Seçim kumarı 2019’u niye konuşalım ki 1: Saray Bloku ve CHP’nin seçim siyaseti

Seçim sürecine rengini veren önemli bir olgu AKP ve CHP’nin küskün seçmenleri gibi gözüküyor. HDP’nin seçmenleri arasında ciddi bir yorgun, bıkkın ve sandığa, Türkiye’nin batısına dönük taktiğe mesafeli bir kesim olduğunu da eklemek gerekiyor. Kimin küskünü daha az olursa onun seçimlerden kazançlı çıkacağı bile söylenebilir.

A. Ekber Doğan*

Seçim sürecinin düpedüz anti-demokratik bir rejim altında yapılmasının, seçim hilelerine dair iddiaların gitgide artmasının, muhalefetin buna karşı güven vermemesinin yarattığı anlamsızlık duygusu yüzünden haftalardır elim klavyeye gitmedi. Siyasal bir değişime kapı açması pek mümkün gözükmeyen bu seçim sürecinde yaşananların arka planını analiz etmeye çalışınca da ortaya iktidar bloku içinde yaşananları, muhalefette neler olup bittiğini değerlendiren bu uzun yazı çıktı.

NORMALLEŞMEYE HİZMET EDEN ‘MUHALEFET’ TAKTİĞİ

Muhaliflerine düşman gözüyle bakmanın sınırlarında gezinen saldırgan bir otoriteryanizmle hükmünü yürüten dindar-milliyetçi Saray Bloku’nun karşısındaki yüzde 50-55’lik kesimin büyük bölümünün yüzünün dönük olduğu CHP-İYİ Parti (İYİP) ittifakı önceki seçimlere göre sönük ve mahkum bir performans sergiliyor. İki parti, iktidara kutuplaştırıcı siyaset yapma fırsatı vermemek, derin devlet de denilen güvenlikçi yüksek bürokrasinin ana gövdesiyle çok fazla ters düşmemek adına, daha sağ bir noktaya konumlanıyor. Mecbur kaldıkça siyasetçi Erdoğan’ın çıkışlarına yanıt verse de yeni kurulan fazlasıyla otoriter başkanlık sistemine muhalefet etmekten vazgeçmiş bir görüntü veriyor. “Biz de güçlü devlet, bölünmez millet, içeride-dışarıda Kürt sorununun varlığını inkar temelinde, daha fazla devlet şiddetine başvurulmasından yanayız” mesajları eşliğinde, “biz kazanırsak Başkana, iktidara ve kurulu düzene bir şey olmayacak” deniyor. Söz konusu mahkum tavrın neticesi olarak; Saray ve onun etrafındaki iktidar blokunun daha seçim gerçekleşmeden siyasi bir zafer kazandığı söylenebilir.

Millet İttifakı’nın İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu’nun saray ziyaretiyle başlayan süreç, Fazıl Say konseri ve sinemacılarla buluşmayla farklı boyutlara taşınarak bir normalleşme söylemi geliştirildi. İmamoğlu’nu izledikçe, bu normalleşmenin nasıl hızla mahkum tavra dönüştüğü de görülüyor: “Milletin gönlü kırılacaksa biz seçimi kazanmayı da istemeyiz.” Kazançlı çıkanın Erdoğan değil, devlet hakimiyetini onunla paylaşan parçalı egemen güç bloku olduğunu söylemek daha doğru olur. Bu anlamda muhalefetin başarısı, Erdoğan’ı biraz geriletirse de Saray Bloku’nun onunla hareket eden diğer aktörlerini daha da güçlendirecek sonuçlar doğurabilir.

