Anneliğin kısa tarihi 6: 'Adam yerine' konulmak için en önemli mevki: Annelik!

Hükümet, kadını sadece aile içinde konumlandığında ciddiye alıp tanıyor. Diğer türlü kadının adı yok... Ailenin öneminin vurgulanması, evliliklerin özendirilmesi ve kadınların doğurmaya teşvik edilmesi kadını geleneği aktaran/yeniden üreten bir konuma taşımakta.

Ceylan Akgün*

Bir önceki yazıda Osmanlı’nın modernleşmesinden itibaren anneliğin güzergahında ilerleyerek 1950’li yıllara kadar gelmiştik. Çok partili döneme geçişle birlikte annelik politikalarında bir farklılaşma yaşanır. Savaş sonrası dönemlerde nüfus artışına yönelik teşviklerinin ardından, altmışlı yıllarda kadınlara az çocuk doğrulması çağrısı yapılır. Mesela, 1952’de Sağlık Bakanlığı bünyesinde ana-çocuk sağlığı hizmetleri başlar. 1965’de ise gebeliği önleyici araçların satış ve dağıtımı serbest bırakılmasını ve tıbbi zorunluluk halinde kürtaj hakkının tanınmasını sağlayan kanun yürürlüğe girer. Aslında bu çağrının “alt sınıftan, eğitimsiz ve istenmeyen milletlerden” olan kadınlara yönelik olduğunu düşünmek için pek çok neden var. Daha önce ahlaksızlık ve cinayet olarak görülen gebeliği önleme fikri şimdi “bilgilendirme” amaçlı değil ama devlet planlama teşkilatının öngördüğü ekonomik gerekçelerle halka tavsiye edilmektedir. Yani asıl mesele yine “devletin bekası”dır. Annelik tanımlarında muhafazakar ve İslami referanslara daha sık yer verilmeye başlansa da, Cumhuriyet döneminin modern çekirdek aile tasavvuru neoliberal dönüşe dek benzer nitelikte devam eder. Annelik kavrayışında asıl kırılmayı seksen sonrasında göreceğiz. Özal’ın iktidar yıllarındaki otoriterlik-liberalizm-muhafazakarlık sentezli popülist siyasetinin olumlu olarak değerlendirilebilecek bir tarafı, maternalist politikalardan ırkçı, şovenist unsurları bir nebze geri plana atması olabilir. Kadınlara milletine iyi hizmet vererek, çağdaşlaşma yarışında Batı’ya ulaşma şeklinde bir ilerlemecilik formüle edilir. Aynı zamanda bu yıllar Türkiye’de feminizmin güç kazandığı, kadına yönelik şiddet, bekaret, tecavüz gibi konuların gündeme geldiği bir döneme tekabül eder. Bu dönemde kadın hareketi ilgilendiği konular ve örgütlenme biçimleriyle çeşitlenir, dolayısıyla annelikle ilgili kaygılar ve hak talepleri de gündeme gelir. Kişisel olan politiktir sloganı, anneliğe politik bir mesele olarak işaret eder.

1990 sonrası ekonomik yeniden yapılandırma örgütlü sanayiyle bağlantılı ama ev eksenli düzensiz ve enformel çalışma biçimlerinin kadınlaşarak yaygınlık kazandığı bir dönemdir. Kadınların çocuk bakımı başta olmak üzere hane içindeki yükleri onların ev dışında ücretli işlerde çalışmalarının önünde engeldir. Özellikle kentli alt sınıf anneler için hane içi, sosyal güvenlik, ücretlenme ve sağlık hakları bakımından sorunlu bir alan haline gelir. Evlerde hem çocuklarına bakan hem de üretim yapan kadınlar sınıfı vardır. Bugün geldiğimiz noktada, kadınlar erkeklerin harcadığının altı katı kadar zamanı ev işleri ve çocuk bakımına vermekte. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2014-2015 Zaman Kullanımı Araştırması’nın sonuçlarına göre, kadınlar ev işi ve çocukların bakımına günde ortalama 4 saat 17 dakika ayırırken, erkekler sadece 51 dakika ayırmakta…

