Türkiye’de bilimin demir kafesi: YÖK

15 Temmuz sonrasında toplumsal hayatımızda hakim olan korku iklimi ihraç edilenlerin yaftalanmasına, toplumsal ilişkilerden dışlanmasına, politik ve ekonomik yoksunluğun ötesinde bir tecride maruz kalmasına neden oldu. Burada önemli meselelerden biri bu ihraç kararlarında YÖK’ün nasıl bir katkı sunduğudur.

Aslıhan Aykaç Yanardağ*

Kurumlar içinde bulundukları tarihsel bağlamın bir yansımasıdır, bu tarihsel bağlam politik yapı, ekonomik dönüşümler ve toplumsal değişimlerden oluşan bütünsel bir çerçeve olarak değerlendirilebilir. Yükseköğretim Kurulu (YÖK), 1980 yılında 24 Ocak kararlarıyla başlayan ekonomide yapısal uyum sürecinin ve 12 Eylül darbesiyle devam eden politik yapılanmanın bir sonucu olarak kuruldu. YÖK, bir taraftan ekonomik dönüşümlere uygun bir biçimde piyasalaşmayı desteklerken, diğer taraftan devletin üniversiteler üzerindeki tahakkümünü yürüten bir kurum oldu. 1982 Anayasası’nın 130’uncu ve 131’inci maddesine uygun olarak kurulan Yükseköğretim Kurulu, “kamu tüzel kişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler” kurmaya ve üniversitelerin “devletin gözetimi ve denetimi altında” araştırma faaliyetleri yürütmesine yönelik kaynak aktarımı, personel tahsisi ve güvenlik hizmetlerini sağladı. YÖK’ün ortaya çıkışına neden olan tarihsel bağlam, kurumsal çerçeve ve yasal düzenlemeler bilimsel özerkliği ve bilimsel üretimin ihtiyaç duyduğu ifade özgürlüğünü ciddi bir biçimde kısıtladı.

NEOLİBERAL ÜNİVERSİTE

Ortaya çıkış dinamikleri göz önüne alındığında YÖK’ün iki temel işleve hizmet etmesinin hedeflendiği anlaşılabilir. İlk işlev yükseköğretimde neoliberal ekonomi anlayışına uygun bir yeniden yapılanmanın desteklenmesi ve piyasa mekanizmasının üniversitelerin eğitim ve araştırma süreçlerine nüfuz etmesiydi, bu sayede devlet eğitim alanında yapılması gereken yatırımları ve altyapıya yönelik sorumluluklarını piyasaya devretmiş olacaktı. 1984 yılında Bilkent Üniversitesi’nin kurulması Türkiye’de üniversite sisteminin neoliberal açılıma ayak uydurmasının öncüsü oldu. 1990’larda birinci dalga ve 2000’lerde ikinci dalga olarak tanımlayabileceğimiz özel üniversite furyasıyla YÖK sermaye ilişkilerinin üniversite sistemindeki etkisini destekleyen, denetlemese bile düzenleyen bir kurum oldu. Çoğu zaman lider sermaye grupları tarafından kurulan özel üniversiteler ve bunların yarattığı sınıf farkı, yaygın sosyal haklar, eğitimde eşitlik, bilimsel özerklik gibi prensipleri savunan sosyal demokrat kesimler tarafından eleştirildi. Buna karşılık liberal kesimler özel üniversitelerle birlikte akademik rekabetin artacağını, artan rekabetin niteliği artırmaya yönelik bir motivasyon yaratacağını, zamanla kötü üniversitelerin elenip yalnızca iyilerin ayakta kalacağını savundular. Bugün geldiğimiz noktada apartman dairesinden bozma, havalı semtlerin ismini taşıyan ama kampüsü bile olmayan üniversiteler her yerde.

