Bazı arayışlar ve özgürlüğün bir kalp atışı: Diyalektik II

Bhaskar failliğin radikal olarak dönüştürücülüğünü, Marx’ın niyeti olan Hegel’in mistik kabuğunu kırarak göstermeye çalışmıştır. Özgürlüğün bir kalp atışının taşıyıcısı olarak, faillik konseptinin bu radikal gelişimi, Diyalektik Eleştirel Realizmde diyalektik praksis kavramına anlam kazandırmıştır. Diyalektik Eleştirel Realizm, hakikat arayışı ve özgürlüğe bağlar; bu ikisi birbirini destekler.

Özgür Elibol

Susan Buck-Morss, Hegel ve Haiti adlı eserinde Marksistlerin Hegel diyalektiğini toplumsal bir yorumla kendilerine mal ettiğini söyler. “1840’lardan bu yana, yani Marx’ın ilk yazılarından beri, efendi ile köle arasındaki mücadele düz anlamından soyutlanmış ve bir kez daha bir metafor olarak yorumlanmıştır – ama bu sefer sınıf mücadelesine ilişkin bir metafor olarak tabii.” Morss, çağdaş köleliği tartıştığı bu çok güzel metninde, Marksizmi aşamalı tarih anlayışı ile yorumlayanların kölelik konusunu kapitalizm koşullarında artık aşılmış bir şey olarak görmelerini ve çağdaş köleliği önemsemediklerini ifade eder. Bu yoruma ve sorunlarına yakında zamanda Banaji de dikkat çekmişti. Bu çağının olaylarına dikkat kesilmek çağdaşlığın göstergesiyse der Morss, Hegel çağında sadece Adam Smith’in ekonomi modeli olarak ortaya koydukları ve Fransız Devrimi yoktu, Hegel’in de haberdar olduğu bir köle devrimi yaşanıyordu Haiti’de? Benzeri durum sonra Marksistler için de söz konusu olmuştur; sömürgeler konusundaki tartışmalar örneğinde olduğu gibi. Hegel’in diyalektiğinin sonucu rasyonel ve seküler bir devlet olması, sömürgeciliğin yayılması olan kolonileşmeyi de aklın dünyaya yayılması olarak olumlaması (Morss), evrenselleştirici bir zihinsel kurgunun tehlikesi hakkında yeterince işaret veriyordu.

Hegel külliyatı bilindiği gibi adeta devasadır. Marksizm içinde bir Hegel etkisi ilk yazımızda da değindiğimiz gibi, açıktır ve tartışma dışıdır. Kurucuların ifade ettiği ve kurucu metinlerden de çıkarılabilecek bir gerçektir. Ancak, Marksizm içinde Hegel etkileri çeşitlidir. Hegel’in efendi-köle diyalektiğinde ifade ettiği, kölenin özbilince ulaşarak kendini ve kölelik sistemini devirmesi kurgusunu, işçi sınıfına uyarlayan Lukacs örneği gibi. Veya Marx’ın olgun döneminde bu Hegelci etkiden tamamen sıyrıldığını söyleyerek, çelişki kategorisini işleyen ve altyapı-üstyapı metaforunu bir üstbelirleme teorisinde bağlayan Althusser gibi. İlk yazımızda kısaca değinmiştik, Marksizm yorumcularının Hegel’i ve diyalektiği yorumları da ayrışmaktadır. Burada içsel ilişkiler felsefesi ile dikkatimizi çeken Ollman’ın soyutlamayı bu bahse bağlayarak ifade ettiği diyalektik anlayışını kısaca incelemek istiyoruz.

Bertell Ollmann’ın içsel ilişkiler felsefesi ve soyutlama üzerinden bir diyalektik arayışı:

Ollman, Hegel’in diyalektik anlayışının anahtarını (Pinkard’a dayanarak) “önceden uzlaşmaz konumları daha yüksek düzeyli bir çerçevenin içinde uzlaştıran bir pozitif sonuç doğrultusundaki hareket” olarak belirtir. “Diyalektik, dünyada ya da dünyanın herhangi bir kısmında süregiden somut değişiklikleri ve etkileşimleri gözden kaçırmadan ve çarpıtmadan yakalayan bir düşünüş biçimi ve bir dizi bağlantılı kategoridir.”(1) “Bu felsefe, bir şeyin içerisine girdiği ilişkileri o şeyin ne olduğunun asli parçaları olarak ele alıyor ve buradan yola çıkarak da bu ilişkilerin herhangi birinin uğradığı değişimin aynı zamanda o şeyin parçası olduğu sistemin bütününün niteliksel değişimi anlamına geleceğini öngörüyordu.” “Her ne kadar, Marx’ı değişik biçimlerde yorumlayan, Georg Lukacs, Jean-Paul Sartre, Henri Lefevbre, Karel Kosik, Lucien Goldmann ve Herbert Marcuse gibi önemli düşünürler Marx’ın, Hegel’in idealizmini reddederken onun içsel ilişkiler felsefesini benimsemeye devam ettiğini kabul ediyor görünseler de hiçbirisi kendi diyalektik yorumlarını bu felsefe üzerinden inşa etmeye veya Marx’ın sıra dışı dilini açıklamakta içsel ilişkiler felsefesini bir kalkış noktası olarak almaya yanaşmamıştır.”(2) O’na göre, içsel ilikiler felsefesi, Marx’ın ontoloji kavrayışının birbirinden bağımsız parçalar olmadığını ifade eder.