2000’li yıllar ve sonrasına, Türkiye üzerinden baktığımızda iktidarın kadının doğurganlığı üzerine ürettiği politikalar İslami, muhafazakar ve milliyetçi bir söylemle ön plana çıkar. Dünya Ekonomik Forumu’nun “Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporu”na göre Türkiye, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en fazla olduğu ülkelerden birisi maalesef. AKP’nin 61’inci Hükümet döneminde toplumsal cinsiyet eşitliğindeki asimetrinin arttığı, güçlü bir aile vurgusuyla kadının annelik ve eş olma rollerinin ön plana çıktığını gördük. Örneğin, Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın ismi (1) Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na çevrildi. Bu değişiklikten ben şunu anlıyorum: Hükümet, kadını sadece aile içinde konumlandığında ciddiye alıp tanıyor. Diğer türlü kadının adı yok… Ailenin öneminin vurgulanması, evliliklerin özendirilmesi ve kadınların doğurmaya teşvik edilmesi kadını geleneği aktaran/yeniden üreten bir konuma taşımakta. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “en az üç çocuk” söylemi bu bahiste simgesel ve artık neredeyse klişe olmuş bir örnek haline geldi bile. AKP döneminin Sağlık Bakanı Müezzinoğlu, “Annelerin, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir” şeklindeki ifadesi, kadını anne/eş/bacı/kız olarak gören anlayışın aynısı. İktidar kadını ancak anne vasfı taşıyor ise muhatap almakta, sadece anne kimliği altında devlet ve kadın arasında bir ilişki kurulabilmekte. Diğer yandan 2013’te Sağlık Uygulama Tebliği ile kürtajın ödemesi yapılacak bir sağlık hizmeti olmaktan çıkarılması, kadınları doğurganlığa ve anne olmaya mecbur edecekti ki gösterilen tepkiler üzerine Sağlık Bakanlığı kürtajı, tekrar ödeme yapılacak sağlık hizmetlerine dahil etti. 23 Mayıs 2015’te yürürlüğe giren Doğum Yardımı Yönetmeliği de aynı anlayışın bir uzantısı. Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın ortaklaşa geliştirmiş oldukları “bir kez de aile danışmanına sor” uygulaması, boşanmak üzere olan çiftlere danışmanlık vermek üzere uygulamaya konuldu. Bu düzenleme ile ile yaklaşık 20 bin evliliğin “kurtarılması” planlandı. Bu politikalar iyi niyetli görünse bile, kadını eş ve anne olmaya indirgeyip, kadının öznelliğini yok saymak açısından gerici ve kısıtlayıcı olduğu gözden kaçmamalı. Anneliğin militarizm, teröre karşı savaş, yabancı ve öteki karşıtlığı üzerinden dolaşıma sokulması yalnızca bir seçim propagandasından öte yükselişe geçen muhafazakar bir kadın hakları söylemi ile de paralel seyrediyor. Muhafazakar bir annelik tasavvuru, bu tasavvurdan beslenen yeni annelik normlarını temel alan düzenlemeler, kadınlığı annelik üzerinden bir siyasal mücadele alanına çevirmekte. Eşitlik söylemi yerine farklar ya da “kadın/erkek birbirini tamamlar” gibi söylemlerin ön plana çıkması ve kadınlar için en değerli kariyerin annelik olarak ilanı feminizmin maternal politikalarını eritmekte.

Maternal politikaların geri plana gitmesi oldukça çelişkili bir şekilde patlayan bir annelik söylemiyle birlikte seyrediyor. Popüler kültürde, özellikle sosyal medyada yükselişe geçen yeni çocuk bakım önerileri, bakımlı yeni doğum yapmış ünlü anneler, çocuklarını en iyi ve en organik biçimde besleyen bloggerlar ya da sosyal medya fenomenleri, çok satanlar listesinden eksik olmayan çocuk bakım kılavuzları, televizyon kanallarını istila eden uzmanlar ve üst sınıflar arasında oldukça popüler olan opting out (Çocukların bakımı için işten çekilme) çocuk beslenmesinin obsesif bir uğraş haline gelmesi gibi pratiklerle kendini gösteren bir annelik dalgasının varlığı hissetmekteyiz. Annelikle ilgili söylemsel patlamanın neoliberal muhafazakar politikalarla senkronize olması aileyi muhafazakarlaştırmaya yönelik yeni bir annelik ideolojisinin kurulmakta olduğunu düşündürüyor bana. Bu yeni ideoloji, orta sınıf, Sünni, heteroseksüel ve tam zamanlı anneler ile temsil edilecek gibi. Kürtleri, yoksulları, göçmenleri, eşcinsel ya da bekar kadınları anneliğe çağıran bir iktidar söylemi görülmediği gibi, bu kadınların annelikleri de değersizleştirilmekte sanki. Bu temsiliyetin dışında kalan kadınların uyum sağlayamamış bireyler olarak marjinalleştirildiğini, toplum dışına itilerek yalnızlaştığını görüyoruz. Nitekim Kürtlerin ya da göçmen Suriyeli kadınların annelikleriyle ilgili “doğurup terörist yetiştirmek”, “devlete yük olmak”, “doğurup sokağa atmak”, “ahlaksızca üremek” gibi sözleri sokakta, pazarda, orada burada duyuyoruz.

Bu uzun yazı serisinde, annelik kavramının tarihsel gelişiminin doğrusal bir hatta ilerlemediği, annelere biçilen rollerin toplumsal dinamiklere göre biçimlendiğini anlatmaya çalıştım. Nihayetinde, her dönemin kendi paradigması, anneliğe dair gerçekliği tanımlayan bir hegemonik bilgisi var ve kadınlarla ilgili konuşurken bu tarihselliğin farkında olmak gerek diye düşünüyorum. Ve son olarak yıllardır terapi odalarında dinlediğim; suçluluk, yetersizlik hisleriyle, kaygı ve vicdanlarıyla boğuşan kadınların deneyimlerinden ve en çok da kendimden biliyorum ki, kadınlar olarak aramızdaki ve etrafımızdaki farklılık ve eşitsizlikleri anlayıp sorguladığımızda, o ağır suçluluk yükünü ve yetersizlik hissini de sırtımızdan atabileceğiz. Bu sorgulama belki ilk önce kendimizden, çocuklarımız üzerine kurduğumuz iktidardan başlamalı. Anne olmak tarifsiz bir his, kadını başkalaştıran bir tecrübe. Bu tecrübenin, sevgi ve özen potansiyelinin sadece kendi yetiştirdiğimize değil, ötekilerin çocuklarına da yönelebileceği başka bir annelik mümkün olabilir diyerek sözlerimi bitiriyorum.

(1) 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 29 Haziran 2011’de

SON


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.