Kürtler neden 'kimlik siyaseti' yapmalı?

Kürt kimliği, Kürtlerin nedensiz ve arka plansız arzu, heves ve taleplerinden dolayı siyasal bir nitelik kazanmadı. Bilâkis, Türklerin, Arapların ve Farsların Kürt ulusuna yönelik siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel ve militarist tutum ve müdahalelerin bir sonucu olarak siyasallaştı. Dolayısıyla kimlik siyasetinin, keyfi değil, zaruri bir siyaset biçimi olarak kendini Kürtlere dayattığını söylememiz için birçok neden görebiliriz.

Mustafa Zengin

Kadir Sakçı anısına…

Sovyetler Birliği’nin çöküş yıllarına denk gelen 20’nci yüzyılın sonu ile birlikte “sınıf” temelli siyaset biçimi, kudret ve otoritesini “kimlik” temelli yeni bir siyaset biçimine bıraktı. Hakan Gürses’in “Kimlik Kavramı Üzerine Düşünceler” başlıklı yazısında ifade ettiği gibi, “kimlik, günümüzde sınıf kavramına hem karşı, hem de karşılık olacak biçimde kullanılmakta… Bir yandan sınıf adı verilen “sahte kimlikler”in artık aşılmış yapılar olduğunu müjdelerken, bir yandan da bireylerin siyasal tercihlerinin, toplumsal davranışlarının ve kendilerine ilişkin tasarımlarının bizzat bu sınıf-sonrası yapılarca belirlendiğini imâ ediyor. Sınıflara oranla daha değişken, daha çok boyutlu; ama en az onlar kadar belirleyici güce sahip ve siyasal önemde bir “son kerte” olarak tanımlanıyor kimlikler.” Manuel Castells da aynı şekilde 1997 yılında İngilizce ilk baskısı yayımlanan “Kimliğin Gücü” (Türkçe çevirisi: 2006) isimli eserinde, “son yirmi beş yılda teknolojik devrim, kapitalizmin dönüşümü ve devletçiliğin ölümünün yanı sıra, küreselleşme ve kozmopolitleşmeye karşı… güçlü kolektif kimlik ifadelerinin yükselişine de şahit olduk” diye vurgulamaktadır.

Kimliğin “otoriterleşmeye” başladığı bu süreçte, birçok ulus-devletin ortaya çıkmasının yanı sıra, Marksist ve sosyalist cenahta da bir dönüşüm yaşandı. Tarihsel serüveni 20’nci yüzyılın başına kadar götürülen ve Kuzey Avrupa’nın nev-i şahsına münhasır bir şekilde “Batı Marksizmi” tanımlamasıyla kendisine yer bulan sol anlayış, söz konusu dönüşümün bir neticesi olarak “Post-Marksizm” eğilimini doğurdu. Ünlü Arjantinli siyaset kuramcısı Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe ile özdeşleşen bu eğilim, sınıfı yegane siyasal özne olarak kabul eden, daha açık bir ifadeyle, determinist bir yaklaşımla “sınıf özcülüğü” ve “sınıf siyaseti” yapan klasik Marksist anlayışı mahkum eder. Zaten ideoloji eleştirisi, kültür, özne gibi konuların yanı sıra kimlik de, Batı Marksizmi/Post-Marksizm anlayışıyla iltisakı olan kuramcıların, üzerine kafa yorduğu temel bir çalışma alanı oldu. Bahse konu sol anlayışın sahip olduğu bu tutumun, bir yönüyle “kimlik” temelli siyaset biçimini konsolide edecek, hatta belki de meşrulaştıracak bir muhtevayı içinde barındırdığı söylenebilir.

