Tanrı varsa her şey mubah mıdır?

Tanrının varlığı-yokluğu meselesi dünya döndükçe filozofların, teologların, bilim insanlarının ve inanan-inanmayan bütün insanların kafalarını kurcalamaya devam edecektir muhakkak. Ama bu yazı, herkesi bu sorunun dışına çıkmaya, daha başka sorular sormaya ve her daim sorgulamaya davet ediyor.

Elif Şahin Hamidi

“Tanrı var mıdır?” sorusu, insanın en kadim, en çetrefilli sorularından biridir. İnsan, yaratıldığı günden bu yana sorgulayıp duruyor belki de tanrının varlığını. İnsanlık tarihine şöyle bir baktığımızda her devrin, her toplumun, her kültürün bu soruya farklı cevaplar verdiğini görürüz. Herkesin kendine göre bir cevabı, kendine göre bir tanrısı vardır. Örneğin kimileri gökyüzünde yaşayan, eşleri, çocukları olan, öfke saçan, intikam alan, aşık olan, kıskanan, utanan, haber ulaştıran, sarhoş olan, çalıp oynayan, kendini feda eden, eli kalem tutan, ağlayan, gülen, sözün özü tıpkı insana özgü erdemlere ve zaaflara sahip olan tanrılardan bahseder. Kimilerinin sayısız tanrısı varken kimileri yalnızca tek bir tanrının varlığından emindir. Kimilerinin ise herhangi bir tanrısı yoktur. Ya da “Tanrı öldü” der birisi.

Lübnan asıllı Amerikalı düşünür Halil Cibran’ın Meczup isimli kitabındaki “Tanrı ve Tanrılar” başlıklı hikâyede de insanın bu kadim sorusu didiklenir adeta, ama “doğru cevabı” bu hikâyede de bulamayız. Hikâyeye kulak verecek olursak: “Kilafis kentinde bir Sufi tapınağın basamaklarında duruyor ve çoktanrılılığı va’zediyordu. Ve insanlar, yüreklerinden geçiriyorlardı, ‘Tüm bunları biliyoruz. Bizimle yaşayıp gittiğimiz yerlerde bizi izlemiyorlar mı?’ Aradan çok geçmedi, bir başkası pazar yerinde halka hitap etti ve dedi, ‘tanrı yoktur.’ Ve onu duyanların çoğu, verdiği haberden dolayı mutlu oldu, çünkü tanrılardan korkuyorlardı. Bir başka gün, güzel konuşan bir adam geldi ve dedi, ‘Yalnızca bir tek tanrı’ ve insanlar dehşete kapıldı, çünkü yüreklerinin derinliğinde çok sayıda tanrıdan çok, tek tanrının yargısından ürküyorlardı. Aynı mevsim, bir başka adam daha gelip halka dedi, ‘Üç tanrı var ve tekmişçesine rüzgârın üstünde yaşarlar. Ve hem eşleri hem de kız kardeşleri olan büyük ve hoş bir anaları var.’ O zaman herkes rahatladı, çünkü gizlice diyorlardı, ‘Birleşik üç tanrı bizim hatalarımız konusunda aynı kanıya varamaz; üstelik hoş anaları biz zavallı güçsüzlerden yana çıkacaktır, kuşkusuz.’ Yine de, o gün bugündür Kilafis kentinde yaşayanların bir kısmı çok tanrı, tanrısızlık, tek tanrı, birleşik üç tanrı ve tanrıların hoş anası konusunda birbirleriyle tartışmaktadır.” (Cibran, s. 67)

İNSANIN VARLIK KOŞULLARINDAN BİRİ: ‘İNANMAK’

Belli ki bu tartışma, insan yeryüzünde var olduğu sürece devam edecek. Çünkü insan, inanan bir varlık. İnsanın varlık koşulu olan fenomenlerden biridir “inanmak”. İlk çağ filozofları ya da sonraki bazı filozoflar gibi insanı ikili (dual) bir varlık olarak görmeyen, bir başka deyişle onu bir bütün olarak ele alan filozof Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan Felsefesi isimli kitabında “insanın varlık koşulları” dediği birtakım fenomenlerden bahseder. Bu fenomenlere göre insan “bilen, yapıp-eden, değerlerin sesini duyan, tavır takınan, önceden gören ve önceden belirleyen, isteyen, özgür hareketleri olan, tarihsel olan, ideleştiren, kendini bir şeye veren, seven, çalışan, eğiten ve eğitilen, devlet kuran, inanan, sanat ve tekniğin yaratıcısı olan, konuşan, biyopsişik bir yapıya sahip olan bir varlık”tır (Mengüşoğlu, s. 19-20). İşte “inanma” da insanın varlık koşulu olan fenomenlerden biridir.