Bugün neoliberal üniversite olarak tanımladığımız model yalnızca sermaye aktörlerinin yaptığı yatırımlarla kâr amacı güdülerek kurulmuş özel üniversiteler kurulmasından ibaret değildir. Bunun yanı sıra üniversite-sanayi işbirliğine yönelik vurgular, üniversitelerde veya yakınlarında teknoparkların kurulması, öğretim üyelerinin özel sektöre danışmanlık yapması, proje hizmeti vermesi ya da şirket araştırma geliştirme faaliyetlerinin üniversitelere taşeron mantığıyla devredilmesi de neoliberal aklın bir başka boyutudur. Öğrencilere müşteri, eğitime hizmet olarak yaklaşan bu akıl, eğitimin bilimsel prensiplerden uzaklaşmasına, diplomaların metalaşmasına, akademik derecelerin araçsallaşmasına yol açmaktadır. Akademik personel üzerindeki yayın baskısı, atama ve yükseltmeler için puan toplama oyunu, bilim alanında başka tür bir metalaşmaya daha yol açmaktadır. Niteliksiz konferanslar, para karşılığı makale ya da kitap yayınlayan yayınevleri üniversitelerin kendi içinde yarattığı bir gedik piyasa, bir kapitalist döngü haline gelmiştir. Neoliberal üniversitenin bir başka boyutu da üniversitelerde hem eğitim hem de araştırma işlevlerinden sorumlu olan akademik personelin, öğretim üyelerinin tüm bilimsel emeklerinden ve vasıflarından sıyrılarak kolayca ikame edilebilir soyut işgücü birimlerine indirgenmesidir. Şirketlerin çalışanları için kullandıkları insan kaynakları anlayışı ve performans değerlendirme sistemleri, kadro baskısı, insan üstü performans sergileyerek yayın yapma zorunluluğu da bu neoliberal anlayışın uzantısı olarak Türkiye’de bilimsel üretimi doğrudan etkiledi. YÖK’ün son iki kararı da yükseköğrenim sürecinde neoliberal dönüşümün tamamlanmadığını gösteriyor.

YÖK, 31 Ekim 2018 tarihinde yaptığı “Devlet Üniversı̇telerinde Öğretim Elemanı Norm Kadrolarının Belirlenmesi̇ ve Kullanılmasına İlişkin Yönetmelik Hakkında Açıklama”da 17 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne istinaden üniversitelere kadroların ihtiyaca göre tahsis edileceğini, katı bir norm kadro anlayışı yerine esnek bir kadro modelinin inşa edileceğini, “yönetim değil, yönetişim” anlayışıyla üniversite bileşenlerinin ve tüm katmanlarının katkısının hedeflendiğini belirtmektedir. Buna göre “Yeni YÖK olarak özellikle son yıllarda yaptığımız girdi, süreç ve çıktı odaklı tüm düzenlemelerimiz yükseköğretim sistemimizin kalite ve nitelik gelişimine yöneliktir.” YÖK’ün yine 31 Ekim 2018 tarihinde yaptığı ikinci bir açıklamada Öğretim Üyesi Dışındaki Öğretim Elemanı Kadrolarına Yapılacak Atamalarda Uygulanacak Merkezi Sınav ile Giriş Sınavlarına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik ile ilgili olarak “Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenecek öğretim elemanı temininde güçlük çekilen özellikli alanlarda, mesleki hüviyetleriyle temayüz etmiş kişilerin merkezi sınav ve yabancı dil şartı aranmadan istihdam edilmesine de imkân tanınmıştır.” ifadesi yer almaktadır. Daha açık bir ifadeyle akademik personelden beklenen kriterleri sağlamayan ancak temayüz etmiş, yani alanında sivrilmiş, seçkinleşmiş kişiler istihdam edilebilecektir.