Evet, 21’inci yüzyıla “kimlik” ile nitelendirilen bir siyasetin dominant olduğu bir atmosferde girdik. Hem de sadece ulusal anlamda değil, yanı sıra ırk, etnik, din/mezhep ve toplumsal cinsiyet gibi alanlarda yürütülen siyaset biçimi de “kimlik siyaseti” olarak nam saldı. Kısacası, kimlik siyasetinin yükselişi ile birlikte toplumsal grup ve azınlıkların sosyal, siyasal ve kültürel hak talepleri ön plana çıkmaya başladı. Ya da aksine, toplumsal grup ve azınlıkların zikredilen hak taleplerinin temel konu olması ile birlikte kimlik siyaseti yükselişe geçti. Burada neden-sonuç ilişkisi nasıl vuku bulmuş olursa olsun, yıllarca kurtuluş mücadelesi vermiş Kürt ulusunun, bu değişim ve dönüşümden payına düşeni almadığı düşünülemez. Örneğin, zamanında ateşli bir Sovyet sosyalizmi ve lideri Stalin yanlısı olan Dr. Abdurrahman Qasimlo, “demokratik sosyalizm” tezini savunduğu “Kurtebasêk Le Ser Sosyalîzm” (Sosyalizm Üzerine Kısa Bir Değerlendirme) (1983) başlıklı meşhur metninde, dikkatleri dönemin Fransız Komünist Partisi’nin (FKP) 1982 yılında aldığı bir karara çekerek, Sovyet sosyalizmi gömleğinin Kürtlere ve Kürdistan’a artık uymadığını, “Kürt ve Kürdistan renginde” bir sosyalizmin gerekli olduğunu vurgular. Kuzey Kürdistan’ın “siyasal iktidarı” konumunda kabul edilen PKK hareketinde de bu minvalde bir değişim baş gösterdi. Buna en bariz örnek ise, hareketin kendi flamasından komünizmle özdeşleşmiş olan “çekiç-orak” ikilisini çıkarıp daha “ulusalcı” mahiyete sahip olduğu kabul edilen renklerde ve biçimde bir “bayrak” kullanmasıdır. Bütün bunlara rağmen son yıllarda “kimlik siyaseti”nin Kürtlerin, Kürdistan’ı 4 parçaya bölen devletlerin sınırları dahilinde bulunan etnik, dini ve cinsi unsurlarla “birlikte yaşama”sına zarar verdiği iddia ediliyor. “Birlikte yaşama”nın gerekliliği ve gereksizliği ile bu minvalde yürütülen bir siyasetin doğruluğu ve yanlışlığı tartışması bir yana, başta Kuzey Kürdistan ve Türkiye olmak üzere, Kürtlere, kendileri ile “kimlik siyaseti” arasına mesafe koymaya yönelik bir siyasi anlayış pompalanıyor ve dayatılıyor. Peki, Kürtler buna nasıl bir tepki vermeli?

KİMLİK SİYASETİNİN İŞLEVSELLİĞİ

Dikkat ederseniz, bir önceki paragrafın sonunda “Kürtler nasıl tepki vermeli?” sorusunu sordum. Nitekim, bir “durum tespiti yapma teşebbüsü”nün doğal nedeni olan “Nasıl tepki veriyor?” sorusunu sorsaydım şayet, nesnel bir betimlemeyi esas almam gerekebilirdi. Fakat burada “nesnel” davranma gibi bir düşüncem olmamakla beraber, bilinçli ve kasıtlı olarak yoruma dayalı “öznel” bir yaklaşımı benimsemeyi tercih ediyorum. Elbette bu, benimle hemfikir olan Kürtlerin var olmadığı anlamı taşımıyor. O yüzden “mutlak öznel” bir değerlendirmenin mevzubahis olmadığı ve tüm “öznelliği”ne rağmen meselenin zımni de olsa nesnel bir boyutu olduğu rahatlıkla savunulabilir. Zira Kürtlerin sosyopolitik yapısını ve durumunu az çok bilen bir Kürt olarak, konuyla ilgili şahsi tecrübem de var. Tecrübe ise, Clifford Geertz’in güzel tespitiyle, gerçekliğin bir “modeli” olarak işlev görür. Gerekli gördüğüm bu kısa beyanattan sonra asıl mesele olan “kimlik siyaseti”ne dönebilirim. Tabii, önce “kimlik” hakkında birkaç kelam etmek şartıyla.