İnsan geleceğe, daha güzel yarınlara “inandığı için” didinir ve yaşamakta ısrar eder; müzikle, resimle, edebiyatla, bilimle, teknikle, felsefeyle uğraşır. Öyle ki bu inanç, insanın Auschwitz’den sağ çıkmasını sağlar… İyi bir öğretmen, çocuklardaki potansiyele “inandığı için”, o potansiyeli ortaya çıkarmak için uğraş verir, çocuğun kendini gerçekleştirmesine önayak olur. Ya da bir insan şan şöhret, makam mevki, para pul gibi araç değerlerin mutluluk getireceğine “inandığı için” kendi insanlık onurunu ayakları altına alarak, insana yakışmayacak her türlü yola girer. Hatta kimileri kendi ırkının “üstün ırk” olduğuna “inandığı için” kendi ırkından olmayan herkesi işkenceden geçirir, gaz odalarında katleder, fırınlarda yakar. Dahası inanan bir varlık olduğu için insan “cennete gideceğine” inanır ve bu inanç uğruna canlı bomba olmayı göze alır; hem kendisinin hem de pek çok insanın yaşama hakkını elinden almayı, kendine hak görür.

HERKES KENDİ TANRISININ GÖZÜYLE BAKIYOR

İnsanın “Ne için yaşıyorum?” sorusuna bulmaya çalıştığı cevaplarla, hayattaki asıl “değerleriyle”, nasıl bir insan olmayı seçtiğiyle de yakından ilişkilidir, inandığı şeyler. Tam tersi de söylenebilir; insanın inandığı şeyler, ne için yaşadığını da belirler. İnsan, sırf doğa tarafından belirlenmiş bir varlık değildir ve “ne için ve nasıl yaşamalıyım?” sorusunu sorabilme ve kendine yeni bir dünya kurabilme yetisine sahiptir. Dolayısıyla insanın varoluş amacını belirlemesine yarayan “ne için?” sorusuna, yani ne uğruna, neye ulaşmak için, hangi amaçla yaşadığı sorusuna verebileceği her türlü “…için” yanıtı aslında onun inandığı veya savunduğu değerlerin neler olduğunu açığa vurur (Özcan, s. 205). Bu sorunun yanıtı kimileri için iyi yaşamak, adil kişi olmak, dürüst ve güvenilir olmak olabilir. Kimileri içinse çok zengin olmak, makam mevki sahibi olmak, herkesin hayran olduğu ünlü biri olmak olabilir. Ya da birileri cennete gitmek için iyi bir mümin olma gayretiyle yaşıyor olabilir. Bu durumda insanın inandığı tanrı, din ve o tanrının buyrukları, o dinin ahlak anlayışı, töreleri, normları, yasakları da kişiyi “belirlemede” etkin bir rol oynar. Oysaki ahlak anlayışları, töreler, normlar, yasaklar her çağda, her toplumda, her kültürde farklılık gösterir. Bunlara göre hareket edildiğinde de insanın değeri kolayca harcanır. Tarih sahnesinde bunun pek çok örneği apaçık görülür. Rollo May’in İnsanın Anlam Arayışı isimli kitabındaki şu sözler de bunu gösterir: “Tanrı sarhoşu filozof” Spinoza aforoz edilmiştir; Kierkegaard’ın kitaplarından birinin başlığı “Hristiyanlığa Saldırı”dır; İsa ve Sokrates ahlaki ve sosyal denge için ‘tehdit’ oluşturmaları sebebiyle idam edilmiştir.” Ardından da şöyle bir cümle kurar May: “Tarihsel bağlamda bir dönemin azizlerine bir önceki dönem ateist gözüyle bakılması şaşırtıcıdır” (May, s. 182).