Yalnızca bu iki karar bile YÖK’ün bilimsel hedeflerden ne kadar uzak olduğunu göstermek için yeterlidir. Yönetişim anlayışıyla tüm üniversite bileşenlerini ve katmanlarını karar alma süreçlerine dahil edeceğini söyleyen YÖK Yönetim Kurulu yalnızca profesörlerden oluşmaktadır. Alt kademelerdeki akademik personelin taleplerinin ve görüşlerinin karar alma süreçlerine hangi aşamada dahil edileceği ise belirsizdir. Bir taraftan akademik kariyer yapan, gerekli kriterleri sağlamak için çaba harcayan, kadro yokluğuna, yayın baskısına ve her türlü ders yüküne katlanan araştırma görevlilerine, doktora öğrencilerine, öğretim elemanlarına esnek norm kadro anlayışıyla iş güvencesi vermekten kaçınırken, diğer taraftan akademik derecesi, unvanı, yetkinliği meçhul “temayüz” sahibi kişilere üniversitelerde istihdam kapısı açılmaktadır. Buradaki en önemli soru, temayüzün ne olduğu ve nasıl ölçüldüğüdür. Halihazırda doktora derecesi sahibi olan işsizler neden “temayüz” sahibi sayılmamaktadır? YÖK, bir gün içinde bu kadar önemli bir konuda iki zıt yaklaşımı nasıl bir akıl yürütmenin sonucu olarak açıklamıştır?

HÜKÜMET SÖZCÜSÜ ÜNİVERSİTE

YÖK’ün ikinci işlevi ise 1980 sonrasında Türkiye’de hakim siyasi iklimin meşruiyetini sağlayacak bilimsel yaklaşımların desteklendiği ve her türlü muhalif görüşün tüm bilimselliğine rağmen baskılandığı bir politik görev oldu. Buna uygun olarak 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca birçok öğretim üyesi üniversitedeki görevlerinden ihraç edildi. Binlerce insanın işinden edilmesi ve boşalan kadrolar üniversitelerde siyasi kadrolaşmanın yolunu açtı. Kamu çalışanlarının sendikal haklarına yönelik yasaklar 12 Eylül sonrası örgütlü hareketlere de darbe vurdu. Dolayısıyla YÖK, solun tasfiye edildiği ve siyasal İslam’ın, Türk-İslam sentezinin yükseldiği bir politik ortamda devletin bilim üzerindeki en önemli tahakküm aracı haline geldi. Üniversitelerdeki kadrolaşma özellikle hakim ideolojinin üretimi, desteklenmesi ve kitlelere aktarılmasında işlevsel rol oynayan tarih bölümleri, eğitim fakülteleri, ilahiyat fakülteleri gibi birimlerde gözlemlendi. Doğrudan ders müfredatlarına yönelik bir müdahale olmasa da yapılan yayınlara verilen destekler, TÜBİTAK desteklerinin belli konulara yönelmesi, üniversite fonlarının yine belli alanlarda kullanılması da ideolojik kadrolaşmayı ve bilimsel bilginin araçsal kullanımını destekleyen diğer unsurlar oldu. Dönemsel olarak öne çıkan meselelerde hakim ideolojinin, ekonomi politikasının ya da dış politika tercihlerinin geçerliliği bilimsel yayınlar aracılığıyla pragmatik bir biçimde pekiştirildi.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra üniversitelerde yaşananlar da 12 Eylül dönemindeki tasfiye sürecini hatırlattı. 12 Eylül’de sıkıyönetim, 15 Temmuz sonrasında olağanüstü hal yönetimi sırasında binlerce insan kamu görevinden ihraç edildi. İhraçların azımsanmayacak bir kısmı herhangi bir yasal dayanak olmaksızın, muhalif görüşlerinden ötürü hem kamu görevinden ihraç edildi hem de yaşamlarını en basit düzeyde idame ettirecekleri istihdam seçeneklerinden ve sosyal haklardan mahrum edildiler. 15 Temmuz sonrasında toplumsal hayatımızda hakim olan korku iklimi ihraç edilenlerin yaftalanmasına, toplumsal ilişkilerden dışlanmasına, politik ve ekonomik yoksunluğun ötesinde bir tecride maruz kalmasına neden oldu. Burada önemli meselelerden biri bu ihraç kararlarında YÖK’ün nasıl bir katkı sunduğudur. YÖK, kuruluşundan itibaren, bilimsel değil politik bir işleve hizmet etmiş, bürokratik mekanizmaların bir çarkı haline gelmiştir.