SARAY BLOKUNUN MİLLİYETÇİ-DEVLETÇİ UNSURLARI GÜÇLENİRKEN

Zaman zaman Erdoğan ve Bahçeli’nin ‘seçimi bizim ittifakımız kazanmazsa Türkiye’nin bekası tehlikeye girecektir’ çıkışları devam etse de Rojava’ya harekat planları rafa kalktıktan, darbe söylentileri dillendirilmeye başlandıktan sonra girilen normalleşme ritüellerinden sonra, Saray Bloku’nun da önceki seçimlere göre kutuplaştırıcı söylemlerinin tonunu belirgin biçimde düşürdüğü görülüyor. Bugünün Türkiye’sinde siyasetin iyiden iyiye devletin güvenlik bürokrasisinin üst makamları ve onların siyasal temsiliyetini üstlendiği söylenen aktörler tarafından belirlenen bir mevki ve çıkar dağıtma faaliyetine indirgendiği kolaylıkla söylenebilir. Sistemin otokratik niteliğinden dolayı Tayyip Erdoğan ve çevresi bunlardan aslan payını alıyorken, ekonomik kriz, konkordato ve iflaslar, çılgın projelerin çöküşü, dışarı sermaye çıkışları, Rojava’ya operasyon yapamama gibi nedenlerle ocak ortasından beri, ön planda Bahçeli’nin göründüğü Saray Bloku’nun devletçi-milliyetçi unsurları biraz daha inisiyatif almış gözüküyor.

Saray Bloku derken, devlet, millet adına, elbette dolaylı ama yapısal olarak, sermaye ve ABD-AB-Rusya emperyalizmleri adına düzen-statükoyu koruma ve yürütme adına ve her birinin az ya da çok resmi üniformalı silahlı elemanı bulunan, farklı siyasi aktörlerin oluşturduğu bir habitusun Erdoğan ve çevresiyle oluşturduğu bir egemen bloktan söz ediyorum. Kendisini bölünme paranoyaları ve “terör tehditleri” denilen manipülasyonlarla meşrulaştıran, her birinin bir emperyalist ya da bölgesel merkez adına her türden demokratik gelişmeye farklı bir noktadan darbe vurma olasılığı bulunan, bu karanlık şebeke kısa-orta vadede dağıtılabilir mi bilinmez ama bu olmadıkça da Türkiye ve Mezopotamya halklarının, emekçilerin huzurlu ve barış içinde bir hayat yaşaması mümkün gözükmemektedir.

KÜSKÜNLERİN GÖLGESİ: BOYKOT!

Seçim sürecine rengini veren önemli bir olgu AKP ve CHP’nin küskün seçmenleri gibi gözüküyor. HDP’nin seçmenleri arasında ciddi bir yorgun, bıkkın ve sandığa, Türkiye’nin batısına dönük taktiğe mesafeli bir kesim olduğunu da eklemek gerekiyor. Kimin küskünü daha az olursa onun seçimlerden kazançlı çıkacağı bile söylenebilir. Kurulan diktatoryal yönetim sistemi içinde, kazanma denilen şeyin bile anlamını yitirdiği ortadayken, “kazanılacak” belediye koltuklarının kazananlara pek fazla iktidar gücü sağlayamayacağı da herkesin malumu.

Araştırmalar, ekonomik krizle artan hayat pahalılığı ve işsizliğin AKP-MHP seçmenlerinin bir kısmını sandığa gitmekten, iktidar bloku adaylarına oy vermekten uzaklaştırdığını ortaya koyuyor.

Kadir Has Üniversitesi (KHÜ) için Mustafa Aydın koordinatörlüğünde yapılan sosyal-siyasal eğilimler araştırmasına göre, AKP’yi başarılı bulanların sayısı son 1 yılda yüzde 51, 7’den 35,9’a düşerken, AKPli seçmenlerin kendi partilerine ve Erdoğan’a desteğinde de önemli azalmalar gözleniyor (Aydın vd., 2019). AKP’ye oy verdiğini belirten katılımcılar arasında partiyi başarılı bulanların oranı yüzde 88’den yüzde 82,3’e gerilerken, Cumhurbaşkanlığı makamına duyduğu güven de bir yılda yüzde 89,9’dan yüzde 80,7’ye düşmüş gözükmektedir. Erdoğan’ı başarılı bulan seçmenlerin oranı ise son bir yılda ciddi bir düşüş göstererek yüzde 56,4’ten, yüzde 38,9’a inmiştir (1).