Bu yazıda “kolektif” kabul edilen biçimini ele aldığım ve “kim” olduğumuzun göstergesi olan kimlik, insanın toplum içerisinde yaşama zorunluluğun bir neticesi olarak “toplumsal etkileşimin gerekliliklerinden doğar” ve “bir topluluğun nerede başladığını ve bittiğini işaretleme” anlamında sınır koyma vazifesi görür (Anthony P. Cohen, 1999). Kimlik, Manuel Castells’in dediği gibi, “insanların anlam kaynağı” (Castells anlamı, “bir toplumsal aktörün eyleminin amacına getirdiği sembolik tanım” şeklinde tarif ediyor) olmakla birlikte, “kültürel tekillik ve insanların kendi hayatları, çevreleri üzerinde denetim sahibi olmaları adına” var olan kolektif bir ifade biçimidir. Kimlik, bir gruba mensubiyeti bakımından insanların, “kendi bütünlüklü benliklerinin dışavurumunun en uygun kanalı”dır. Bağlayıcı bir bütünselliğe yönelim sistemi olan ve bu tarz bütünsellik üzerinden bir aidiyet biçimi olarak anlam kazanan kimlik, aynılık üzerinden özdeşlik yaratma kabiliyetine maliktir (Yalçıner, 2015).

Kimlik, A. P. Cohen’den iktibasla, “bir insan grubunun üyelerinin birbirleriyle ortak bir şeyleri olduğu” anlamında bir “aynılığı/benzerliği” ima etmektedir. Bu “ortak bir şeyler”, mevzubahis insan grubunun üyelerini diğer grupların üyelerinden ayırmaya muktedir olmakla bir “farklılığı” da mümkün kılmaktadır. Ya da diğer bir deyişle kimlik, Derridavari anlamda ortaya bir “fark” koyma işlevi görerek, olduğumuz ya da olduğumuzu sandığımızdan başka biri olamayacağımızın veya olabilemeyeceğimizin göstergesidir. Chantal Mouffe (2015) ise, bu bağlamda “kurucu dışarısı” kavramını kullanmayı tercih etmekte ve bunun da, “bir kimliğin yaratılması, her zaman, bir farklılığın tesis edilmesini ima ettiği” ya da başka ifadeleriyle, “farklılığın tesis edilmesinin, kimliğin varlığı için bir ön koşul olduğu” anlamına geldiğine dikkat çekmektedir. Kısacası Mouffe, bir “biz”in inşasının, bir “onlar”ın işaretlemesini zorunlu kıldığını ve bu “biz/onlar” ayırımının “siyasetin kurucu özelliği” olduğunu vurgular. Tabii burada Manuel Castells’in “uyarı” niteliği taşıyan tespitinde olduğu gibi kimlikler, toplumsal aktörler tarafından içselleştirilmedikçe, toplumsal aktörler kendi anlamlarını bu içselleştirme etrafında örgütlemedikçe kimlik haline gelmeyeceğini de kaydetmek gerekir. Özcesi kimlik, bir gruba aidiyet duygusu ile bağlı aktörler arasındaki “aynılık/benzerlik rejimi” ile o grubu, kendisi dışındaki gruplardan ayrı kılan “farklılık rejimi”nin uzlaşısı temelinde varlık kazanır.

“Kimlik siyaseti” meselesine gelecek olursak, bunun “kimliğin siyasallaşması” sürecinden bağımsız ele alınamayacağını ifade etmek gerekir. Kimliğin siyasallaşması ise, siyasetin, hakları talep edilen, tanınması arzulanan kimliğe aidiyet duygusu besleyen aktörler tarafından işlevselleştirilmesi ve araçsallaştırılmasıdır. Kimliğin siyasal bir nitelik ve değer kazanmasıdır. Kimliğin siyasallaşması, o kimliği sahiplenen ulusun, etnik/dini yapının yahut toplumsal bir cinsiyetin iç dinamizmine dayalı olarak ontolojik bir şekilde kendinde varlık bulmaktan ziyade, dışsal bir mekanizmanın “müdahale” ve dayatması neticesinde tecessüm eder. Aslında bu da gösteriyor ki, “kimliğin siyasallaşması” gibi bir durumdan öte, “kimliğin siyasallaştırılması” söz konusudur. Kürtler örneğinde ele almak gerekirse, Kürt kimliği, Kürtlerin nedensiz ve arka plansız arzu, heves ve taleplerinden dolayı siyasal bir nitelik kazanmadı. Bilâkis, Türklerin, Arapların ve Farsların Kürt ulusuna yönelik siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel ve militarist tutum ve müdahalelerin bir sonucu olarak siyasallaştı. Dolayısıyla kimlik siyasetinin, keyfi değil, zaruri bir siyaset biçimi olarak kendini Kürtlere dayattığını söylememiz için birçok neden görebiliriz. Şimdi burada bu nedenleri de dışlamadan, “kimlik siyasetinin” Kürtler açısından nasıl bir işlevselliği olacağından bahsedelim.