Bir o kadar şaşırtıcı olan başka şey de din ve mezhep savaşlarıdır; Ortaçağ’da Haçlı Seferleri’nde milyonlarca insan ölmüş, Engizisyon’da binlerce kadın, cadı ya da büyücü oldukları ve dinden çıktıkları gerekçesiyle idam edilmiş, yakılmış, katledilmiştir. Bugün de yeryüzünde kimi insanlar inandıkları tanrı, aynı tanrı olmasına rağmen din ve mezhep ayrılıkları yüzünden, “öteki” olarak gördüğü herkesin canını almaya devam etmektedir. Çünkü Sadık Usta’nın dediği gibi “bir tarikatın inandığı dinin esasları, diğer tarikatlar açısından batıl inanç olabilmektedir. Müslümanlara göreyse bütün Hıristiyanlar batıl inançlıdır, ama kendileri de en batıl inançlı insanlar olarak damgalanmışlardır” (Usta, III, s. 86). Usta’nın şu sorularına da dikkat çekmek gerekir: “Bu büyük tartışmada kimin haklı olduğuna kim karar verecek? Akıl mı? Ama her tarikat aklın kendilerinin tarafında olduğunu ileri sürmüyor mu?” Usta, kimin haklı olduğuna “şiddeti ortadan kaldıracak aydınlık kafaların varlığına kadar şiddet karar vermeye devam edecek” diyor. Sema Kaygusuz’un Aramızdaki Ağaç isimli kitabındaki şu satırlar da dinsel inanışlardaki bu göreceliğe işaret eder: “Hâlbuki herkes kendi tanrısına, bir tek kendilerini koruyan tanrıya atıfta bulunuyor. Dolayısıyla herkes kendi tanrısının gözüyle bakıyor ötekine. Ya da ötekine bakamıyor bile.” Bu konu, ayrıca üzerinde düşünülmesi, tartışılması gereken bir konu ve bu nedenle “başka zaman anlatılmalı”. Michael Ende’nin Bitmeyecek Öykü’de yineleyip durduğu replikle söyleyecek olursam “bu başka bir öyküdür, başka zaman anlatılmalı” (Ende, s. 37).

BİR ‘İLK NEDEN’ ARAYIŞI 

Örsan K. Öymen Tanrı Var mıdır? isimli kitabında Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi tek tanrılı dinlerde tanrının varlığı ve öz-niteliklerinin, ruhun ölümsüzlüğünün, vahyin, peygamberliğin, mucizelerin gerçekleşmiş olması gibi bazı temel ilkelerin sorgulanamayacağını ifade eder: “‘Tanrı var mıdır?’ önermesi sorgulanamaz. ‘Acaba gerçekten var mı, yok mu? Ateizmin ve agnostisizmin argümanları mı daha kuvvetli?’ gibi bir anlayış dinin içinde olmaz. Din felsefesinde olur ama dinin kendi içinde olmaz. Bunu yapmaya kalkıştığınız zaman, zaten o din temelden çöker” der ve tarihsel perspektifle incelendiğinde dinin sorgulayıcı olmadığının, çoğulcu olmadığının ve yanlışlanmaya da açık olmadığının görüleceğini söyler (Öymen, s. 56). İnsan çok eski çağlardan bu yana hep bir “ilk neden” peşinde koşmuştur. Bu ilk nedene de tanrı adını vermiştir. Antikçağ’da ortaya atılan ve Ortaçağ’da da tartışılan bu kozmolojik argümanı, Öymen şöyle tarif eder: “Var olan bir şey hiçlikten doğmaz; hiçlikten kaynaklanmaz, mutlaka bir şeyden kaynaklanmak durumundadır, varlık yokluktan çıkmaz; dolayısıyla var olan her şeyin bir nedeninin olması gerekir, ancak biz bu nedensellik ilkesini de bir sonsuz gerilemenin içine düşmeyecek şekilde ortaya koymalıyız; yoksa ortaya konan her nedenin kendisinin de bir nedenini ortaya koymak gerekecektir; dolayısıyla bu sonsuz gerilemeye düşmemek için de, bir ilk neden olmak zorundadır, işte bu ilk neden dediğimiz şey de, tanrıdır” (Öymen, s. 59). Bir ilk neden olmak zorundadır ve dolayısıyla, kendisinin nedeni olmayan bir varlık (tanrı) görüşü realitede var olan bir zorunluluk değil, düşünce zincirini kapatabilmek için başvurulan bir varsayımdır.