Ollman, diyalektiğe vakıf olmak için bunun yetmediğini bunun için soyutlama denen sürecin de iyi anlaşılması gerektiğini savunur. Ollman’ın diyalektiğinin esasen bir yöntem -bir düşünce yolu- olarak kavradığını söyleyebiliriz.(3) Marx’ın Grundrisse’de araştırma yöntemi olarak açımladığı soyutlama prosesi diyalektiktir. Çelişki, nitelik-nicelik değişimi, karşıtların birliği, yadsımanın yadsınması kategorilerini bu prosesin parçaları olarak görür ve diyalektik yöntemi birbirini izleyen 6 uğrağa böler. Ontolojik uğrak, epistemolojik uğrak, sorgulama uğrağı, düşünsel yeniden inşa uğrağı, sergileme uğrağı, praksis uğrağı. Ontolojik uğrak, Marksçı soyutlamaların başladığı bütünlüğü ifade eden yapılar, onları oluşturan sonsuz ilişkiler, yani somuttur. Epistemoloji uğrağı ise, düşüncenin nasıl örgütleneceği ile ilgilidir; bu İçsel İlişkiler Felsefesi ile uyumlu soyutlamadır. Sorgulama uğrağı, bir biri ile içsel ilişkili parçaların olduğu varsayımı temelinde, kategorilerin işe koyulmasıdır. Düşünsel yeniden inşa uğrağı, soruşturmacının çıkarımlarını toparlaması ile ilgilidir. Ollman, sergileme uğrağını ise, çıkarımların ifade edilmesi olarak izah eder. Praksis uğrağı ise, nihai çıkarımın kitlelere ulaşarak dünyayı değiştirmesi ilgilidir; Marx’ın felsefesinin ayrımı olan dünyayı değiştirmek ile ilgili kısmıdır.

Ollman’ın diyalektik yöntemi, geleceğin potansiyelinin bugünde olması olarak ifade edilebilecek bir ontoloji gerektirir. Ollman, burada bir tarihin amacı veya kaçınılmaz akış vazetmez, toplumsal değişimin ilişki ve etkileşimle mümkün olduğunu “onun potansiyelinin araştırılması, onun ait olduğu karmaşık ve tümleşik bütünün evriminin öngörülmesini gerektirdiğini” söyler. Ama burada değerlendirme yapılırken bir birinden kopuk parçalar değil, kapsayıcı bütün bağlamında değerlendirme yapılması gerekir.(4) Bu şu anlama gelir, bir insan grubunu incelerken yaşadığı toplumun egemen üretim ilişkilerinin (örneğin kapitalizm) unutulmaması gerekir. “Marx böyle kavranan bir bugünü çözümlemek suretiyle gelecekteki sosyalist ve komunist toplumların geniş ana hatlarını ortaya serebileceğine inanır.”(5) Ollman, bugünün araştırma nesnesi olan ilişkiler, geçmişe yönelik süreçler olarak ele alınmalıdır diyerek, geçmiş ve bugün incelemesi ile gelecek kilidi arasında bağ kuruyor. “Tarih karşılıklı bağımlılık içindeki süreçlerin eşitsiz ama sürekli gelişimi ile aynı anlama gelir.”(6)

Ollman’ın içsel ilişkiler felsefesi ve soyutlama süreci üzerinden diyalektik izahatında referansı Marx’tır. Marx’ın bilim, eleştiren muhalif, gelecek tahayyülü üreten tasarımcı, ütopist, düşbaz ve devrim reçetesini dert eden bir devrimci olarak kurduğu sistemin bunları içerdiğini savunur. Marksizm’in temel meselesinin toplumun içsel ilişkileri olduğunu söyler. Toplumun deneyim ile algılanamayan, görünmez ilişkileri vardır ki Ollmann bunu özellikle kapitalizm koşullarıyla ilişkilendirir: “Kapitalizmde varoluşun parçalanmışlığı ve buna mukabil toplumsallaşmanın tek yönlü ve parçalı yapısı ona tabi olan insanları daha çok hayatlarına dahil olan bir kişi, bir yer, bir iş gibi özel hususlara odaklanmaya yönelterek onların bu tikelliklerin birbirleriyle ilişki içinde nasıl varolduklarını görmelerini engellemiş ve böylelikle de aslında bu ilişkilerden doğan sınıf, sınıf mücadelesi, yabancılaşma vb. gibi herkesi bağlayan sabitleri göz ardı etmelerine neden olmuştur.”(7) Ancak, “Marx’ın tüm bu gizil ilişkilere vakıf olmasını sağlayan şey onun diyalektik yöntemidir.”(8)

Bu diyalektik bir sentezdir; “Marx kendi diyalektik anlayışını, Epikuros, Aristoteles, Spinoza, Leibniz ve özellikle de Hegel gibi felsefe alanındaki büyük isimlerin düşüncelerinden ve aynı zamanda yaşadığı dönemde daha yeni olgunluğuna erişebilmiş kapitalizme ilişkin bizzat kendi gözlem ve deneyimlerinden devşirmiştir.”(9)

