Kürtler emperyalizmin işbirlikçisi mi?

Bu yazının muhatabı Kürtleri “anti/emperyalizm” sınavına bıkıp usanmadan tabi tutan ana akım sol kesim. Kürtlerle canları pahasına dayanışma gösteren sol kesimlerin bu yazının muhatabı olmadığını belirtelim. Her ne kadar bu koroya bu sefer güçlü muhafazakar koristler katılsa da ülkedeki solcular muhafazakar camiaya, ahlaki ve entelektüel önderlik yaptığı için öncelikle solun anti/emperyalizm algısını tartışmak gerek.

Google Haberlere Abone ol

Fırat Aydınkaya

Kavramsal şiddet sözlüğünde Kürtlerin yüzüne kırbaç niyetine en çok vurulan kavramlardan birisinin “anti/emperyalizm” olduğuna hiç şüphe yok. Peki ama “anti/emperyalizm” kavramı neden her daim egemen ulusların kırbacı işlevini görüyor? Yurtları bizzat emperyalistlerce dört parçaya bölünen Kürtler neden her seferinde emperyalizmin bölgedeki şubesi olarak resmediliyor? Ve Kürtlere neden her seferinde anti-emperyalist olup olmadıklarının testi dayatılıyor? Amerika’nın Suriye’den çekilmesiyle bir kez daha Kürtler, kavramsal şiddetin konvansiyonel atışlarına maruz kaldı.

ABD’nin Suriye’den çekilişiyle birlikte Kürtlere yeni bir Halepçe katliamının dayatıldığı ortada. Hal böyleyken “anti/emperyalizm” söylemini dolaşıma sokma anlamının daha sofistike olduğu da açık. Wagner müziği nasıl krematoryumda görev yapan yetkililer için motivasyon kaynağı olduysa anti/emperyalizm söyleminin de şu sıralar tam bir soykırım librettosu niyetine kulaklara çalındığı ortada. Haliyle “anti/emperyalizm” söyleminin Kürtlere katliam planlayanları güdüleyen, onlara meşruluk atfeden ayartıcı bir söylem olduğuna kuşku yok. Söylem bu anlamıyla faşizme yapılan bir çağrıdır esasında, hesaplaşma günü geldi çağrısı. Bu yönüyle faşizm ile sosyal şovenizm arasındaki bir bağlantı köprüsüdür. Girard’ın sözleriyle söylersek mükemmel bir kıyım metnidir anti/emperyalizm. Kürtçe konuştuğu için Kürd'ün bedenine giren kurşunun adresidir, bu söylem.

MARX EMPERYALİST MİYDİ?