TANRININ VARLIĞI VE KÖTÜLÜK SORUNU

Öymen, tanrının varlığı konusunun, tanrının tanımı konusundan bağımsız ele alınamayacağını belirterek, teist ve ateist filozofların kuramları bağlamında incelenen ve Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet tarafından ortaya konan tanrı kavramını şöyle tanımlar: “Her şeyin nedeni ve yaratıcısı olan, ancak kendisinin nedeni ve yaratıcısı olmayan; ilk neden olan; maddenin nedeni olan, ancak kendisi maddeden oluşmayan; mükemmel olan; mükemmellik sayesinde güçlü, zeki, bilgili, akıllı, adil, merhametli, cezalandırıcı ve ödüllendirici olan; mesajlarını seçilmiş insanlar (peygamberler) üzerinden vahiy yoluyla insanlara ve topluma ulaştıran varlık” (Öymen, s. 82). Bu tanımı esas aldığımızda, öncelikle “tanrının varlığı” ve “kötülüğün varlığı” arasındaki amansız çelişki, ister istemez kafaları kurcalar. Felsefe tarihinde ilk defa Epikuros’un ortaya attığı tahmin edilen “kötülük sorunu”dur işte bu. Epikuros’a göre tanrının varlığı ile kötülüğün varlığı bağdaşmaz, ikisi birden geçerli olamaz. Epikuros’un MÖ 4. ve 3. yüzyılda, çok tanrılı bir toplumda ortaya attığı bu akıl yürütme şöyle özetlenebilir:

“Tanrılar varsa, neden kötülük vardır? Tanrılar zayıf olduğu için mi, yoksa tanrılar kötü oldukları için mi kötülük vardır? Tanrılar zayıf oldukları ve kötülükleri engelleyemedikleri için mi kötülük vardır, yoksa tanrıların kendileri kötülük sıfatını da taşıdıkları için mi kötülük vardır?” (Öymen, s. 87). Epikurosçu akıl yürütmeyle sorulabilecek sorular, herhangi bir dini ve tanrısı olsun ya da olmasın, o çocuk bilgeliğini ve merakını kaybetmemiş, dolayısıyla sorgulama yetisini hâlâ kullanmayı başaran hemen her insanın en az bir kere aklından geçirdiği sorulardır. Şayet kişi bir tanrıya inanıyorsa müthiş bir suçluluk duygusuyla, ürkerek hatta belki de gecenin en koyu vaktinde, kafasını yorganın içine gömüp iyice büzülerek, kimselerin ve hatta tanrının bile duymamasını, bilmemesini dileyerek yapmıştır bu sorgulamayı. Yeryüzü varolduğu günden bu yana savaşlar, katliamlar, cinayetler, tecavüzler, işkenceler, doğal afetler sonucunda insanlar ölmeye ve acı çekmeye devam ediyor. O çocuk bakışıyla −en çok da henüz çocukken− insan şu soruyu sorabilir: “Tanrı, eğer her şeye gücü yetense, neden buna dur demiyor, neden bu kötülükleri engellemiyor? Neden minicik bebekler, masum insanlar acı çekiyor, neden ölüyor?” Halbuki tanrı, özü veya tanımı gereği iyi ise kötülük var olamaz; kötülük var ise mutlak iyi bir tanrı var olamaz. O halde yeni bir tanrı tanımı yapmak gerekir.

Kötülük sorununa ve dolayısıyla bu bağlamdaki sorulara Ortaçağ ve sonrasındaki yüzyıllarda teologlar şöyle cevap vermişlerdir: “Tanrı insanı özgür irade ile iyilik ve kötülük arasında seçim yapacak biçimde yaratmıştır. Ruh ölümsüzdür, bu dünya ise geçicidir. Bu dünya ve yaşam bir sınavdır. Seçimlerimizin kötü olması durumunda tanrı bizi cezalandırıp cehenneme gönderir, iyi olması durumunda ise cennete gönderir. Bazı doğal afetlerde söz konusu olduğu gibi, insanların eylem ve seçimleri sonucunda ortaya çıkmayan kaçınılmaz acılara ise yine kötü gözle bakmamalıyız. Tanrı mükemmel olduğuna göre, bunlar kötülük göstergesi olamaz, bunlar bize kötü gibi görünse de, ilahi ve nihai boyutta bunlar da tanrının iyi niyeti kapsamında olan şeylerdir” (Öymen, s. 15). Ancak bu cevap, kendi kendini belirleme olanağına sahip bir varlık olan insanı, özgür iradeden yoksun bir varlık olmaya sürüklemez mi? İşte bu durumda, olması gerektiği gibi yapılmadığı için depremde yıkılan binaların ve ölen insanların sorumlusu tanrı olabilir kolaylıkla, ya da insan eliyle başlatılan savaşlarda ölen insanlar, tanrının yazdığı alın yazısını yaşamış olur! İnsana hiçbir sorumluluk düşmez bütün bu olup bitenlerde!