Kimlik siyaseti, Kürtlere siyasal, sosyal, kültürel, iktisadi, askeri gibi alanların karar mekanizmalarına “Kürt” olarak katılma imkanı sunup fail olmalarını sağlayacak en etkili ve sonuç alıcı aygıtlardandır. Kürtler için maruz kalınan siyasal baskı koşullarına karşı bir kolektif direniş biçimi, “hayatta kalma” ve varlığını idame ettirme stratejisi olarak işlev görür; kendilerine yönelik fiziksel ve duygusal hakaretlere, şiddete ve intikama her türlü karşılığı vermenin meşruiyetini mümkün kılar. Kimlik siyaseti, kimliğinden dolayı “öteki” kabul edilerek dışlanan Kürtlere, “ben” olma mücadelesinde ve kendisini ötekileştirenleri “öteki” görme hakkı ve imkânını elde etmede temel itici güç olabilecektir. Burada “öteki” söylemine ve “öteki görme” edimine yönelik klasik eleştirel anlayışla “öteki görme hakkı”na itiraz edilebilir. Fakat bu itirazın yersiz olduğu kanaatindeyim. Zira kimlik olarak “ben(lik)”in en temel şartı bir “öteki(lik)”in var olması yahut icat edilmesidir ve doğası gereği karşıtsaldır. Ben(lik), öteki(lik) ile kaimdir. Ben(lik), “karşı-öteki(lik)” olduğu gibi, öteki(lik) de “karşı-ben(lik)”dir. Evet, kimlik siyaseti, Kürtlerin “en halis benlik”i kazanmalarının ya da Jacques Ranciére’nin bahsettiği anlamda, bir “siyasal cemaat” olarak Kürt ulusunun sahip olduğu ilkenin, yasanın ve “has özelliğin” edimselleştiği ve dışavurulduğu siyaset tarzıdır.

Kürtler adına yapılacak kimlik siyaseti, Manuel Castells’in bahsettiği anlamda, üç kimlik çeşidinden biri olan (diğer ikisi, “meşrulaştırıcı kimlik” ile “proje kimliği”dir) “direniş kimliği”nin bir versiyonudur. Castells’in tanımıyla bu kimlik, “Hakim olanın, başat olanın mantığı tarafından değersiz görülen ve/veya damgalanan konumlarda/koşullarda bulunan aktörler tarafından geliştirilir.” Kimlik siyaseti, bugün mezkur tanımda geçen konum ve koşullarda olan Kürtlerin sergilemekte olduğu direnişe kaynaklı edecek ve onu meşrulaştıracak; Kürtlerin “ulusal hak talepleri” konusunda “ne istediklerini” somut bir şekilde gözler önüne serecek ve onların maruz kalacakları olası “kafa karışıklığını” ve “belirsizlikleri” bertaraf edecek olan başat siyaset tarzıdır. Kürtlere, Kürt olarak aktif “politik fail” olma kudretini sağlayacak olan kimlik siyaseti, Kürt ulusuna hem “tanınma” hem de “tanıma” hak ve imtiyazını mümkün kılar ve Kürt ulusunu, kendi ötekileştirici ve sömürgeci uluslarıyla aynılaştırmaz ama “hak sahibi olma” adına onlarla eşit kılar. Nihayetinde kimlik siyaseti, Kürtlerin diğer uluslarla “eşit olduğunun varsayılması ve bu eşitliğin doğrulanması kaygısının kılavuzluk ettiği pratiklerin” (Ranciére, 2007) icrasını sağlar.

