Leyla Güven: Bir sessizlik suikasti

Karşı koyan bir kadını sadece kitaptan tanıdıkları için, gözleriyle görmeye alışık değiller. Karşı koyan hem Kürt hem de kadın olunca ezberleri bozuluyor. Ortamlarda Rosa’nın, Zetkin’in ismini neredeyse besmeleyle anarlar fakat direnen bir Kürt kadınını gördüklerinde ona ırkçılık lügatlerinin içinden kolayca “gönüllü kulluk” payesi yapıştırırlar.

Fırat Aydınkaya

Bir kadın her gün, her saat gram gram ölüyor. Bir kadın neredeyse canlı yayında, gözlerimizin içine baka baka eriyor. Peki o mum gibi erirken biz ne yapıyoruz, başımızı öteye çevirmekten, gözlerimizi kaçırmaktan, vicdanlarımızı oyalamaktan başka. Bu ülkede yaşayan kahir çoğunluğumuz ne yazık ki bu ölümün gerçekleşmesini hatta bir an önce gerçekleşmesini diliyor. Bu şekilde bir düşman eksilecek hem de en zahmetsizinden. Zira ölüme yatan kişi, ne istediğini bilen bir kadın, aktivist bir Kürt. Bu sebeple ölümü müstahak görüyor, hatta ölümü derhal olmayıp yüzüncü güne girdiği için kızıyor, Azrail’e davetiye niyetine bedduaya duruyor çoğunluğumuz. Ne ara bu toplum külliyen “amigo bir toplum” oldu, ne ara hepimiz cenaze levazımatçısı olduk. Çürümeden medet umuyoruz cümleten, çürümenin kurtuluş olarak görüldüğü benzersiz bir eşikteyiz.

Kahir çoğunluğa ruhunu veren İslamcılardan başlamalı. Mazlumların, mustazafların, derdi olanların gemisini terk edeli çok oldu İslamcılar. En aklı başında olanı bile peygamberin Hılfıl Fudul pratiğini Suriye’de fethedilmesi gerekli bir yer olarak biliyor, Meryem’in orucunu talmudik bir mizansen, Hüseyin’in susuzluk çilesini basit bir iktidar efekti olarak görüyor. Riyazeti bir jeep markası olarak biliyorlar artık, Ebu Zer’i bir sosyal medya fenomeni, Sufizmin çileci kolektivizmini bir Youtuber, tasavvufun kült kavramı olan “bekabillah”ı, devletin 99 ismi sanıyorlar. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” düsturunu terk edip, tok komşuların meclisi olan akıllı ultra lüks siteleri mesken tuttular. İslamcılar mazluma, maduna ait ne varsa denize atarak yüklerinden kurtuldular. Bu sebeple oruca, hak talebine, karşı koymaya, madun olana yabancılaştılar. İslamcılık artık tarihi yürüyüşünü bitirdi, hem de İslamın sola, insana, mazluma bakan bütün değerlerini tüketerek. İslamcılık artık İslamın kangrenidir.

Ülkedeki öbür çoğunluğumuz ise bu kadının kendini ölüme yatırmasını anlamazdan, bilmezden, duymazdan geliyor. Sebep aynı, ölüme giden bir kadın, üstelik Kürt. Ülkenin aydınlık yüzünü temsil ettiğini iddia edenler bir kadının özne halini, kadının tarihe geri dönüşünü çatık kaşlarla izliyor. Çünkü bu kadın sahip çıktıkları inkarcı cumhuriyete kadın kimliği ile meydan okuyor, onu yüzleşmeye çağırıyor. Bu sebeple “keşke ölsen” modundalar. Bir kadının şarkı söylemesine alışıklar ama kendilerine meydan okumasına alışık değiller. Esasen muhalif pozisyona da alışkın değiller, bu sebeple iktidarın müştemilatı gibiler, bu sebeple hâlâ kendilerini ev sahibi, geri kalan herkesi kiracı görmekteler. Bu kesimlerin itirazı yalnızca şahsa dönük, bütün muhalefetleri bir kişinin nobran tavrına. Sisteme meydan okuyanlardan haz etmiyorlar, bütün yol arkadaşlıkları şahsa itiraz mesafesi kadar. Devlete kafa tutmak lügatlerinde yok, kafa tutmayı değil söylenmeyi muhalefet zannederler. Devlete kafa tutanın kafası ezilsin, açlıktan ölsün, ibreti alem olsun isterler, hem de İzmir marşı eşliğinde.