Ollman’da diyalektik elzem bir araştırma yöntemidir. Ancak, her kapıyı açacak bir maymuncuk değildir. Sihirli bir tez-antitez-sentez formülü değildir. Tarihin hareketi-motoru değildir. Herhangi bir şeyi kanıtlayacak veya gelecek öngörüsü yapmaya yarayacak bir araç değildir. “Diyalektik daha ziyade hayatımızda ortaya çıkabilecek olası bütün önemli değişim ve etkileşimleri gözümüzün önüne seren bir düşünme biçimidir. İncelemeye çalıştığımız gerçekliğe ait öğeleri nasıl düzene sokacağımızı, bu gerçekliğe ilişkin elde edilen çıkarımları genellikle diyalektik bir şekilde düşünmeyen diğer insanlara nasıl aktaracağımızı gösteren bir kılavuzdur.”(10) Diyalektik, değişimin, şeylerin birbirleri ile etkileşim içinde olduğunun, tarihsel ve sistemsel bağlantı içinde olunduğunun kabul edilmesi değildir, bu aşikardır zaten. Ollman’a göre önemli olanın bu oluş sürecini, etkileşimlerin zeminini incelemek ve bu sayede inceleme nesnesi hakkında bilgi sahibi olmayı sağlamaktır önemli olan ve diyalektik bunu sağlar. Ollmann diyalektik kategorileri olarak, çelişki, soyutlama, bütünlük ve başkalaşımı belirtir. Şeyleri incelerken, onları birimler olarak alırız. Bu soyutlamadır ve Ollmann’a göre soyutlama diyalektiğe tabidir.(11) Marx, Ollman’a göre birimleri süreç ve ilişkiler olarak soyutlamıştır.

Ollman, geleneksel diyalektik kategorileri, özdeşlik/farklılık, zıtların iç içeliği, nitelik/nicelik ve çelişkinin savunduğu diyalektik yöntemde içerildiğini, savunur. Bu kategoriler, somuttan (bütün) soyuta çözümlemede, bu kategoriler ilişki türleridir. “Özdeşlik/farklılık ilişkisinde bu ilişkiye dayanılarak incelemeye tabi tutulan değişik nitelikler verili olarak alınırken, zıtlıkların iç içeliği bir şeyin nasıl ortaya çıktığının ve işlediğinin büyük ölçüde onu çevreleyen koşulların bir sonucu olduğu düşüncesine dayanır.”(12)

Dünyaya bakışın konumlanma ile değişmesini ifade ettiği perspektifsel öğe bahsi, Ollman’ın zayıf bir tespit yapmasına yol açıyor. İşçinin üretim sürecindeki pozisyonunun, gerçekliği daha iyi görmesini ve değerlendirmesini sağladığı iddiası. Bu tarihselci bakış açısını doğrulayacak bilimsel bir temel bulmak oldukça güçtür. Ollman, karşıtların birliğini bununla ilişkilendirir. Şeyler farklı çelişkili yönleri barındırır, O’na göre iyi bir değerlendirme (diyalektik) iki yönü birlikte değerlendirir, tek bir yönü ele almak subjektif bakış olacaktır. Ancak, Ollman verdiği örneklerde (13) de görüldüğü kadarıyla, olgulara verilen anlamları, ilişkilerin kategorileri olarak algılıyor.

Olmann, nicelik/nitelik kategorisinde ise, ilişkiyi sürece bağlar, ilişki, bir nicelik değişimi sürecinden geçer ve ardından niteliğe dönüşür. Bu Engels’in bu kategoriye ilişkin ifade ettiği şeydir. İlk yazıda eleştirdiğimiz Diyalektik Materyalizme ilişkin herhangi bir eleştiri getirmeden, onun oldukça havada duran ilkelerini, önce içsel ilişkileri merkeze taşıyarak sonra Marx’ın soyutlamasına bağlayarak diyalektiği anlamlandırmaya çalışıyor Ollman. Çelişki kategorisini de benzer şekilde açıklar ve çelişkiye özel bir önem verir.(14) “Gelecek, bugündeki birbirine karşıt eğilimlerin etkileşiminin mümkün ve muhtemel sonuçları, yani bu etkileşimin gerçek potansiyeli olmak bakımından bugünle aynı başlık altına girer.”(15) Bu ifadeler Ollman’ın ilk yazıda eleştirdiğimiz algıdan ve teleolojik kurgudan kopmadığını gösteriyor. Bir araştırma yöntemini izah ederken, şeylerin özelliklerinin ifadesi olarak bir diyalektikten bahsediyor. Bunun doğrulaması olarak da olguları örnekliyor.