Kimlik siyaseti, Kürtlerin kendi toplumsal dünyasının, yine onların sahip oldukları kolektif arzu ve isteklerle açıklanmasının yöntemi olduğu gibi, Kürtleri, kolektif kâr-zarar hesabına göre eylemde bulunmaya ve kolektif amaçlarının farkında olarak düşünmeye sevk etmenin aracı olarak da vazife görür. Böyle bir “farkındalık” yaratarak Kürtlere, Kantvari deyişle, “kendi aklını bir başkasının [Türklerin, Arapların, Farsların – m.z] kılavuzluğuna başvurmaksızın” kullanma iradesi sağlar. Kimlik siyaseti, “ulus” anlamında kolektif bir grup olarak Kürtleri diğer toplumsal gruplardan ayıran sosyal, kültürel ve teritoryal sınırların yerel ve evrensel düzeyde görülmesini ve duyulmasını sağlayarak alenileştirir ve onlara bir meşruiyet kazandırır. Bu minvalde kimlik siyaseti Kürtlerin, “Kürt” olarak kendi özel yaşam alanının yanında ikinci bir yaşam alanı olan kamusal yaşam alanına sahip olmalarını sağlar. En önemlisi de bilhassa “kriz” dönemlerinde farklı Kürt yapılanmalarından duymaya alışık olduğumuz “yekîtiya Kurdan” (Kürtlerin birliği) talebinin, bölgesel ve uluslararası koşullar çerçevesinde ancak kimlik siyaseti ile söylemsel düzlemden pratik düzleme geçerek karşılanabileceğini iyi irdelemek gerekir. Çünkü kimlik siyaseti, Kürtlük bağlamında “ulusal kimliği” kimlik yapan tüm unsurları -dil, tarih, coğrafya, din vs.- referans alan “milliyetçilik” anlayışı temelinde Kürtler arasında sosyopolitik örgütlenme iradesi ve kapasitesini tahkim edecek yegane siyasettir.

KİMLİK SİYASETİNE REDDİYE ÇEKEN ANLAYIŞ VE KÜRTLER

Son olarak, “kimlik siyaseti”ni bir kutuplaşma nedeni sayıp bu siyaset tarzına sözüm ona insanlık, kardeşlik, birlik-beraberlik, çatışmasızlık, evrensellik, barış, huzur gibi değerlerin savunusu adına karşı çıkan, bilhassa da bu değerleri Kürtler ile “kimlik siyaseti” arasına mesafe koyma aygıtı olarak kullanan sivil ve siyasal kesim ve aktörlerin benimsedikleri anlayışa dikkat çekmek istiyorum.

Kimlik siyasetini dışlayan, gereksiz, hor ve küçük gören bu anlayış, Kürtler gibi var olma mücadelesi veren bir ulusun “politik fail” olma mücadelesini sekteye uğratmaya hizmet etmektedir. Nitekim kimlik siyaseti, bir ulus için dünya siyasetinde fail olarak varlık kazanmanın ön koşuludur. Ayrıca kimlik siyasetini ortadan kaldırma teşebbüsünün beyhude bir çaba olduğunu bilmek gerekir. Zira gerek bireysel gerek topluluksal-toplumsal anlamda olsun, var olma adına her zaman bir kimliğe ihtiyaç duyulur ve bu ihtiyacı karşılamanın kendisi başlı başına siyasidir. Siyaset, kimlik talebine içkin olarak mevcuttur ve kimlik talebinde bulunulduğu an, siyasetin sınırlarına dahil olunmuş demektir. Örneğin, feminist ve eşcinsel hareketlerde bedenin “siyasallaş(tırıl)ması”, onun “kimlik” alanı olarak kabul edilmesinin bir neticesidir. Dolayısıyla kimliksiz bir siyaseti savunma ve dayatma, “kimliksizleştirme” gayretinde bulunma ile aynı kapıya çıkar. Elbette kimlik siyasetine reddiye çeken anlayış, kimliği verili olmayan, inşa yahut icat edilmiş “modern bir olgu” olduğu tezini kendi meşruluğuna bir nokta-i istinad yapabilir. Fakat yine de bugün hiç bir tez, ulusların “tanı(n)ma politikası”nda en temel meselenin kimlik olduğu gerçekliğini değiştiremez.

