Anneliğin kısa tarihi 1: Biyolojik mi, toplumsal mı?

Kadınların çocuk doğurma kapasitesine sahip olmaları, çocuk bakımı zorunluluğunu kadınlar üzerine devrolması için yeterli görülmüştür. Anne olmak değerli ve önemli bir deneyimdir, fakat çocuk bakımı ve anneliği birbirinin yerine ikame edilir olarak kabul etmek, toplumsal cinsiyet normlarıyla ilgili tartışılmalı.

Ceylan Akgün*

Annelik biyolojik olarak kadınlıkla ilgili olsa da, içi politik ve kültürel niteliklerle doldurulan bir kavram. Annelik, biyolojik ya da içgüdüsel olanla toplumsal olanın, kültürle doğanın sınırlarının kesiştiği bir yerde konumlandığı için feminizm açısından önemli bir sahadır. Bu deneyimin toplumsal cinsiyet ve piyasa değerleri açısından nerede durduğuna dair yapılacak çalışma zihin açıcı olabilir.

Anneliğin feminist eleştirisi, kabaca iki eksen üzerinden gider. Birinci kuşakta, 1970’lere kadar hakim olan Simon de Beauvoir, Shulamith Firestone, Kate Millett ve Betty Friedan isimleri ön plana çıkar. Bu kuşak anneliğin kadın yaşamı üzerindeki kısıtlayıcılığına dikkat çekerek, anneliği kadın özgürleşmesinde bir engel olarak yorumlar. Patriarka çocuk bakımı ve ev işlerini kadının doğal sorumluluğu olarak işlediği için bir erkeğin aksine kadınların bu görevlerine karşı durması onları etiketlenme ve çeşitli yaptırımlarla karşılaştırabilir. Kadının annelik görevlerini reddetmesi bir erkeğe göre çok daha zor olduğu için ilk kuşak isimlerin aileyi ve bilhassa anneliği daha radikal bir reddediş içinde olduğu yorumu yapılabilir. İkinci kuşak ise 1970’lerden sonra ön plana çıkar. Bu kuşak, kendinden öncekilerin anneliği reddeden tavrına içeriden bir eleştiriyle karşılık vermiş ve anneliğe kadına özgü, özgürleştirici ve olumlu değer yaratan bir deneyim olarak bakmışlardır. Bu iki ana izleği belirledikten sonra, feminist epistemoloji içinde annelikle ilgili temel tartışma alanlarını açıklamaya çalışacağım.

ANNELİK KADININ DOĞASI MI? 

Kadınlar uzun süre bedenleri üzerinden tanımlanmış, doğum, emzirme gibi biyolojik süreçler doğanın bir zorunluluğu gibi ele alınmıştır. Bu anlayış, kadınlığı tarihsel ve toplumsal bir kavram olmaktan çıkarıp, cinsiyetin doğası anlayışı temelinde sabit bir kimliğe dönüştürür. Doğasında doğurma kapasitesi var ise, kadın doğurmak zorundadır gibi argümanlar kadınları doğurganlığa hapsettiği gibi, onları tek boyutlu bir varlık olarak tahayyül eder. İnsanın dolayısıyla kadının bir doğası varsa bile, bu doğa çok katmanlı, değişip dönüşebilir bir varoluş şeklindedir. Doğalcı görüşün kadın çocuk doğurur erkek de evin geçimini sağlar şeklindeki evrensel kadın/erkek modeli kadını hane içinde kapatmanın dayanağı olur.

Annelik mitini deşifre etmeye yönelik çabalar ikinci dalga feminizmin ön plana çıktığı yetmişli yıllarda her zamankinden daha görünür olur. Atmışlar sonundan itibaren özellikle orta sınıf kadınlar için “kadının çifte iş yükü problemi” feministler için temel bir mesele haline gelir. Anneliği kutsallık ve gizeminden arındırmak amacında buluşan feminist teorisyenler, annelik ve aileyi kadınları baskı altına alan bir kurum olarak analiz etmişlerdir.