Daha önce incelediğimiz gibi, gerçek dünyadan inceleme nesnemizi fikirsel olarak çekip çıkarmak ve onu düşünsel olarak yerli yerine oturtma etkinliğini soyutlama olarak ifade etmiştik.(16) Ollman, bu aşamada uğrak, süreç, ilişkiler, biçim ve belirlenim ayrımının önemini vurgular. Marx’ın sermaye soyutlamasını örnek verir; Marx, sermayeyi süreç olarak veya ilişki olarak soyutlarken belirli bir görünümüne odaklanır. “Marx’ın soyutlamalarında bir sürecin zamansal olarak ayrı ele alınan belirli bir kesiti “uğrak” olarak nitelenirken, bir ilişkinin uzamsal olarak ayrı ele alınan belirli bir görünümü de çoğunlukla “biçim” veya “belirlenim” olarak nitelenmiştir.”(17) Biçim, ilişkinin görünümü ve işlevini ‘göstererek’ ayırdına varılmasını sağlarken; belirlenim, başka ögelerle değişebilirliğine ortaya çıkaran şeye odaklanarak tespit edilir. İlişkilere ve süreçlere odaklanarak yapılan soyutlama birlikte değerlendirilerek çıkarım yapılmalıdır der Ollman. “Marx’ın soyutlamaları şeyler değil süreçlerdir. Bu süreçler aynı zamanda zorunlu olarak Marx’ın üzerinde çalıştığı tüm temel süreçleri kapsayan sistemsel ilişkilerdir. Sonuç olarak da her süreç bir ilişkiler yumağı olarak kavranan diğer süreçlerin bir görünümü, onlara bağımlı bir parçasıdır.”(18)

Ollman, içsel ilişkiler felsefesini ilk olarak Yabancılaşma adlı eserinde detaylandırır. İçsel ilişkiler felsefesinin kökenini Hegel’den aldığını ve Marx’ın ondan alıp geliştirdiğini ifade eder.(19) Empirist gelenek tüm ilişkileri dışsal kabul eder. Ancak, – Ollman vurgulamasa da – Hegel’de tüm ilişkiler içseldir. Yukarıda Ollman’ın vurguladığı gibi, Marx’ın sosyal analizinin ilişkisel olduğu açıktır. Ancak tüm ilişkiler içseldir demek bizi yanlış yerlere götürecektir, aksi bizi olumsal ilişkileri ayırt edemez ve içsel ilişkiler ayrımından anlam üretemez kılacaktır. Dolayısıyla, içsel ilişkileri tespit etmemiz önemlidir ve bu konu sorgulamaya tabidir. Ollman, örnek olarak, ortak duyusal görüşün kapitalist dönemde emeğin köle veya serf olarak da görülebilmesinin söz konusu olduğunu ve bunun yanlış olduğunu, bu durumda işçi ve üretim araçları arasındaki bağın salt olumsal olacağını yani dışsal olacağını ve bunun yanlış bir algı olduğunu söyler. Peşinden ekler; “üretim araçları ile işçi arasındaki bağ zorunlu ve özsel bir bağdır; bu içsel ilişkidir.”(20) Burada Ollman’ın “içsel ilişkileri” doğru bilimsel analiz için tespit edilmesi gereken bir kavram değil de, tüm araştırma yönteminin ve düşünce sisteminin kendisi gibi algılamasının bazı sorunları ortaya çıkıyor. Bir tarihsel dönemde üretim araçlarına sahip olmayan bir insanın emeğini serf emeği mi, köle emeği mi yoksa işçi emeği mi olacağı olumsaldır. Ancak işçi olarak konumlandıktan sonra, sermaye ile ilişkisi içseldir. Olgular ile düşünceye ait kavramların karıştırılmasını hatasını yapılmaması gerektiğine dikkat çekmek isterim. Yukarıda, içsel ilişkiler konusunda Hegel ile bir ayrım belirtmediğini ifade etmiştik. Ollman, içsel ilişkiler ve dışsal ilişkiler ayrımı yapmıyor, sadece içsel ilişkileri görüyor. Oysa yeterli bir analizin bu ayrımı yapması gerekir. Bu örnekten yola çıkarak, sermaye-işçi ilişkisinde, işçi sermaye ile ilişki içinde olmasaydı, işçi olmazdı. İlişkiyi içsel yapan budur. Ollman, soyutlamanın ancak içsel ilişkiler felsefesi ile anlamlı olacağını ifade eder. İçsel ilişkiler, incelenen nesnenin, soyutlamasının yani tikelliğin kapsamının sınırlarını belirler. Ancak, Ollman, yukarıda belirttiğimiz dışsal ilişkiler ayrımını ihmal etmesi nedeniyle, dışsal ilişilerin açıklayıcılığını da ihmal etmek durumundadır. Bu şekilde örneğin bir devrim teorisi başarıyla kurulamaz. Bu durumda bu fikir yürütme şekli, zaten eleştirdiğimiz dogmalara kapı açabilir.