Kürtler ile kimlik siyaseti arasına mesafe koyma çaba ve dayatmalarını esas alan anlayış, en iyi ihtimalle Kürtleri, sadece bir “köken” olarak kültürel kodlarıyla tanınan, bir otantizm ve kültürel çeşitlilik katkısı şeklinde görünen Kürtlük çeşidiyle mahdut kılma amacı gütmektedir. Bu ise, Kürtleri “ulus” yapan özelliklerin, hakların ve sınırların anlamsızlaştırılması, gereksizleştirilmesi, niteliksizleştirilmesi ve müphemleştirilmesi anlamı taşımaktadır. Kürtleri kimlik siyasetinden uzaklaştırmaya çalışmak, onların kolektif ve örgütlü bir şekilde “ulusal haklarını” talep etmelerine bilerek yahut bilmeyerek ket vurmaktır. Nihayetinde kimlik siyaseti, Kürtlerin “ulusal haklarını” talep etmelerinin bir neticesi olarak görülmekte ve dolayısıyla Kürtlere, “kimlik siyaseti yapmayın” demek, “ulusal haklarınızı talep etmeyin” demek ile aynı anlamı haizdir.

Kürtlere “kimlik siyaseti”nin elverişsiz, demode olmuş bir siyaset tarzı olduğunu salık veren anlayış, rasyonalist bir yaklaşımla kendince sürekli “toplumsal konsensüs” vurgusu yapmakta, kimlik referanslı cepheleşmeyi de bu eksende gayrimeşru olarak imlemektedir. Fakat yukarıda da işaret ettiğim üzere, kimlik, doğası gereği karşıtsal, a(nta)gonistik ve siyasidir. İnsanlık, kardeşlik, birlik-beraberlik, evrensellik gibi değerleri esas alan siyaset tarzını çözüm olarak sunup Kürtleri kimlik siyasetinden sakındırmaya çalışmak, Kürtleri, onların sömürgeci uluslarının homojenleştirme politikaları dahilinde asimile edilmesinin idamesine katkıda bulunan ve bu asimile edilişi meşrulaştıran zemine çekmek ile eşdeğerdir. Kürtlerin ulus olarak ihtiyacı olan şey, evrensel değer ve ahlak ile yüklü bir siyaset tarzından ziyade, ulusal hassasiyetleri ön planda tutan kimlik siyaseti gibi çıkar temelli bir siyaset tarzıdır.

Kimlik siyasetini mahkum eden anlayış, Kürtler arasında, sahip oldukları kimlikten ötürü maruz kaldıkları fiziksel ve simgesel şiddete karşı kolektif bir duyarsızlığın vücut bulmasına neden olabilmektedir. Bu ise beraberinde şiddetin, hem faili (Türkler gibi) hem de nesnesi (Kürtler) açısından sıradanlaşmasına kapı aralar. Bahsettiğimiz anlayış, Kürtlere kimlik siyaseti yapmaması gerektiğini salık vererek, Kürtleri “birlik-beraberlik” gibi tarihselleştirilen fantastik söylemler üzerinden geçmişe mahkum etmekte, Kürtlerin “ulus” olarak “şimdi” ve “geleceği” tahayyül etmelerine set çekmektedir. Bu anlayış, Kürt ulusunu, kendi iradesini kullanmanın temel ve gerçekçi politik yolu olan kimlik siyasetinden arındırarak, onu yeteri kadar olgun olmayan, hiç bir şey yapmadan yalnızca yardım kabul eden edilgen bir konuma sabitlemekte, kendi hayatına dair karar alma yetisini körleştirmektedir.

