Anneliğin kısa tarihi 4: Baştan çıkaran Havva'nın uysal Meryem'e dönüşümü

Aydınlanma'nın ilerlemeciliği, bugünün geçmişten, geleceğin bugünden iyi olacağı tezi sağlıklı nesillerin yetiştirilmesini ilerlemenin kendisi olarak ortaya çıkarır. Fedakar, özverili, alçak gönüllü ve itaatkar anne olan kadınlar günahkar ve asi Havva'dan masum Meryem'e dönüşür.

Ceylan Akgün*

19’uncu yüzyıl Batı’da kadınların annelikle ilgili rollerinde dramatik değişikliklerle kendini gösteren “zihinsel bir devrime” tanıklık yapar. Annelik içgüdüsü gibi yeni değerlerin ortaya çıktığı, kadınların anne olarak yüceltildiği, burjuva değerlerine uygun bir annelik ideali gelişmektedir. Sürekli çalışıp üretmeyi ve servet artırımını kendine ilke edinen burjuvazi içinde kadınlar, anne olarak geleceğin müteşebbis mirasçılarını yetiştirecek kişiler olarak görülür. Kadınların anne kimlikleri eskisinden çok daha kapsamlıdır artık. Mesela, annelik doğurma yetisi ile sınırlı bir şey değildir. Eğitimli, bilgili, gözeten, kontrol eden anneler gereklidir. Aydınlanma düşüncesi, dünyevi bilgiye dayalı bir annelik tahayyülü oluşturur. “İyi anne eğitimli annedir” fikrini hızla yayar. Bu durumda iyi yetiştirilmemiş çocuk annenin ilgisizliği ve becerisizliğinin eseri haline gelir. Bu anlayış; yani Hıristiyanlık’taki günahkar çocuk misyonundan, Rousseau’nun doğuştan masum olan çocuk fikrine geçiş Aydınlanma’nın dünyevileşmesi, gelenekten kopuşa dair önemli bir kırılma olarak görülmeli. Çünkü dünyevileşmenin faturası yine kadınlara çıkar. Daha önce şeytan ve günahkar olmanın ağır bedelini ataerkine itaatle ve doğum sancılarıyla ödemek zorunda bırakılan kadınların karşısına, modernizmle birlikte bilgili, sorumlu, disiplinli ve çalışkan annelik modeli çıkar. Anneler, otorite, disiplin ve katı gözetimden şefkat ve sevgi dolu bir gözetime doğru geçiş yaparlar. Yeni anneliği geliştiren eksenlere kısaca bakalım:

Ekonomik söylem ve nüfus: Kapitalizm nüfusun önemini keşfeder. Aydınlanma’nın anlayışında insan bütün zenginliklerin kaynağı, her şeyin merkezidir. Faydanın kaynağı olarak insan sayısı yani nüfus önemli hale gelir. Bu anlayışa göre, devletler nüfusu ölçüsünde güçlüdür ve o halde nüfusu artırmak önemlidir. Devletlerin nüfus politikaları da daha büyük daha iyidir şiarına göre yapılanır ki bu da doğum, annelik, bakım ve eğitim faaliyetlerine önem kazandırır.(1)

Aydınlanma felsefesi: Fransız Devrimi, klasik patriarkanın düzen fikrine saldırıdır. “Kralın kafasının kesilmesinden” itibaren artık hükümdar tanrının gölgesi değildir. Devlet yok olmamıştır ama yurttaşlara hizmet için varlığı açıklanması gereken bir güç olmuştur. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi modern akideler patriarkayı yıksa bile, toplum sözleşmesi kurgusu hane içine ulaşamaz. Dışarıda eşitlik, özgürlük vardır ama ev içinde klasik patriarka hüküm sürer. Yani dışarıda cumhuriyet olsa da, babalar evde hâlâ kraldır. Doğal ve tanrısal kökenli baba iktidarının sona ermesi, kadınların statüsünü eğer “anne ve eş” iseler yükseltir. Aynı süreçte romantik aşk ve sevgi evlilikleri de bir kavram olarak oluşur. Kadın artık sevilen bir eş, erkeğin yoldaşı konumuna çıkar. Mutluluk arayışı ve aşk önem kazanır. Çiftler birbirlerini severse, çocuklarını (geleceğin nüfusunu) sevgiyle ve özenle yetiştirecekler, kadınlar kendiliğinden çocuklarına ve evlerine bağlanacaktır mantığı hakimdir.