Burada belirttiğimiz konu Ollman ile Bhaskar arasında uzatılmamış bir polemik konusudur. Bizim içsel ilişkiler konusunda Ollman’a itirazımız Bhaskar ile uyumludur. İçsel ilişkilerin yanında dışsal ilişkilerin de söz konusu olduğunu ve bunun analiz için elzem olduğunu belirten Bhaskar, bunun mantıksal sonucunu açıklamayı sürdürür. Ollman’da göremediğimiz çok önemli, içsel ilişkili tarafların asimetrisini ifade eder.(21) Bhaskar, kapitalist üretimde mübadele örneğini verir. “mübadelenin kapitalist üretim için temel önemde oluşu ortadan kalkmaksızın, kapitalist üretim mübadele biçimlerini belirleyebilir.” (Bhaskar) İçsel ilişkili taraflar, farklı nedensel güçlere hükmediyor olabilirler diyen Bhaskar’ın burada vurguladığı eleştirel realizmin kritik gerçeğin tabakalaşma ve ontolojik derinlik ile ifade edilen ontoloji anlayışı ile uyumludur. Bhaskar, yine burada Ollman’a yaptığımız eleştiri ile doğrudan ilgili olarak, sosyal fenomenlerin pek çok neden tarafından belirlendiğini belirtir. Bunların ilişkisel karakteri olumsaldır. Buradan, Bhaskar, Ollman ile uyuşmayan bütünlük kavramına geçer.
İçsel ve dışsal ilişkilerin soyutlamaları ile çeşitli bütünselleştirmeler tanımlanabilir. Bütünlükler reel, bütünselleştirmeler düşünce sürecidir. İlk yazımızda da değinmiştik; evrenselin bilimin konusu olmayacağını. Bhaskar bunu “genel olarak sosyoloji diye bir şey olamaz, sadece tarihsel olarak konumlandırılmış tikel sosyal formların sosyolojisi olabilir.” diye ifade eder. Zaten tarih de geçmiş tikelin bilimidir. Toplum sürekli olarak dönüştürülmekte olan bir bütündür. Oysa Ollman buna karşıdır; O’nda bütünlük, mevcudiyetini her durumda koruyan, kendini oluşturan tüm parçalarla içsel olarak ilişki içinde olan bir mantıksal tasarımdır.

Ollman, yukarıda işaret ettiğimiz gibi sorunlu da olsa içsel ilişkilerin tespitine işaret etmiştir. Soyutlama sürecini diyalektik kategorilerini anlamlandırmanın yolu olarak işaret etmiştir. Marksizm içinde ilk yazıda eleştirdiğimiz evrenselleştirici gelenekten kopamamıştır. Hegel’in katkısını ortaya koyarken Marx’ın yönteminin ve diyalektiğinin Hegel’den ayrıldığı konuları ortaya koymada başarısız olmuştur. Marksizm içinde diyalektiğin mistifikasyona uğratılışına karşı cesur bir karşı çıkış sergileyememiş, bu geleneği sahiplenerek sofistike hale getirmeye çalışmıştır. Bunun ise, kayda değer bir açılım getirmiş olsa da, sorunları çözmeye yetmediğini kısaca göstermeye çalıştık.

Ollman, eleştirel realizmin çeşit çeşit yaşam formlarının ortaya çıktığı tropikal bir bahçeye benzediğini söylüyor ve onu Marksizme daha fazla yaklaşmaya davet ediyor. Adeta “ontoloji anlayışınız vs. iyi de, siz yine de Marksizm’in kavram çerçevesinde kalın, bakın Marx sadece artıdeğer ve üretim ilişkileri kavramlarıyla özgün bir düşünce sistemi kurmayı başarmıştı” demeye getiriyor. Öyle miydi? Burada Ollman’ın Bhaskar’ın amacını anladığından şüpheliyiz. Marx’ın bilimsel etkinliği kapitalist toplumu detayları ile ortaya koymaktı. Bunu yapmak ve içindeki değişim dinamiklerini öğrenmek. Bunun olguları izleyerek yapılamayacağını Ollman da teslim eder sanırım. Ancak, Marx, bir meta teori oluşturmadı. Belki buna zaman bulamadı. Bu “eksiklik” bilindiği gibi, felsefi konularla başlayan bir dogmalaştırmaya, tarih ve bilim algısında farklı uç meta teorileri ödünç almaya, örneğin Hegel’i “materyalistleştirerek” epistemolojisini olduğu gibi rehber edinmeye, Dilthey’e, Kant’a veya hepsini reddedip Spinoza’ya veya rasyonalistlere, empiristlere yaslanmaya yol açmıştır. Yukarıda Ollman’ın da bundan kaçamadığını gördük. En azından aşağıda göreceğimiz “5A” boyutuna kadar Bhaskar’ın kişisel olarak derdi toplum açıklamalarına (22) ve genel olarak bilime yönelik bir meta teori oluşturmaktı. Bir tropikal bahçe benzetmesi kısmen yerinde olabilir, gerçekten verimli ve sınırsız bir rezerv bu. Öyle olmalı ki, eleştirel realizmin terimleriyle Marx yorumları da dahil, toplumun veçhelerini nesne alan çalışmalar yapılmaktadır. Şimdi aşağıda kısaca da olsa, Bhaskar’ın diyalektikten ne anladığına ve diyalektik eleştirel realizm olarak kuruluşuna değinelim.

Eleştirel realizmde diyalektik:

Bhaskar’da diyalektik, kadim gelenekten ve Hegel’den bağımsız değildir. İçkin bir eleştirel yöntem ve savın mantığı olarak, epistemik; değişimin mekanizması ve çelişkinin dinamiği olarak ontolojik ve bir özgürlük değerler kuramı (axiology) olarak normatif-pratik formlarda ele alınır.(23)

Bhaskar, hayatını adadığı genel olarak eleştirel realizm olarak ifade edilen sistemini geliştirme süreci aynı zamanda, eleştirel realizmin diyalektikleşmesi sürecidir. M. Hartwig, Bhaskar için O, tepeden tırnağa diyalektikçi bir düşünürdür ifadesini kullanır. Bu sistemi Bhaskar nihayete erdirdiğinde birbirini kapsayan aşamalar ile ifade eder. Bunlar; (PMR>TDCR>DCR>EC>CN>TR) Meta-realizm felsefesi>aşkınsal diyalektik eleştirel realizm>diyalektik eleştirel realizm>açıklayıcı eleştirel teori>eleştirel doğalcılıktır.