Beauvoir, anneliğin kadını bedenine kapatıp hapsettiğini düşünür. Toplum anneliği olumlasa bile, gebe kadın bir kuluçkadır. Annelik içgüdüsünü reddeder ve bütün varlığı ona yapışık olan bir varlıkla devam etmek zorunda kalan kadınların yoğun kaygı yaşadıklarından bahseder. Kadın çocuğunu sever çünkü ondan bir şey bekler aynı zamanda kendi ikincilliğinin hıncını da çocuğundan alır. Erkek çocuğu kendine bağlamaya çalışırken kız çocukta kendi aşağılanmasını görür. Beauvoir, anneliği kadınlara dayatılan, onları köleleştiren bir yapı olarak tasvir eder ve kadınların annelikten azat olmalarını salık verir.

Betty Friedan, “adı konulmamış bir sorun var” diyerek dönemin refah devleti içinde bir sosyal tip olarak beliren nevrotik ev kadınlarına odaklanır. Friedan, her şeyleri tam gibi görünen ama mutsuz olan kadınların hayatlarını “konforlu bir temerküz kampına” benzetir. Kadınlar varlıklarını ailelerine adadıkları için içsel bir boşluk yaşamaktadırlar. Linda Nicholson, refah devletinin toplumsal cinsiyet üzerinde yarattığı iki yönlü gerilimi tespit eder: Kadınlar iş gücüne devam ederken diğer yandan domestik ve aileci olarak da kalmaya devam etmektedir. Kapitalizm, yirminci yüzyıl ortalarına kadar ev işi/tüketim ile birlikte annelik/eş rollerini içeren iki boyutlu domestik bir ideolojiyi güçlendirmektedir. Refah devletinin evini ve çocuğunu her an temiz tutan, hijyen kadın imgesini tüketim odaklı olarak pekiştirdiğini düşünür.

Firestone, annelikle ilgili çok daha radikal bir çıkış yapar ve ataerkilliğin kadınların doğurması ve çocuklar üzerinden işlediğini söyler. Eşitsizlik, yasalarla ya da kadınların işgücüne katılımıyla çözülecek bir sorun değildir. Cinsiyetçi işbölümünü yok etmek için kadınlar üreme araçlarını ele geçirmelidir. Sosyalist devrimin amacının sınıf ayrımını yok etmek olduğu gibi kadın devriminin amacı da cinsel farkları yok etmek olmalıdır ve bunun yolu da doğum teknolojilerini ele geçirmektir. Firestone kapitalizmle birlikte değişen çocuk kavrayışını, çocukların üretimden çekilmelerini de konu eder. Eğitimin uzaması ve bir türlü yetişkinliğe geçemeyişleri açısından çocuk ve kadınların benzer süreçlerden geçtiğini, çocuğun ezilmesi ile kadının ezilmesinin ilişkili olduğunu savunur. Firestone, çocukların aşırı korunması ve ihtimam gösterilmesi gereken bağımlı bireyler haline getirildiğini söyler ki aslında bu kavrayış günümüzdeki çocuk odaklı annelik tartışmaları açısından erken bir saptamadır.

Adrienne Rich yetmişlerin radikal bakışından biraz daha uzaklaşmış, kadın merkezli bir deneyim alanı olarak anneliğe feminizm içinden daha olumlu bir vurgu yapmıştır. Rich için annelik, kadınların bağımlı hale getirilmesinde sistemin önemli bir parçasıdır. Ancak, annelik kavramını “deneyim” ve “kurum” olarak ikiye ayırarak kadınlar için yeni bir imkan yaratır. Erkek egemen sistemden sıyrıldığında anneliğin kendisi kadınlar için dönüştürücü olacak, bu deneyim kadınlara yaratıcılık ve sevgi potansiyeli taşıyacaktır. Bu yüzden annelik kurumunu yok etmek anneliği imha etmek anlamına gelmez. Hem anneliği kadınların yegane işi olarak kabul eden ideolojiyle mücadele eden hem de bu deneyimin kadını güçlendiren özgürleştirici potansiyelini kabul eden bu tutum anneliği bizatihi varlığından ötürü problem etmez.