BAŞKA YERLERDE BİR SUÇLU YOK MU?

Şimdi biraz Voltaire’den söz etmek istiyorum. Cizvitler okulundan bir din adamı olarak değil, kültür adamı olarak çıkan, her daim kendi bildiğini okuyan, kilisenin ruhbanlarıyla alay etmekten geri durmayan Voltaire, dini eleştirmenin yasak olduğu bir çağda her şeye rağmen dini ve dinsel bağnazlıkları sorgulamaktan, yargılamaktan hiç geri durmamış bir insandır. 1755’teki Lizbon depremi, Voltaire’in inancını derinden etkiler. Bu depremde ve ardından çıkan yangınlar sonucunda otuz bin kadar insan ölür. Hüsen Portakal, Voltaire’in Candide’i için yazdığı tanıtım yazısında “Din adamlarına soracak olursanız, insanlar kötülük işlemişlerdir, inançlarından sapmışlardır, tanrı da onları cezalandırmak için bu felaketi göndermiştir. Oysa böyle bir inanış, çoktanrılı dinlerde de vardır” der ve Voltaire’in şöyle bir yargıda bulunduğunu söyler: “Bir depremde ölen tüm insanlar suçlu muydu? Ya çocuklar? İçine hiç şeytan girmemiş olanlar? Peki bir bölgede deprem ya da sel, ya da yangın, ya da salgın hastalık insanları öldürüyorsa, başka yerlerde bir suçlu (ya da günahkâr) yok mu?” (Portakal, s. 200). “Başka bir suçlu ya da günâhkar yok mu?” sorusu, enine boyuna üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir soru. Herkesin bir yandan bu soru üzerine düşünürken diğer yandan da Karamazov Kardeşler’deki din adamı Starets Zosima’nın dile getirdiği şu sözleri, kendine söyleyebilme yürekliliğini göstermesi gerekir: “içimizden her biri, herkese karşı her konuda suçludur (sorumludur), bense herkesten daha suçluyum (sorumluyum)” (Dostoyevski, s. 403-404).