Diyalektiğin merkezine orada olmayış (absence) (24) konseptini oturtur. “Varlık ve orada olmayışın çift kutupluluğu temeldir, öyle ki, olumsuzluk, pozitif oluşun bir koşuludur; bu temel ilişki diyalektiktir, ‘özgürlüğün bir kalp atışı’ süreci.”(25) Bhaskar’ın teoriyi bu yönde geliştirmesinin temelinde gerçekliğin sürekli hareket halinde olması yatar. Bilim bu değişimi göz önünde bulundurmak zorundadır. Konuyu aynı zamanda özgürlüğe bağlar. Naturalizmin Olanaklılığı’nda açıkladığı gibi insanın niyetli eylemleri ile toplum arasında bir diyalektik söz konusudur. İnsan eylemi orada bulunmayanı (eksik olanı) karşılamak ister.

Sistemi, ‘Dialectic: A Pulse of Freedom’ kitabından sonra, eleştirel diyalektik realizm (DCR) (26) olarak adlandırılır ve bu eleştirel realizmde, varlığın, insanın dönüştürücü praksisini ifade eden dördüncü aşamaya kadar süren gelişimi ifade eder. Bu boyutlar, ‘1M’ (ilk moment), özdeş-olmamayı simgeleyen aşamadır. ‘2E’ (ikinci kenar), olumsuzluğu simgeler. ‘3L’ (üçüncü aşama), bütünlüğü simgeler. ‘4D’ (dördüncü boyut), insanal praksisi simgeler. Bhaskar ileri dönem çalışmalarında ‘5A’, ‘6R’ ve ‘7A’yı açıklamıştır.

‘1M’ Bhaskar’ın ilk dönem çalışmalarındaki konseptleri içerir: Yapı, farklılaşma, özellikle ontolojinin epistemik ve ontik olarak özdeş olmayışı, olgu-ötesi etki, beliriverme, açık sistemler gibi. Bu ontoloji ve epistemolojinin özdeş olmamasıdır. Diyalektiği Hegel’den henüz bu aşamada ayrışır. Ancak, Hegelci diyalektiğin Marx’ın aradığı gibi rasyonel özünü arar ve epistemolojik diyalektik olarak çalıştırır. Katmanlı, derin ve farklılaşmış ontoloji bu aşamada ifade edilir. Bu kavramlar üzerine, onu kapsayacak şekilde ‘2E’ geliştirilmiştir: Bhaskar bunu, Parmenidesçi ontolojik tekyanlılık, orada olmayış, olumsuzluk (Kant), tartışma (Platon), oluş, süreç, gelişme nosyonları temelinde eleştiri ve geliştirme ile yapar. Dikkat edileceği gibi, kadim diyalektik kavramının tüm tarihsel gelişim sürecinden faydalanıp belli bir yorumundan başlamamıştır. ‘3L’ sisteme bütünlük kategorisini dahil eder. Bütünlük bir yapıdır, bu nedenle 1M ile özel olarak bağlantılıdır. Yansıma, beliriverme, bütünsel nedensellik, içsel ilişkiler kavramlarını kapsar. Bu boyut, merkez-çevre, zemin-figür, içerik-biçim diyalektiğidir. ‘4D’, insan praksisi ve failliği boyutunun eklenmesidir. Bhaskar’ın erken dönem çalışmalarına aşina olanlar, bu boyutun Natüralizmin kitabında ifade edilenlerle yakınlığını fark edecektir.

Negatif (orada olmayış) ve pozitif (beliriverme) çift kutupluluğu temel önemdedir. Olmayış, oluş imkanın koşuludur ve diyalektik, sadece, özünde orada bulunmayışın yoklaştırılması sürecidir. Yokluk (bulunmayış), ki olumsuz kutupta ele alırız, pozitifin bir diğer ucu olmasaydı, pozitifin pozitifleşmesi, beliriverme gerçekleşemezdi (DTS). Beliriverme, 1M aşamasından aşina olduğumuz bir kavram. Bize oluşu çağrıştırır. Yeni bir şeyi yaratıcı ve ortaya çıkarıcı olanı da içerir. 2E ile birlikte Bhaskar, nedensel güçleri olan yapı, bütünlük gibi kavramlara işaret eder. Bhaskar, bu spesifik nedensel bağlantıları, maddi oluşun ağ örgüsünün ilişkisel özgüllüğü olarak uzay zamana bağlar.