Ülkedeki muhalif kitlelerin durumu da farklı değil. Liberalleri ele alalım mesela. Gandi’nin, Thoureau’nun, Martin Luther King’in şiddeti reddeden pasifist yöntemleri her daim dillerinde örneğin. Ama yanı başında Gandi’nin satyagraha felsefesinin izinden giden bir kadına kulakları sağır; “insandır, yasaları adaletli hale getiren” diyen dişi Thoreau’ya gözleri kör. Sosyalistlerin de bakışı farklı değil. Karşı koyan bir kadını sadece kitaptan tanıdıkları için, gözleriyle görmeye alışık değiller. Karşı koyan hem Kürt hem de kadın olunca ezberleri bozuluyor. Ortamlarda Rosa’nın, Zetkin’in ismini neredeyse besmeleyle anarlar fakat direnen bir Kürt kadınını gördüklerinde ona ırkçılık lügatlerinin içinden kolayca “gönüllü kulluk” payesi yapıştırırlar. Kendilerini Kürtlere Tanrı tarafından “yaşam koçu” olarak gönderildiklerine iman ettikleri için bu tarz bir mesele ile karşılaştıklarında bocalıyorlar. Kafalarındaki teori ile pratik arasındaki uçurumdan kolayca düşüyorlar. Kürtler söz konusu olduğunda hem liberallerin hem de sosyalistlerin içinde genelde bir peygamber uyuklar; hem müjdeleyen hem de tecziye eden. Barış dönemlerinde devletinin arabulucusu, savaş dönemlerinde devletinin kahhar ismi.

Gel gelelim kakofonik bir edayla, yaşam ile ölümü kıyaslayıp pasif nihilizmin içinden konuşan sahte hümanistler ve de sebebi sakil görüp sonuca göz yaşı döken Kürt kesimler var. İşin gerçeği Leyla Güven’in eylemi en çok da bu kesimleri zorluyor. Leyla Güven bu kesimlerin vicdanlarının üstüne serdikleri saydam örtüyü usulca kaldırmış durumda. Leyla’nın kelime manası gece, kendilerine gececi Kürtler için Leyla ismi rahatsız edici bir ışık huzmesi. Kürt kimliğini mülkiyeti olarak gören orta üst sınıf ehli kesimlerin kimyası bozulmuş görünüyor. Bu sebeple intikamlarını kulakları sağır eden bir sessizlikle alıyor. Marks, Kapital’in yayınlanması sürecinde Almanların lâl tavrını “sessizlik suikastı” olarak betimlemişti haklı olarak. Bir kısım Kürtlerin Leyla Güven’e reva gördüğü muamele tam da bu: “Sessizlik suikastı.” İşin gerçeği Leyla’nın yüzüncü günü aşan özgüveni hepimizin ideolojik, siyasi, sınıfsal konforumuzu bozmuş durumda. Acıma ile karışık içten içe öfke duyuyoruz ona. Kafka’nın Dava isimli romanındaki köyden gelip adliyenin önünde aylarca, yıllarca oturan adam gibiyiz hepimiz. Bitmek tükenmek bilmeyen ince hesaplar bizi günlerce sandalyede izleyici pozisyonunda tutuyor. Ne var ki Shakespeare’den beri izleyicinin, oyunun esas figürü olduğunu da biliyoruz. Bu sebeple gözümüzün önünde Leyla Güven ölürse bizi hangi kutsal metin, hangi psikiyatrik reçete tedavi edecek?

Aslında bu yazının muhatabı topluma ruhunu veren değişik kesimlerdi. Fakat siyasilere de bir çift söz söylenmese eksik kalırdı yazı. Fanon, Cezayir Bağımsızlık Savaşı isimli eserinde “insanın başka bir devletin vatandaşı olmak hakkını elde etmek için ölmek zorunda olduğu zamanda mıyız hâlâ?” diye sorarak, ulus devletin felsefesine bir çentik atar. Soruyu bu meseleye uyarladığımızda karşımıza çıkan şey tam da, insanın avukatları ile görüşebilme hakkını kullanabilmesi için ölmek zorunda bırakıldığı zamanlardayız maalesef. Magna Carta’dan bu yana neredeyse sıradanlaşmış bir doğal insan hakkının sağlanması için kendini ölüme emanet etmenin vebali İslamcı bir iktidara dert olsun. Fakat Kürt siyasetine de Melayê Ciziri’nin Leyla ile Mecnun üzerinden mesaj verdiği aşağıdaki sözleri dert olsun: “Setweta Leylê yeqin Mecnun tepand/ Werne, Qeys nakit be yabanê xelet”.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.