DİNSEL İNANÇLARI AŞAN BİR DÜŞÜNCE

Hüsen Portakal aynı yazıda, Kalvinist mezhebin yandaşları olan Huguenotlar ile Katolikler arasındaki anlaşmazlıklara dair şöyle der: “Katolikler ve Kalvinistler, aynı tanrının kulları, aynı dinin iki ayrı mezhebi ve İsa’nın ümmeti. Ama bunlar, dinin yorumu yüzünden birbirlerini boğazlayıp duruyorlar. Aydınlanma Yüzyılı’nın Voltaire gibi filozofları, ‘eğer dinsel hoşgörü olursa, insanlar hangi inançtan olursa olsun, barış içinde bir arada yaşayabilirler’ tezini savunurlar” (Portakal, s. 198). Aksi takdirde insanlar birbirini boğazlamaya devam eder, bir dönem kahramanlık sayılanlar başka bir dönemde cinayet olarak adlandırılır, kutsal sayılanlar lanetlenir ya da lanetlenenler kutsal kabul edilir. Voltaire “bir tanrı düşüncesine bağlı kalmakla birlikte, dinsel inançları aşan bir düşünce geliştirmiştir. İşte Aydınlanma da budur. İnsan doğayla karşı karşıyadır ve kendine yetmeye çalışmalıdır. Kendine yeterli insan! O zaman insanlar savaşı bir yana bırakır, dayanışma içinde olur” (Portakal, s. 204). İnsanın kendi kendine yetebilmesi, ya da Kant’ın sözleriyle “insanın kendi kendini düşürdüğü erginleşmeme hali”nden kurtulup aydınlanması, özgürleşmesi için “kendi aklını kullanma cesaretini göstermesi” ve kendi bahçesini ekip biçmesi gerekir. Ancak bu, çoğunluk için öyle kolay bir iş değildir. Çünkü çoğunluk −Nietzsche’nin deyişiyle “sürü insanı, sıradan insan ya da cüce insan”− çoğu zaman kendi aklını kullanmak yerine bir başkasının aklının yol göstericiliğine başvurur: o büyük cesareti gösteremez. Çünkü başkaları tarafından güdülmek, asıl sorumluluğun bir başkasında olması çok daha rahat ve huzur vericidir. Kimse ergin olmayış halinin bahşettiği bu rahatını bozmak, huzurunu kaçırmak istemez. Din ve tanrı inancı da bu huzuru temin eder. Çünkü din, Muttalip Özcan’ın İnsan Felsefesi/İnsanın Neliği Üzerine Bir Soruşturma isimli kitabında altını çizdiği gibi “zayıf insanlara sunduğu bu huzurun yanı sıra, belirli bir toplumun, devletin veya imparatorluğun dini olmasıyla da, insanlara, kimlik, güven, otorite ve ekmek sunmuş; kısacası sıradan insanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu her şeyi karşılamıştır” (Özcan, s. 168). Din adamlarının, anne-babanın, öğretmenlerin ya da çeşitli siyasal grupların liderlerinin, kısacası hep bir efendinin aklı ve buyruğuyla harekete geçmek büyük bir lüks ve kolaylıktır çoğunluk için. İtaat ettiği sürece, insanın aklını kullanmasına, düşünmesine, sorgulamasına elbette gerek yoktur. Kant’ın dediği gibi “Eğer, benim anlama yetimin [aklımın] işini üstlenecek bir kitabım, benim vicdanımın yerine geçecek bir din adamım ve sağlıklı olmak için bir hekimim varsa, bu konularda bir çaba sarf etme ihtiyacı hiç de duymam” (Kant, s. 211). Ve çoğunluğun, sürü insanının elinde din ve tanrıdan başka tutunacak dal yoktur. Birileri o dalı da kıracak olursa insan boşluğa düşecek, nihilizme kapılacaktır. Belki Voltaire de bu yüzden “Tanrı sorununa toplumsal yarar açısından yaklaşır. Ona göre tanrı inancı toplumlar için gereklidir, çünkü bu sayede erdem ve dayanışma da toplumsal yaşamda hayat bulmaktadır” (Usta, III, s. 76). Yirminci yüzyılda insanı/insanlığı nelerin beklediğine dair adeta kehanette bulunan Nietzsche ise, 19’uncu yüzyılda bilim ve teknikteki büyük ilerleme, “etik ve özkavrayışa yansımadığı takdirde insanın nihilizme kapılacağını” söylemiştir (May, s. 54). Şen Bilim’in üçüncü cildinde “Tanrının ölümü” üzerine bir hikâye kaleme alan Nietzsche’ye göre tanrı, insanın içinde ölmüştür, insan kendi eliyle öldürmüştür onu. Bu hikâyede, köyün delisi “Söylüyorum. Onu öldürdük –siz ve ben. Hepimiz onun katilleriyiz. Fakat bunu nasıl yaptık?” diye sorar. İnsan, tanrının ölümüyle açılan o koca boşluğa yuvarlanmaktadır. En büyük tehlikeyle karşı karşıyadır artık: Hiçliğe kapılıp yok olmak. Tanrı, insana acıdığı için ölmüştür.

‘HER ŞEY MUBAH MI YANİ?’

İnanan bir varlık olan insan, pek çok şeyle birlikte bir dine/tanrıya inanmaya ya da tanrının varlığını-yokluğunu sorgulamaya her daim devam edecek gibi görünmektedir. Dolayısıyla insanın/insanlığın aydınlanmış bir dine, dinsel inançları aşan bir düşünceye ihtiyacı/gereksinimi olduğu dile getirilebilir. Öte yandan asıl soru “Tanrı var mıdır?” sorusu değildir belki de. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de Alyoşa’ya şu soruyu sordurur: “Her şey mubah mı yani? Her şey mubah, öyle mi?” (Dostoyevski, s. 369). Tanrının yolundan giden Alyoşa, tanrıyı reddeden İvan’a “Tanrı yoksa, her şey mubah mıdır?” demek ister burada. Bugün insanın sorması gereken asıl soru belki de budur: Tanrı yoksa ya da varsa her şey mubah mıdır? Tanrısı olan herkes erdemli insan mıdır ya da tanrısı olmayan herkes, yoldan çıkmış, erdemsiz insan mıdır? Başka bir ifadeyle ahlak, dinin tekelinde midir? Tanrısız ama erdemli insanlara ve tanrısı olan ama erdemden nasibini almamış insanlara bakarak bu sorunun cevabını kolayca bulabiliriz. Helvetius’un şu sözleri de bu soruya cevap olabilir: “İnsan, keyfî bir yönetim altında dinci olabilir ama erdemli olamaz; çünkü bu türden yönetimler şahsi çıkarları, toplumun çıkarlarından kopararak insanları vatanseverliklerinden soğutmaktadırlar. Dolayısıyla dinle erdem arasında herhangi bir ilişki olamaz” (Usta, III, s. 149). Aslında dinler de özünde “erdemli insanı” amaçlamışlardır. Ancak erdemlere ulaşmak, filozofların “insanlaşma” dediği şeyi başarmak her insan tekinin kendisine düşen, önemli bir sorumluluk. Etik bilgiyle kazanma olanağı olan etik değerler, erdemler dinden bağımsız olarak her insan tekine açık olanaklardır. Ancak herhangi bir dine mensup olsun olmasın, tanrıya inansın veya inanmasın, her insan tekinin erdemli olabileceğini ummak da ham hayaldir. Dolayısıyla aslolan bir tanrının varlığına veya yokluğuna inanmak değil, erdemli bir insan olmak için çaba sarf etmektir.