Bu çift kutupluluk diyalektik çelişkileri oluşturur. Pratik ve tarihteki negatif ve pozitif iki kutupluluk, bir çelişki halidir ve çelişkiyi üretir. Bu çelişkiler, dışsal, içsel, formel-mantıksal ve diyalektik olabilir. Bu diyalektik çelişkiler, bir bütünlüğün varlık ve görüntüsü arasındaki bağlantıyı içerir. Aynı zamanda bu, varoluşun önceden varsayılması ve karşıtlığı vardır demektir.(27) Bilgi bahsinde diyalektik fikri, diyalektik ve analitik muhakeme ile diyalektik ve formel mantıksal çelişki arasında bir bağ önerir. Eleştirel realizm bilindiği gibi ontolojik derinlik ve yapısal nedenselliği vurgular, çelişkili önermeleri reddetmez, onların genel zeminini tanımlar. “Mantıksal çelişkiler, dünyanın gerçek çelişkileri olabilir ve onlara işaret edebilir, bu konumlanış ve açıklama ile, onların üstesinden gelmek için gerekli anlayış ve pratiğe giden yol açılır.”(28)

Çelişki, fizikte olduğu gibi gerilimi, yükü veya bir uyumsuzluğu ifade eden bir metafor olarak kullanılabilir. İnsanın bir hedefe yönelik eylemi başka bir eylemi harekete geçirebilir. Bu durumda çelişki anlam kazanır. Bir tarafın hedeflediği, bir tatmine ulaştığı eylem bir diğer tarafın maliyeti olabilir. Bu bir bağlanma ve kısıtlanma durumudur. Bir iç çelişki, bu şekilde çifte bağlanma veya kendini kısıtlamadır ki düğümler çoğaltılabilir. (Bhaskar- DPF) Yukarıda değinmiştik, içsel ilişkiler yanında dışsal ilişkilerin de tanınması gerektiğini. Hegelci ve ondan esinlenen Marksist yorumlar içsel ilişkiler gibi içsel çelişkilere de eğilimlidir. Bu nedenle dışsal çelişkilerin de vurgulanması özellikle önemlidir. Dışsal çelişkiler, zaman mekansal belirlenimler ile kurulur. Genel olarak doğanın (ışık hızı gibi) kısıtlamalar ve yasalar olarak ifade edebiliriz. Bhaskar, buradan her oluş koşulunun kısıtlandığı anlamı çıkmayacağını, her bir oluş (varlık) üzerinde bir kısıtlama ve koşul olduğunu söylemenin anlamsız olduğunu söyler. Bunların tespiti önemlidir, eğer zaman-mekansal konum, ölüm gibi zorunlu bir kısıtlayıcılık ise içsel çelişki olarak düşünülmelidir.(29)

Bhaskar, formel mantıksal çelişkinin bir çeşit içsel çelişki olduğunu söyler. Aynı şekilde diyalektik çelişkiler de içsel çelişkilerdir. Bütünlüğün varlığı veya görünüşü arasındaki çelişkiler olan diyalektik bağlantıların genel kategorisinin bir türü olarak ifade edilebilir. Diyalektik bağlantılar ve çelişkiler, doğrudan mantıksal çelişkiler değildir. Mantıksal çelişki yanlış zeminden izole edildiği takdirde diyalektik çelişki olarak tanımlanabilir. Bu Hegel’in ne niyet ettiği ne de yaptığı bir şeydir.

Bhaskar’ın diyalektiği, orada bulunmayış, belirivermek ve çelişki kavramlarının realist açıklamasına dayanır. Bunlar arasındaki rabıta, düalite fikri ile ilişkilidir. Genel içinde spesifik olanı gösterir; yapı içinde faili, koşullar içinde özgürlüğü gibi. Burada yerinde olmayış kavramı ile diyalektik farklı bir algıya kavuşuyor. Aksi halde kavram baskılanır ve karşılığında savunma alternatif yok) (30) sendromu olarak ifade ettiği alan ortaya çıkar. Oysa özgürlük süreci, kısıtların ve engellerin orada olmayışıdır. Diyalektik Eleştirel Realizmin çekirdeğini oluşturan kavramlar yerinde olmayış, beliriverme, diyalektik bağlantı ve çelişkidir. Buradan dolayım (mediation), ilişkisellik ve bütünlük kavramlarına yol açılır. Bhaskar bunu TINA FORMASYONU olarak tanımlıyor. “Tina formasyonları, içsel olarak çelişili, az ya da çok sistemik, etkili, kararlı birliklerdir. Sadece aşkın olduğu müddetçe kanıtlanabilirler, aksi halde çürütülürler, belirsizdir. Bu kavram yanıltıcı ideoloji ile doğrudan ilgilidir. Ortaya çıkardığı sınırlama ve gizemlileştirmeler ancak oturdukları zemin, yapısal derinlikleri, anlam ve bağlamları açığa çıkarılarak anlaşılabilir.

Bhaskar, yukarıda değindiğimiz ontolojik-aksiyolojik zincirde (4D > 3L > 2E > 1M) kasıtlı failliğe 4D ile felsefi olarak savunulabilir bir anlam kazandırmaya çalışmıştır. Naturalizmin Olanaklılığı’ndan beri biliyoruz ki, toplum, insan failliğinin hem koşulu hem de yeniden üretilen sonucudur. Toplum insan etkinliğinden bağımsız olarak var değildir (şeyleştirmenin hatası), insan etkinliğinin bir ürünü de değildir (iradeciliğin hatası). Bhaskar failliğin radikal olarak dönüştürücülüğünü, Marx’ın niyeti olan Hegel’in mistik kabuğunu kırarak göstermeye çalışmıştır. Özgürlüğün bir kalp atışının taşıyıcısı olarak, faillik konseptinin bu radikal gelişimi, DCR’de diyalektik praksis kavramına anlam kazandırmıştır. Diyalektik Eleştirel Realizm (DCR), hakikat arayışı ve özgürlüğe bağlar; bu ikisi birbirini destekler.

