Popülizm edebiyatı yalnızca anti bilimsel değil anti demokrat, statükocu ve anti ahlakidir de...

Demokrasi iyi bir rejim midir? Bu soru antik çağ filozoflarından beri çok temel bir tartışma konusudur. Belki demokrasinin en temel olumlayıcı/meşrulaştırıcı argüman haline dönüştüğü bugünden bakıldığında garip gelecektir ama bu soruya burjuva devrimlerine kadar verilen egemen cevap “hayır”dır.

Gazete Duvar’da Haziran 2017’de yayımlanan “Popülizm tartışmaları: Bir liberal kuyuya taş atmış…” başlıklı yazımızda bugün yaygın olarak kullanıldığı biçimiyle popülizm kavramının her şeyi açıklama iddiasıyla hiçbir şeyi açıklayamayan, bu anlamıyla “anti bilimsel” bir kavram olduğunu dile getirmiştik. Aynı yazıda her ne kadar genel olarak yükselen faşizan hareketleri tanımlamakta kullanılıyor olsa da popülizm kavramının kısmen örtülü biçimde faşizan hareketlerle sol eşitlikçi hareketleri eşitlemek suretiyle esas itibariyle sol/emek/alt sınıf karşıtı, bu hareketleri değersizleştirici bir içerik taşıdığı iddiasını dillendirmiştim.

Bana göre popülizm teorisi bize üç şey hakkında fikir veriyor. İlki, kimi çevrelerde temsili parlamenter (liberal) demokrasinin en iyi, hatta tek mümkün seçenek olduğuna dair iman derecesinde bir “görüş”ün varlığıdır; ikincisi, belirli sınıfları temsil etseler de her politik aktörün eni sonu mümkün azami desteği sağlamak için politikalarını “halkçılaştırmak” mecburiyetinde olduklarına dair bir körleşmenin varlığıdır ve üçüncüsü bu kavramı kullananlardaki “orta sınıfımsı” halk ve doğrudan demokrasi korkusudur.

Bu makalemizde birinci ve üçüncü etkenden kalkarak ve bu “demokrat” görünen etkenleri kazıyarak, “popülizm” kavramının demokrasi karşıtı, elitist ve iki yüzlü (gayri ahlaki) bir içerik taşıdığı iddiasını temellendirmeye çalışacağız.

DEMOKRATİK PLATONCULUK…

Demokrasi iyi bir rejim midir? Bu soru antik çağ filozoflarından beri çok temel bir tartışma konusudur. Belki demokrasinin en temel olumlayıcı/meşrulaştırıcı argüman haline dönüştüğü bugünden bakıldığında garip gelecektir ama bu soruya burjuva devrimlerine kadar verilen egemen cevap “hayır”dır. Platon’un Devlet’te, Aristo’nun Politika‘da demokrasi konusunda dile getirdiği “menfi” yaklaşımlar egemen görüşü temsil etmiştir. Platon’un çok bilinen ve alıntılanan sözlerinde ifadesini bulduğu gibi “Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir. Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar.” Yani halk eğitimli olmadığına göre en iyisi erdemli elitlerin idaresidir.

Burjuva devriminin halkçı ortamında “ideal/doğrudan demokrasinin örneği” olarak referans gösterilen Atina demokrasisi de, burjuva devrim yıllarına kadar bir çeşit aristokrasi sayılmıştır. Zira Atina’da karar verme hakkı olan demos, bütün halkı değil, onun özgür, erkek, mülk sahibi ve nispeten eğitimli kesimlerini kapsamaktaydı. Bu anlamda tüm halkın değil onun elit kesimlerinin iktidarıydı söz konusu olan. Aristo’nun Politika‘daki seçimlerin tüm halkın yönetimini değil, “en iyilerin” yani aristoi’nin seçilmesi sonucunu doğurduğu yerdeki yönetimin aslında demokratik değil aristokratik olduğu iddiasıyla örtüşen bir yönetimdi.