Böylece annelik zorla verilen bir yükümlülük değil, her kadının ulaşmak istediği bir mertebe haline gelir. Aydınlanma’nın ilerlemeciliği, bugünün geçmişten, geleceğin bugünden iyi olacağı tezi sağlıklı nesillerin yetiştirilmesini ilerlemenin kendisi olarak ortaya çıkarır. Fedakar, özverili, alçak gönüllü ve itaatkar anne olan kadınlar günahkar ve asi Havva’dan masum Meryem’e dönüşür. Aydınlanma ülküsünden kadınların hissesine düşen her türlü eza ve cefaya sabırla katlanan analık vazifesidir. Ortaçağ’ın şeytani, fettan ve bedhal iz’anıyla cadı avlarında yakılmaktansa buna da şükür diyelim.

İşçi sınıfı anneliği: 18 ve 19’uncu yüzyılda soylu annelerin kayıtsızlığı kadar yoksul annelerin çocuklarına karşı ilgisizliği de önemli bir mesele! O kadar çok sokaklara bırakılmış bebek vardır ki devlet bu meseleye el atmak zorunda kalır. Hatta Fransa ve İngiltere’de hastane kapılarına iki kapaklı turnikeler yapılır ki kadınlar kendilerini göstermeden bebeklerini bırakabilsin. Böylece sokak tarafından dolaba bırakılan bebek, mekanizmanın döndürülmesi yoluyla hastane görevlileri tarafından içeri alınır. Ağır koşullarda çalışan ve çocuklarına bakamayan işçi anneler, onları hastanelere ve sokaklara terk etmek zorunda kalır. Ama devletin bu işlere el atması durumun vahametinden ziyade ekonomik saiklerle olur. Çünkü, yurtlarda ve hastanelerde biriken çocukların bakımı devlete kalmıştır ki bu durum oldukça maliyetlidir. Ayrıca, bu çocuklar bir süre sonra aylaklaşıp, serserileşerek kentlerde başıbozukluk yaratmaktadır. Çocuklardan “devletin bekasına” doğru yönelen bu tehditle birlikte iktidarlar özel alana müdahale eder. Artık kadınların birer kol gücü olarak fabrikalarda çalışması yerine, evlerinde çocuklarını yetiştirmesi devletlerin güvenliği ve ekonomisi açısından daha faydalıdır. Yoksulların çocuklarının devlete yük olmasını engellemek için başvurulan çare kadınların kamusal alandan çekilerek çocuk bakımına sevk edilmesi olur. İşçi ailelerin reisleri olan babalara evdeki kadın ve çocukların geçimini sağlayan bir aile ücreti belirlenir. Aile ücreti, erkek işçiye kendisine ve ona bağımlı olanlara bakması için verilen ücrettir. Bu ücret erkeğin karısını ve çocuklarını geçindirebileceği kadar olur. Yani erkeğin sırf kendi emek gücünün takas karşılığı olarak değil, karısı ve çocuklarının varlığı da düşünülerek belirlenir. Biz buna asgari ücret de diyebiliriz. Yani babanın hesabına yatan o para, aslında ailenin parasıdır. İşte bu aile ücretinin oluşumunu annelik ideolojisinin yükselmesiyle birlikte düşünmek gerek. Aile ücreti ve çalışma saatlerinin belirlenmesi işçi sınıfı açısından bir iyileşme olarak değerlendirilebilir ama kadınları da kocalarına bağımlı yapar. Bence tam da burası es geçilmemesi gereken bir tartışma noktası. Çünkü feminizm sosyalizmi döver mi tartışmasına göz kırpar. Benim ilgim devlet eliyle oluşturulan orta sınıf ailenin yeni annelik ideolojisini belirlemedeki rolü olduğu için bu sulara girmiyorum. Velhasıl, bu süreç ev ve işyerini ayırmış; mekanları ve emek biçimlerini de çok daha keskin bir şekilde cinsiyetlendirmiş diyerek bu bahsi kapayalım.