Bu yazının muhatabı Kürtleri “anti/emperyalizm” sınavına bıkıp usanmadan tabi tutan ana akım sol kesim. Kürtlerle canları pahasına dayanışma gösteren sol kesimlerin bu yazının muhatabı olmadığını belirtelim. Her ne kadar bu koroya bu sefer güçlü muhafazakar koristler katılsa da ülkedeki solcular muhafazakar camiaya, ahlaki ve entelektüel önderlik yaptığı için öncelikle solun anti/emperyalizm algısını tartışmak gerek. Mamafih bu tartışmanın hakkını vermek için Marx’a müracaat etmek şart. 1853 tarihli “Hindistan’daki İngiliz Egemenliğinin Gelecekteki Sonuçları” isimli metnin Marx’ın, sömürgecilik ve emperyalizm bahsindeki en ilgi çekici metinlerinden biri olduğu tartışmasız. Çokça konuşulan metninde Marx’ın İngilizlerin, Hindistan’ı istila etme haklarının olup olmadığını tartışmaktan kaçınması ilgi çekici. Ona göre bu hakkı tartışmaktansa İngilizlerin burada nasıl bir işlev gördüğü önemli. Yine ona bakılırsa İngilizlerin önünde, Hindistan’da biri yıkıcı diğeri yapıcı olmak üzere iki görevi bulunuyor(du). Daha açık konuşmak gerekirse İngilizler, eski Asyalı toplumu yok edip, Asya’da bir Batı toplumunun maddi temellerini atmalı(ydı). Bu tespitlerin devamında kurduğu cümleler konumuz bağlamında can alıcı. Ona göre “İngiliz talim çavuşları tarafından kurulup eğitilen Hintliler ordusu, Hindistan’ın kendini özgürlüğe kavuşturmasının ve bundan sonra gelecek yabancı istilacıya yem olmaktan kurtulmasının olmazsa olmazı”ydı. Marx’ın bunun devamında İngilizlerin burada yapacağı modern reformlarla Hindistan toplumundaki toplumsal yoksulluğun geriletilmesine yardımcı olacağı şeklindeki savı da bu bağlamda değerlendirilmeli. Bir an için Marx’ın ismini, İngilizleri, Hindistan’ı bir kenara bırakıp yukarıdaki cümleleri günümüze uyarlarsak karşımıza nasıl bir tablo çıkar peki? Diğer bir ifadeyle herhangi sıradan bir Kürd’ün Rojava meselesinde çıkıp Marx’ın sözlerine benzer bir söz söylediğini varsayalım. Kürtlerin zaten doğuştan emperyalizmin yerli şubesi olarak kodlandığı ırkçı bir ortamda, Marx’ın sözlerinin benzerini dillendirmeye cüret eden her Kürd'ün, anında anti/emperyalizmin şanlı kırbacını kafasına yiyeceği tartışmasız. Marx’ın bu metnine gözlerini tamamen kapatan sol entelektüelizmin, söz konusu Kürt mücadelesi olduğunda kolayca birer linç operatörüne dönüşmesi tipik bir barbarlık gösterisi. Söz konusu Kürtler olduğunda sömürgeciliğin keşif kolu, asimilasyon dininin ilk rahipleri rolünü oynayan sol entelektüelizmin üzerini biraz kazıdığımızda karşımıza çıkan şeyin Mahmut Esat Bozkurt’un biyometrik resmi olduğuna şaşmamak gerek bu yüzden.

Marx’ın bu pasajı bize ne söylüyor peki? Kuşkusuz mahut pasajı, sömürgecilik meselesini hafife aldığı, sömürgeciliğin bazı durumlarda modernleşme imkanı sunduğu ölçüde yerlilerin lehine bir idare biçimi olarak olumlama semptomları gösterdiği, euro-centrik bir düşüncenin ortasından konuştuğu, sömürgeciliğe yapıcı ve ilerlemeci bir misyon yüklediği için haklı olarak sertçe eleştirebiliriz. Fakat bu pasaj aynı zamanda bize anti/emperyalizmin bir kırbaç niyetine kullanılamayacağını, bilhassa da kavramı, sömürgecilik teorisini işin içine katmadan tartışamayacağımızı göstermesi açısından kıymetli. En önemlisi de bu tartışmalı metnin imalarında “kendi kaderini tayin hakkı”nın kırıntılarını bulabileceğimiz için de önemli. Fakat yine de eğer anti emperyalist solcu linç operatörleri gibi davranırsak, sol ortodoksi bir bağlamdan hareket edip ve dahi anakronizm eleştirisine aldırmadan Marx’ı bile emperyalizmin işbirlikçisi ve motivasyon kaynağı olarak görmemiz işten bile değil.