Burjuva devrimin halkçı coşkusu içinde halkın yönetime katılması konusunda daha olumlu ve umutvar bir hava oluşsa da bu ne genelleşebildi ne de uzun süreli oldu. Burjuvazi ve onun ideologlarının cumhuriyet anlamında, iktidarı halk meşruiyetine bağlamaktaki rahatlıkları, bütün halkın fiilen siyasetin öznesi olmaları yani demokrasi alanına geldiğinde tedirginliğe ve net bir isteksizliğe dönüşüyordu. Burjuva demokrasisi içinde yoksulların ve kadınların oy hakkını elde etmesi bile iktidar elitlerindeki bu anlayışın demokratik biçimde değişmesinin değil, bilindiği üzere çok zorlu ve mücadele dolu bir sürecin dayatmasının ürünü olmuştur.

Moses I Fınley “Antik ve Modern Demokrasisi” broşüründe iktidar elitlerindeki bu korkunun ancak zamanla ortadan kalktığını söyler. Finley çok çarpıcı bir argümanla bu korkunun iktidar elitlerinin halkın yönetime katılmasına alışmak ve bunu sindirmek ölçüsünde değil, oy hakkına rağmen halkın yönetimi etkileyemediğini ve sistem elitlerinin iktidarının büyük ölçüde aynı rahatlıkla devam ettiğini görmeleriyle ortadan kalktığına işaret eder.

Gerçekten de tam da aynı nedenle demokrasi birden en büyük olumlama ve meşrulaştırma argümanına dönüşür. Dokunulmaz bir kutsallık kazanır. Herkes demokrattır. Eğitimsiz, ekonomik gelecekten yoksun, dışlanmış vb. kimlikleriyle alt sınıfları köktenci otoriterliğin tarlası ve demokrasi için bir tehdit gören Seymaur Martin Lipset bile bayağı bir Platonculuk kokan bu yaklaşımını koruyarak bir demokrasi ve oy hakkı taraftarıdır artık. Zira salt oy hakkının sistemin elitist azınlığının iktidarına zeval vermek bir yana bu iktidarı meşrulaştırıcı bir güce dönüştüğünü fark etmiştir. Mosis Jones, demokrasinin teminatı halkın, özellikle de kırsal nüfusun siyasete kayıtsızlığıdır der. Jones’e göre halk korkulduğu gibi eğer gerçekten siyasete aktif biçimde katılmış olsaydı; ortalık kargaşadan, vandallıktan geçilmez olurdu. Demokrasi literatürünün en önemli isimlerinden Joseph Schumpeter Kapitalizm,Sosyalizm ve Demokrasi kitabında aynı açık sözlülükle yurttaş sorumlulukları, halkın yaygın siyasi katılımı, eşitlik ve özgürlük gibi kavramları demokrasinin ayrılmaz parçaları saymak yanlıştır buyurur. Schumpeter’e göre demokrasinin en temel özelliği “güçlü, otoriter bir yönetimi sağlayacak biçimde tasarlanan/işleyen bir yöntem” olmasıdır.

Temsili parlamenter (liberal) demokrasinin özü buydu. Bu sistem özü itibariyle halkın yönetimi anlamında demokrasiye karşıt bir pozisyonda konumlandı. Oy hakkı olan bir Platonculuktan ya da Temsili burjuva Aristokrasisinden öte bir vizyona/amaca sahip değildi. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Dışarıda sosyalist rejimlerin varlığı içeride liberal demokrasinin dışladığı sınıf eksenli örgütlü topluluk siyaseti ile emekçi alt sınıflar burjuva demokrasisinin ufkunu aşan biçimde -özellikle Avrupa’da- sosyal korporatist modele dayalı daha aktif ve katılımcı bir demokrasiyi zorladılar. Bu çerçevede siyasete ve yönetime örgütlü müdahil olabilme imkânı elde ettiler.

Ön sosyalizmin yenilgisi ve neo-liberal hegemonya ile bu dönem kapandı. Sınıf temelli toplulukçu siyasetin önünü kesmek için kimlikçi toplulukçu siyaset teşvik edildi. Neo-liberalizmin krizi ve hegemonya kaybı ile ortalık otoriter faşizan hareketlerle dolmaya başladı.