Bilimsel söylem: 18’inci yüzyılda tıp kurumsallaşır, hijyen keşfedilir, pedegoji başlı başına bir bilim olarak gelişir. Artık çocuk ne yiyecek, anne ne kadar emzirecek, ne kadar uyutacak, ne kadar vakit geçirecek mühim konulardır! Bu noktada, hijyen, temizlik, bakım ve ilgiyi gözardı etmeden, tüm bu keşiflerle ilgili sorumlulukların kadınlara devredilmesine dikkat çekmek isterim. Bilimsel söylemle birlikte gelecek nesillerin sağlıklarından, eğitimlerinden ve kişiliklerinden anneler sorumlu hale gelir ve görkemli bir annelik imgesi oluşur. Eski zamanın uzun ayrılıkları artık tahammül edilemez bir şey haline gelir. Çünkü anneler için çocuklar yaşamlarının anlamı haline gelmiştir. (2) Sütanneler, yatılı okullar ve manastırların devri kapanmakta, çocuklar evlere, annelerinin yanına dönmektedir. En başta emzirmek “doğal” bir eylem olduğu için erdem ilan edilir. Emzirmeyen kadın günahkar ve kötü anne olarak damgalanmıştır bile… Burada da emzirmenin teşvik edilmesini eleştirdiğim düşünülmesin. Bu işin bir erdem haline gelmesi ve kapitalizmin hiçbir şeyin ziyan edilmemesi mantığına dair bir farkındalık öneriyorum. Bu mantığa göre anne sütü de burjuva ahlakının değerli bir likiti olarak en faydacı şekilde kullanılmalıdır. Kundağın kalkması annelerin çocuklarına daha fazla vakit ayırmasını gerekli kılar. Bu durum aynı zamanda çocuktaki motor faaliyetleri artırdığı için anne ile çocuk arasında karşılıklı iletişimi ve aralarındaki bağı artırma lehine bir dönüşüm olur. Annenin sorumlulukları bebekle bedensel temas sağlayıp şefkat vermekten, onun kıyafetlerinin ve bedeninin hijyenini sağlamaya kadar genişler.

Milliyetçi söylem: Ulus devletin doğası, geniş ulusal ordular, büyük bütçeler eşliğinde militarist eksenli bir yapılanma gerektirir. Bu yapılanma merkezi iktidar ve denetimi sağlayabilen bir ideoloji ile kurulabilir. Militarist yapılanma içinde kadınlar politik ve kamusal alandan dışlanır. Ama onların doğumla ve annelikle kodlanması ön plana çıkar. Nüfusun iktidarlar için önem kazanması, annelik ve kadın bedeninin politikanın ilgi alanına girmesi demektir. Böylece; biyolojik üretim ve militarist ideolojinin aktarıcıları olarak kadınlar yurttaşlığa davet edilir. Alman Nasyonalistlerin “Çocuk, Kilise, Mutfak” sloganı ya da Mussolini’nin, ulusun kahramanları olarak seslendiği kadınlara “en az dört çocuk” demesi militer milliyetçi iktidarların beden ve cinsellik politikalarının somutlaştığı örneklerdir ki bu zihniyetin pek de mazide kaldığı söylenemez. Hele ki Türkiye’de…

Batı dünyasında Ortaçağ’ın şeytani Havva’sından masum ve anaç Meryem’e geçiş sürecini kısaca anlatmaya çalıştım. Bu sürecin Türkiye’ye uzanması biraz daha farklı dinamiklerle olur ki onu da bir sonraki yazıda ele almayı planlıyorum.

(1) Foucault nüfusbilimin ortaya çıkışını biyopolitikanın doğuşuyla ilişkilendirir. 18’inci yüzyıldan itibaren yaşamın kendisi iktidarın bir nesnesi haline gelmiştir. Biyopolitika analizinde ise bedenlerin ve nüfusun denetimi elzemdir. Biyopolitika, yani devletin gücünü hayatın her alanına nüfus ettirmesi farklı tahakküm mekanizmalarının kesişiminde daha görünür olur. Bu tartışma tam da kadın bedeninin denetim altına alınmasını açıklamada önemli görülebilir.

(2) Günümüzde de kadınların çocuklarından ayrılmaması ve “kaliteli zaman geçirmesi” çok önemli. Üst orta sınıf annelerinin çocukları için oluşturdukları kaliteli zaman, Moldova, Gürcistan gibi ülkelerden gelen bakıcıların kendi çocuklarının zamanından feragat etmeleriyle oluşmakta. Bu açıdan 17 ve 18’inci yüzyıl sütannelik kurumunun tersine dönmüş bir örneğinin günümüzde devam ettiği tartışılabilir.

*Psikolog

DEVAM EDECEK

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.