Görüleceği gibi, eleştirel realizmde diyalektik bahsi, Bhaskar külliyatına, kavramlarına asgari de olsa bir hakimiyet gerektiriyor. ‘Diyalektik: Pulse of Freedom’ özetini yapmak, bu yazının amacını ve hacmini aşacaktır. Ancak, bu eserin Türkçeleştirilmesi zamanı gelmiştir ve geçmektedir. Bhaskar, diyalektik kavramının mistikleştirici kullanımlarına karşı muazzam imkanlar sunmaktadır. Burada sadece bu imkana işaret etmek istedim.

*Bu yazı ilk olarak elefteriamanuscripts.blog‘da yayınlanmıştır.

(1) Bertell Ollman, Tony Smith – Yeni Yüzyılda Diyalektik, Yordam Kitap, çev. Şükrü Alpagut, 2013 s.14

(2) Bertell Ollman – Diyalektiğin Dansı, Yordam Kitap, çev. Cenk Saraçoğlu, 2011 s.21

(3) Bu eleştiriye tabi diyalektik algısını şu aşamada sorgulamaya tabi tutadan, Ollman’ın kendi diyalektiğine ilişkin açıklamaları gösterirken, yer yer bizce olumlu noktaları ve eleştirdiğimiz unsurları vurgulayacağız. İlerleyen satırlarda açıkladığımız gibi diyaektik düşünce sürecinin uğraklarını praksisle nihayetlendirerek, onu düşünce sürecinden pratiğe taşımaktadır.

(4) Ollman, age. s.29

(5) Ollman, age. s31

(6) Ollman, age. s.39

(7) Ollman, age. s.17

(8) Ollman, age. s.17

(9) Ollman, age. s.17

(10) Ollman, age. s.30

(11) Elefteriamanuscrpits.blog; A. Sayer, Soyutlama – Bir Realist Yorum, Ö. Elibol, Soyutlama, İyisi ve Kötüsü.

(12) Ollman, Diyalektiğin Dansı s.35

(13) “Belirli bir bağlamda alınan öldürücü bir darbe başka birbağlamda bir devrimin başlangıcının vesilesi olabilir. Tüm parayı elinde bulunduran, tek bir partiyle, yani cumhuriyakratlarla (Republicrats) beş kuruşsuz işçi sınıfı partilerinin yarıştığı bir seçim maskaralıktan ibaret olabilir ama bu maskaralık aynı zamanda mücadele edenlerin koşullarını ortaklaştırdığından onlar için daha demokratik bir seçeneğin gündeme gelmesini de sağlayabilir.” s 36

(14) Bkz. İlk yazıda Althusser ile ilgili kısım.

(15) Ollman, Diyalektiğin Dansı s.37

(16) Elefteriamanuscrpits.blog; A. Sayer, Soyutlama – Bir Realist Yorum, Ö. Elibol, Soyutlama, İyisi ve Kötüsü.

(17) Ollman – Diyalektiğin Dansı s.60

(18) Ollman – Diyalektiğin Dansı s.61

(19) Marx’ın diyalektik bahsinde Hegel’den ne alıp neyi reddettiği tartışmalı konusunda Ollman, Bhaskar kadar açık değil. Hegel’in eleştirisini “modern devlet” sınırına kadar getirip, bu aşamayı olumlamasına karşın, Marx’ın eleştirel olduğunu ifade eder sadece.

(20) Ollman – Diyalektiğin Dansı s.64

(21) Roy Bhaskar – Naturalizmin Olanaklılığı, Pratika Yayınları, çev. Vefa Saygın Öğütle, 2013 s.67-71

(22) Burada yukarıda değindiğimiz bir bütün olarak toplumu bir evrenselliği kastetmediğimizi söyleyelim.

(23) Roy Bhaskar ve Alan Norrie – Critical Realism Essential Readings (CRER), 2004 s.562

(24) Bu kavram, Bhaskar diyalektiğinin adeta merkezini oluşturur. Türkçe ifade etmek buradaki haliyle açıkçası benim için zorlayıcı oldu. Absence orada olması gereken öğrencinin sınıfta olmaması gibi, yokluk çevirisi ile de karşılanabilirdi. Bu farklı kullanımlar Türkçe düşünüşü tepetaklak edebilirdi. Orada olmayışı seçtik. Bunun olması mümkün maddi olanı ifade etmesi açısından da daha doğru olduğunu farzettik. Bu nedenle, orada olmayış veya bulunmayış olarak kullandık.

(25) Roy Bhaskar ve Alan Norrie – CRER s.562

(26) 4D aşamasından itibaren dialectical critical realism tabiri benimsenmiş olsa da, burada eleştirel realizm tabirini kullanacağız.

(27) Bhaskar and Norie, age.

(28) Bhaskar and Norie,age.

(29) Roy Bhaskar – Dialectic: Pulse Of Freedom (DPF), Verso Books, 1993, s.52

(30) Bhaskar burada Margaret Thatcher’ın TINA (There is no alternative) sloganına göndermede bulunur.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.