Bu tutum değişikliklerinin seçimlerdeki yansımasının muhalefet blokuna doğrudan destek biçiminde realize olması, son yıllardaki kutuplaşma yüzünden güç olsa da pasif bir boykot olası gözükmektedir. AKP’li seçmenin olası boykotunun bu anlamda 1989 yerel seçimleri benzeri sonuçlar yaratması mümkündür. O seçimde katılım ciddi oranda düşmüş (yüzde 91’den 81’e), milliyetçi-muhafazakar ANAP seçmeninin bir kısmı sandığa gitmemiş, bir kısmı da oylarını DYP’ye ve RP’ye vermiş ve aradan sıyrılan SHP’liler büyük ve orta ölçekli belediyelerin çoğunu kazanmıştı. En düşük katılım ise yüzde 68,7 ile İstanbul’da gerçekleşmiştir. Sonraki seçimlerde RP’nin İstanbul’da kazanmasının önemli bir nedeni, 1990’lardaki Kürt göçü ve SHP’den kopan DEP’in seçimleri boykot etmesi nedeniyle Kürt seçmenin bir kısmını yanına çekmesiyken, bir diğer nedeni küskün ANAP seçmeninin bir kısmını sandığa çekebilmesidir.

CHP VE SEÇMENLERİ AÇISINDAN DURUM

CHP’li seçmenlerin partisinden memnuniyeti bir yıl öncesine göre yüzde 4’lük bir iyileşmeyle yüzde 79,7’ye yükselmiştir. Ancak partisinden memnun olmadığını söyleyen CHP’li seçmen oranının yüzde 3,3’ten 6,4’e çıkması dikkat çekicidir. İYİP’yle ittifakı koruma, HDP’yle bazı yerellerde irtibatı koparmama, Beyoğlu’nda Alper Taş’ı aday gösterme gibi merkez sağ çizgisine halel getirmeyecek hamlelerle zevahiri kurtarmaya çalışıyorlar. Buna karşın, 2017 ve 2018’de sandıklara sahip çıkma, iktidarın hile ve usulsüzlüklerine karşı direnme noktasında seçmenlerini yüzüstü bırakması nedeniyle, CHP seçmeninin pasif bir boykot olasılığı ortadan kalkmış değildir. Zülfüyâre dokunmamaya gayret gösteren, sönük kampanyasının buna tuz-biber ektiği de söylenebilir.

Ne var ki, rant kollayan aday adayları ve onların aracısı orta-üst düzey parti yöneticilerinin basıncı altında aday belirleyen CHP liderliği, belediyecilik açısından AKP’den belirgin bir farklılık vadetmiyor. Şeffaflık, katılımcılık, yerellik gibi genel geçer sözlerin dışında halkın sosyo-ekonomik durumunu iyileştirecek bir söz üretemiyor. Rant-çıkar ilişkileriyle kuşatılmış parti yönetimi hantallaşmış teşkilatını, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere daha fazla sayıda belediyeyi kazanmak, oy oranını arttırmak gibi hedefleri yakalamak için hareket ettirmeye çalışıyor. CHP-İYİP İttifakı, bu hedefleri Saray Bloku’nun bu seçimi de öncekiler gibi Erdoğan eksenli bir referanduma çevirme taktiğini boşa çıkararak yakalayabileceğini düşünüyor.
Tercih edilen taktiğin Saray Bloku açısından daha seçim olmadan bir zafer anlamına geldiğini söylemiştik. Dolayısıyla, sisteme boyun eğerek elde edilecek “başarının” işlevi, çok çok parti içi liderlik pozisyonunu tahkim etmek olabilir. Daha fazlası değil. Ancak, adaylar, program ve stratejik hedefler bakımından bir umut ve heyecan yaratmayan CHP, sözü edilen hedefleri yakalayamazsa, ki bu olasılık da hiç düşük değil, seçim sonrasında kendisine pahalıya mal olacak bir iddiasızlık, vasatlık ve siyasetsizlik performansı sergilenmiş olacak.

(1) Aynı eğilimlerin Mediar Araştırma Şirketinin kasım ayında açıklanan araştırmasında (Sputnik, 2018) daha yüksek oranlarla ortaya konuyordu. 24 Haziran 1018 seçimlerine göre eski seçmenlerin yüzde 17’si AKP’ye oy vermeyeceğini beyan etmiştir.

Kaynaklar:

Aydın, Mustafa, vd. (2019) Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması 2018 (30 Ocak 2019), Kadir Has Üniversitesi, Center for Turkish Studies.

Sputniknews.com (2018) Mediar’dan Yerel Seçim Anketi, AK Parti’lilerin yüzde 17’si de artık partilerine oy vermeyeceğini dile getiriyor, 08.11.2018.

* KHK’lı Siyaset Bilimci Dr., Praksis Dergisi


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.