Kimlik siyasetinin kapısını Kürtlere kapatma gayretinde olan anlayışın temsilcilerini ise, Mücahit Bilici’de “enternasyonalizm/sosyalizm” ve “ümmetçilik/İslamcılık” üzerinden “evrenselci kurtuluş ideolojileri” şeklinde ifade bulan ideolojilerin mensuplarının kahir ekseriyeti oluşturmaktadır. Kürtlere karşı sürekli “akıl hocalığı” rolüne soyunan bu kesimler, kendi ideolojilerinin temel değerlerini, Kürtlerin “ulusal kimlik” ve bu kimliğe dair haklarını – en başta da “Kendi Kaderini Tayin İlkesi” çerçevesinde devletleşme hakkını- talep etmelerinde engelleyici unsurlar olarak kullanmaktadır. Bu değerler, sosyalistlerde “sınıf özcülüğü” üzerinden “işçi”, “emekçi” gibi vasıflar ile en moda deyim olan “halkların kardeşliği” şeklinde karşımıza çıkarken, İslamcı cenahta ise daha çok “ümmet” ve “İslam kardeşliği” olarak zuhur etmektedir. Örneğin, sosyalistler, mutlak surette Kürt oldukları için saldırılara uğrayan, linç edilen, çalıştıkları inşaatlarda yakılmak istenen, çadırları yakılıp yıkılan işçilerin sadece “işçi” ve “emekçi” oluşlarını dert edinip ön plana çıkarmaktadır. Yani, sosyalistlerin bu işçileri savunmalarının temel nedeni, onların Kürt kimlikleri değil, işçi olmalarıdır. Diğer taraftan İslamcılar da Kürtlerin, kendi ulusal haklarına kavuşma adına yürütmek istedikleri kimlik siyasetini, “ümmeti ve Müslümanları parçalamaya” yol açarak başta ABD ve İsrail olmak üzere, “İslam düşmanı güçlerin oyunu”na gelerek onlara hizmet ettiği hikayesini okurlar. Sosyalizm ile İslamcılığın yanı sıra, feminizmin de günümüzde aynı işlevi gördüğü söylenebilir. Nitekim feministler de, Kürt kadınının sahip olduğu Kürt ulusal kimliğini asimile edecek tarzda “kadın kimliğini” ağırlık merkezi yapmakta, Kürtlerin ulusal mücadelesini indirgemeci bir yaklaşımla “kadın mücadelesi” diye savunarak Kürt kimliğini görünmez kılmaktadır. Bunun en olumsuz ve zararlı sonucu ise, Kürt kadının kimlik çatışması, çelişkisi ve bunalımı gibi durumlara maruz kalmasıdır. Elbette sosyalizm ve İslamcılık faslı ile birlikte, feminizmin bahsettiğimiz veçhesi ile ilgili söylenecek çok şeyler var. Lâkin konumuz olmaması sebebiyle uzatmak istemiyorum. Ancak netice itibariyle aklımızdan çıkarmamamız gereken şey, kimlik siyasetinin, doğrudan yahut dolaylı bir şekilde Kürtlerin kimlik siyasetini benimsemelerine karşı çıkarak, onların ulusal haklarını elde etme yolunda engel teşkil eden bu anlayışlara ve mezkur aktörlerine cevap niteliği taşıyan en iyi siyaset biçimi olduğudur.

Kaynakça

Anderson, Perry (2007), Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler, çev. Bülent, Aksoy, İstanbul, Birikim Yayınları.
Castells, Manuel (2006), Kimliğin Gücü, çev. Ebru Kılıç, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Cohen, Anthony P. (1999), Topluluğun Simgesel Kuruluşu, çev. Mehmet Küçük, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları.
Mouffe, Chantal (2015), Dünyayı Politik Düşünmek Agonistik Siyaset, çev. Murat Bozluolcay, İstanbul, İletişim Yayınları.
Ranciére, Jacques (2007), Siyasalın Kıyısında, çev. Aziz Ufuk Kılıç, İstanbul, Metis Yayınları.
Qasimlo, Dr. Ebdulrehman (2003), Kurtebasêk Le Ser Sosyalîzm, haz. Selah Şeşe, Kitêbî Erzan Basımevi.
Yalçıner, Ruhtan (2015), Kimlikten Kim’liğe: Rizompolitik, Mülkiye Dergisi, 39(3), s. 151-188.
Hakan Gürses, Kimlik Üzerine Düşünceler, Birikim Dergisi, Sayı:121, Mayıs 1999.

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.