Ama ne ki “Tanrı var mıdır?” sorusuna, bu yazının başındaki Cibran’ın hikâyesinde bir cevap bulmadığımız gibi yazının sonunda da bulamıyoruz. Tanrının varlığı-yokluğu meselesi dünya döndükçe filozofların, teologların, bilim insanlarının ve inanan-inanmayan bütün insanların kafalarını kurcalamaya devam edecektir muhakkak. Ama bu yazı, herkesi bu sorunun dışına çıkmaya, daha başka sorular sormaya ve her daim sorgulamaya davet ediyor. Tıpkı dini inanış bakımından kendi yolunu kendi çizen, tanrıyı evetlerken, kiliseye ve din adamlarına hayır diyen, her ne kadar hapislerde yatıp sürgünlerde ömür tüketse de her daim “kendi bahçesini işleyen” kültür adamı Voltaire gibi sorgulamaya… Çünkü o “ruhban sınıfın ve ilahiyatçıların tanrı üzerine yürüttükleri fikirleri eleştirel bir bakış açısıyla ele almaktaydı” (Usta, III, s. 76). Kim bilir belki de artık Nietzsche’nin dediği gibi “değerlerin yeniden değerlendirilme” zamanıdır.

Kaynaklar

Cibran, Halil (1995), Meczup, çev. Sibel Özbudun, Anahtar Kitaplar, İkinci Baskı.

Dostoyevski, Fyodor Mihayloviç (2010), Karamazov Kardeşler, çev. Ayşe Hacıhasanoğlu, İstanbul: Can Yayınları. Birinci Baskı.

Ende, Michael (2017), Bitmeyecek Öykü, çev. Saadet Özkal, İstanbul: Pegasus Yayınları, Birinci Baskı.

Kant, İmmanuel (1984), Seçilmiş Yazılar, çev. Nejat Bozkurt, İstanbul: Remzi Yayınevi, Birinci Baskı.

Kaygusuz, Sema (2019), Aramızdaki Ağaç, İstanbul: Metis Yayınları, Birinci Baskı.

May, Rollo (2014), İnsanın Anlam Arayışı, çev. Kerem Işık, İstanbul: Okuyanus Yayınları,

Mengüşoğlu, Takiyettin (2017), İnsan Felsefesi, Ankara: Doğu Batı Yayınları, İkinci Baskı.

Nietzsche, Friedrich (2011), Şen Bilim, çev. Ahmet İnam, İstanbul: Say Yayınları, Üçüncü Baskı.

Özcan, Muttalip (2012). “Kuçuradi Felsefesi”. Journal of Turkish Studies//Türklük Bilgisi Araştırmaları. Sayı 37. S. 187-213.
Özcan, Muttalip (2016), İnsan Felsefesi/İnsanın Neliği Üzerine Bir Soruşturma, Ankara: BilgeSu Yayıncılık, Birinci Baskı.

Öymen, Örsan K., (2018), Tanrı Var mıdır?, İstanbul: Destek Yayınları, Birinci Baskı. Yedinci Baskı.

Usta, Sadık (2018), Dünyayı Değiştiren Düşünürler III, İstanbul: Epsilon Yayınevi/Kafka, Birinci Baskı.

Voltaire (2003), Candide, çev. Hüsen Portakal, İstanbul: Cem Yayınevi, Birinci Baskı.

 

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.