeldir. Doz aşımı ‘Kadıköy’e gelmeyi’ yakında bir oksimorona dönüştürecek.

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.