Seksenler ve sonrasında feminist teorinin anneliğe bakışı kabaca iki ana izlekte yoğunlaşır. İlk izlek, annelik ve aile kurumuna karşı tavır alır. Daha çok bir söylem olarak anneliğin ardındaki ideolojiyi ortaya çıkarmaya yönelir. İkinci izlek ise annelik ve ailenin feminist bir bakış ile yeniden tanımlanması ve kadın deneyimine ait bir alan olduğu için değerli hale getirilmesi yönündedir. Anneliği özgürlükçü ve eşitlikçi bir şekilde yeniden inşa etmek ve kadın deneyimini görünür hale getirme motivasyonu ile anneliği olumlarlar. Doksanların anneci akımı yükselen muhafazakar, sağ politikanın popülist söyleminin elinden kurtarmak amacıyla annelik ve aile savunusunu bu denli sahiplenmiştir. Ama bu çaba boşa gitmiştir denilebilir. Örneğin, Friedan’ın o döneme kadar olan kadın hareketinin eril modeli taklit ederek kadınları kamusal başarının peşine düşürdüğünü iddia etmesi ve feminizmin kadınların yakınlık, annelik ve çocuklarla ilgili meselelerini ihmal ettiğini söylemesinin etkileri sonradan liberal sağın işine yarar. Friedan’ın eşitliğin ailenin ölümüne yol açtığı yönünde bir mit oluştuğunu bir feminist olarak içeriden tespit etmesi muhafazakarların dört elle sarılacağı bir argümana evrilir. Yükselen sağ ve aile değerleri karşısında feminist bir girişim olarak değerlendirilecek olsa bile, nihayetinde bu argümanı Friedan’ı muhafazakar feminizmin içinde konumlandırır. Sara Ruddick, maternal düşünceyi ataerkilliğe karşı bir taktik olarak benimser. Annelik, maternal düşüncenin kristalize olduğu önemli bir deneyim olarak kadınlara alternatif bir varoluş imkanı sunmakta, erkek egemen kültürün içinde bir gedik açma imkanı yaratmaktadır. Maternal feminizm özel alandaki gerçekleşen bakım işleri ve ev işlerini görünür ve değerli kılmak, annelik değerlerini kamusal alana taşımak gibi önemli konulara işaret etse de doksanların sonundan itibaren maternal stratejilerle yürütülen eşitlik mücadelesi daha çok muhafazakar düşüncenin teslim aldığı bir alan olmuştur. İki binli yılların feminizmi anneliği yeniden değerli bir kimlik haline getirmekle birlikte, maternal politikaların kadınlar açısından kısıtlayıcılığına da dikkat çeker. Dünyada ve Türkiye’de hızla yükselen yeni sağ ve muhafazakar politikalar karşısında annelikle ilgili feminist kavrayışların sönük kaldığı, genel bir annelik teorisi oluşturulamadığı söylenebilir. Üçüncü dalga feminizmin ilgi odağı daha çok etnisite, göçmenlik, toplumsal cinsiyet ya da alt sınıfların farklı annelik deneyimlerine odaklanan bağlamsal ve tarihsel bir odağa kayar. Kadınların paylaştıkları deneyimler, büyük anlatılara direnen tikellikler, kamusal söylem tarafından değersizleştirilen özel alan faaliyetleri, kadınlar arası farklılıklar ve kadınların farklı ezilme biçimleri daha ön plana çıkar.

Feminizmin içindeki bu iki izlek, aile karşıtlığının annelik değerlerini yok etmesi ile geleneksel ataerkil aile anlayışının tek meşru biçim oluşuna karşı eşitlik ve özgürlükçülüğü savunmak arasında gidip gelir. Maternal feminizm aile değerlerini muhafaza ederken kısmen muhafazakarlaşmakta ancak ikincisi ise aile ve annelik kavramını dışlarken alternatif yaşam biçimlerini zımnen muhafazakarlaştırmaktadır sanki. Belki de en iyi yaklaşım bu iki görüş arasında bir uzlaşma sağlamanın çarelerini aramak olmalıdır.

*Psikolog

DEVAM EDECEK


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.