POPÜLİZM: SAĞI GÖSTER DEMOKRASİYE VE SOLA VUR…

Popülizm edebiyatı tam da bu dönemde temsili parlamenter (liberal) demokrasinin krizine yönelik statükocu bir savunma çizgisi olarak boylanmaya başladı. Sağ otoriter faşizan hareketler tehdidini, tek çarenin liberal demokrasi çizgisinde kalmak olduğu telkiniyle bütünleştirdi. Liberal demokrasinin soldan eleştirisi ile faşizan tepkileri aynılaştırarak, sistemin sol eleştirisini bloke etmeye, aynı zamanda ve aslında faşizan hareketlerden demokrasiye yönelen tehdidi popülizm nitelemesiyle masumlaştırmaya çalıştı. Faşizmin sermaye ve neo-liberalizmle olan nedensellik ilişkisini karartarak, demokrasiye yönelik tehdidin azınlık elit iktidarına karşıtlık söylemli halkçı siyasetin sağ ve sol varyasyonlarından kaynaklandığı inancını yaygınlaştırmaya çalıştı. Asıl problemin neo-liberal (çıplak) kapitalizm ve onun halktan tümüyle kopan elitist/aristokratik liberal demokrasinin temsiliyet krizi olduğunu perdeleyerek kamuculuğu, katılımcı ve/ya doğrudan demokrasici talepleri demokrasinin gerçek ve en yakın düşmanı saydı. Elit iktidarı eleştirisini faşizmin aydın düşmanlığına indirgeyerek tehlikeli ilan etti.

Demokrasi düşmanlığı yapması gerçekte bir burjuva aristokratik iktidarı olan liberal demokrasiyi kutsamasında ve doğrudan demokrasi talebine Platoncu bir refleksle yaklaşmasındadır. Sıradan halk yönetemez! Dahası bu seçeneğe karşı “otoriter popülist sağ” lafzıyla maskeleyerek, masumlaştırarak faşizmi örtülü biçimde daha tercih edilir bulmasındandır.

İki yüzlülüğü ve ahlaki sakatlığı demokrasi düşmanlığını demokrasi söylemi ve havariliği eşliğinde; temel derdi olan sol ve emek karşıtlığını otoriter sağ eleştirisi içine yerleştirerek yapmasındadır.

Statükoculuğu ise liberal demokrasiyi aşılamaz bir doruk, ulaşılması mümkün son nokta gören bir nevi “tarihin sonu” varsayımına dayanmasındandır. Örneğin Robert A. Dahl gibi “sosyal liberal” akademisyenler bile düşünce mesaisini temsili demokrasinin zaaflarını saptamaya ve halkın katılım hakkı nasıl daha da etkin kılınır sorusunu cevaplamaya ayırırken popülizm edebiyatının bu katılımcı/doğrudan demokrasi karşıtı pozisyonunun bazı Marksistlerce bile bu denli kolayca paylaşılıyor olması hayli ironiktir. Bunun arkasında maalesef “halk yönetemez”, “Kitlelerin fikri değil intikam duygusu olur” vb. gibi anti toplulukçu bireyci ve elitist orta sınıfımsı hastalığın bazı Marksistlerimize de sirayet etmesi gerçeği vardır.

SONUÇ…

Zaman henüz “iyi popülizmde olur ve hatta ihtiyaçtır”, “artık bu otoriter sağ akımları popülist başlığında tanımlamak açıklayıcı değil, bu hareketleri faşizmle tanımlayabiliriz” vb. gibi bütünsellikten uzak bir yaklaşımlarla da olsa popülizm kavramına duyulan ilginin azaldığını göstermektedir.

Bu ilginin liberal çevrelerde bile ivme kaybettiği bir dönemde bile, üstelik çok parlak, çoğu açıdan heyecan ve umut veren bazı Marksist akademisyen ve düşünce insanının bu kavramı kullanmayı sürdürmesi ise işin en üzücü yanıdır.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.