BİR SUSTURUCU OLARAK ANTİ EMPERYALİZM

Bununla birlikte esasen sosyalist cenahta “emperyalizm” kavramının başlangıçtaki ateşli tartışmaların aksine pek de velud bir potansiyel göstermediğini de hatırlamak lazım. Sözgelimi Lenin, emperyalizmi sürekli iktisadi işleviyle ele alırken onun kapitalizmin özel bir aşaması olduğunda ısrar etti. Siyaseten ise ona göre şiddetin işin başında olduğu bir ilhak eğilimiydi, emperyalizm. Fakat ilginç bir şekilde Lenin de emperyalizmi, dünyayı paylaşan bir avuç devletle eş tutarak, yani bir açıdan bölgesel emperyalizm eğilimlerine pek ilgi göstermeyerek, kavramın bir yere kadar, ezen ulusun elinde araçsallaşmasına katkıda bulundu. Anti emperyalizm söyleminin bazı durumlarda, hususen de alt emperyal lokasyonlarda ırkçılığın özel bir aşaması, sosyal şovenizmin gıdası olabileceğine pek de kafa yormadı. En önemlisi de anti emperyalist söylemin ezen ulusların elinde, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkına takılan bir susturucu olabileceği ihtimaliyle ilgilenmedi. İlk başlardaki bu güçlü teorik formasyona rağmen ve yakın bir tarihte Negri ve Hardt’ın “İmparatorluk” kuramıyla bu tartışmayı harlaması da istenen üretimselliği doğurmadı pek. Fakat bu çalışmada her iki yazarın emperyalizm kavramını ulus üstü yorumlayarak kavramı coğrafi olmaktan kurtarması, yani emperyalizmin bir (ulus) devletin tahakkümünden daha fazla bir şey olduğu yolundaki savları yabana atılamaz. Öte taraftan bir hükmetme idaresi olarak tanımlanabilecek olan emperyalizmin, bölgesel taliplerinin her daim var olduğu ortada. Bu sebeple anti-emperyalizm tartışmalarını birer susturucu niyetine kullananlara karşı alt/bölgesel emperyalizm bahsini sürekli hatırlatmak gerek.

Emperyalizm tartışmalarında Kürtlerin durduğu nokta da önemli şüphesiz. Kürtlerin coğrafyalarının büyük emperyalist devletlerce dörde bölündüğü bilinen bir durum. Emperyalist talana en çok maruz kalmış bir halkı kolayca onların işbirlikçisi olarak resmetmenin tarihsel bir karşılığı yok. Nitekim Lenin’den ilham alan Kasımlo’dan bu yana Kürt örgütleri anılan tarihsellik sebebiyle her daim baş düşman gördü emperyalizmi. “Kürtlerin gerçek baş düşmanı, bir numaralı düşmanı emperyalizm” söylemini kullanıyordu Kasımlo ve bu sebeple Kürt mücadelesi anti emperyalist olmak zorunda diyordu. Kürt coğrafyasına hükmeden bölgesel devletlerin baskısını ise “ulusal baskı” olarak nitelendiren Kasımlo’ya göre esas olan emperyalizme karşı mücadele iken, dört devletin ulusal baskısına karşı mücadele, emperyalizmle mücadelenin bir parçası olmak durumundaydı. Kürdistan Devriminin Yolu isimli kurucu metinde ise Kürt mücadelesine yön verenler, emperyalizm ile sömürgeciliği iç içe geçen bir sömürü, işgal ve yönetim biçimi olarak resmederken Fanonist bir bağlamdan hareket eder. Fakat bu kesin ideolojik koşullanmalara rağmen yine de kimi Kürt siyasi elitlerinin politik pragmatizm uğruna bazı dönemler emperyalizmle mücadele ideolojisini esnettiği de bilinen bir durum.(1)

Hülasa Marx’la başladık, onunla bitirelim. İngiliz orta sınıfını ele alan bir yazısında “onlar üstlerindekine köle, altlarındakilere zorbadır” tespitini yapar. Türkiye’deki ana akım Marksistlerin emperyalizm yorumlarının bağlamı tam da böyle. Her ne kadar eleştirel yaklaşsalar da bunların merkezi emperyalist devletler karşısındaki tavrı kölece, ama kendi devletlerinin baskısı altındaki Kürtler gibi ezilen halklara karşı tavırları ise tam bir zorbalık.

(1) Bu konuda 2004 yılında Gündem’de yazdığım yazıya bakılabilir. Bkz. ABD-Kürt İlişkisinin Eleştirisi (Gündem Gazetesi, 1 Ağustos 2004) ya da https://212541.forumromanum.com/member/forum/forum.php?action=std_show&entryid=1089056672&USER=user_212541&threadid=2&onsearch=1