BİLİM YAPILARI, BİLİM KURUMLARI

Bugün Türkiye’de önlisans, lisans ve lisansüstü programlarda sekiz milyona yakın öğrenci var. Bu öğrenciler 129 devlet üniversitesi, 72 vakıf üniversitesi ve beş vakıf meslek yüksek okulunda eğitim görüyor, 161 bin 251 akademisyen yükseköğretim sürecinin çeşitli aşamalarında görev alıyor. Buna göre akademik personel başına düşen öğrenci sayısı 49, bu oran yaklaşık beş bin yükseköğretim kurumu olan ABD’de 16, aynı oran İngiltere’deki üniversitelerde 10 ile 22 arasında değişmekte. Japonya, ABD’den sonra en düşük akademik personel başına düşen öğrenci sayısına sahip. Bu oranın düşük olması, öğrencilere sunulan danışmanlık ve eğitim hizmetlerinin kalitesine doğrudan yansımakta. Altyapı sorunlarımız yalnızca personel sıkıntısından ibaret değil. Bina sorunları, kampüs sorunları, öğrencilerin barınma sorunları ve fiziki kapasite yetersizlikleri diğer pratik sorunlar. Araştırma kaynağı sıkıntısı, akademik etkileşim imkanlarının dağınıklığı, bölgesel farklar ise başka tür sorunlara neden oluyor. Dünyada en fazla yükseköğretim kurumuna sahip ülkelerden biri olan ABD’de YÖK’e denk düşen bir kurum yok, üniversiteler bağımsız akreditasyon kurumları tarafından denetleniyor, ancak bunun ötesinde hem mali yönden hem de akademik yönden işleyişleri tamamen özerk. İngiltere’de üniversiteler akademik yönden tamamen bağımsız, mali yönden ise büyük oranda kamu tarafından finanse ediliyor. Bu finansman Nisan 2018’e kadar Yükseköğretim Fon Konseyi (HEFCE) tarafından yönetiliyordu, artık bu kurum da yerini öğrencilere ve araştırmacılara fon aktarımını yürüten iki ayrı alt birime bıraktı. Japonya’da Eğitim, Kültür, Spor, Bilim ve Teknoloji Bakanlığı (MEXT) bünyesinde yer alan Yükseköğretim Bürosu, kurumsal olarak YÖK’a denk bir durumda olsa da işlevsel olarak çok daha farklı bir yerde duruyor. Burada birincil işlev üniversitelerin gelişiminin desteklenmesi, ancak bilimsel içeriğe yönelik bir müdahale söz konusu değil. Çin, üniversitelerin ve bilimsel üretimin denetimi konusunda Türkiye’yle benzer özellikler gösteriyor. Türkiye’de olduğu gibi bazı internet kaynaklarına erişim mümkün değil, devlet sansürünü aşmak için VPN bağlantısı kullanmak kaçınılmaz. Derslerde kullanılan yabancı kaynakların üniversite yönetimi tarafından değerlendirilmesi ve uygun bulunması gerekiyor. Yine Türkiye’de olduğu gibi devletle ilgili bazı konuların tartışılması ya da bilimsel araştırmalara konu edilmesi söz konusu değil. Örnekler çoğaltılabilir, ancak başarılı örneklerin ortak noktası bilimin önceliği ve bu önceliğe uygun bir ortamın sağlanması. Başarısız örneklerde dikkat çeken ise bilimin farklı politik ve ekonomik kaygılara alet edilmesi, bu nedenle yapısal ve kurumsal bir demir kafese hapsedilmesi.

Altyapı sorunlarının ötesinde bilim ve bilim yapıları kendi başına bir amaç olmaktan çıkmış bir araç haline gelmiş durumdadır. Bilimin araçsal kullanımı, ifade özgürlüğünün ve kurumsal özerkliğin ortadan kalkması üniversitelerin her bir bileşenini bir üst aklın kuklası haline getirmektedir. Daha açık bir ifadeyle, liyakatın yerine yandaşlığı, bilimin yerine geleneği, özgürlüğün yerine adanmışlığı, özerkliğin yerine tabiiyeti koyduğunuz zaman bilimsel bilginin biricikliğini, aklın önceliğini kaybetmiş olursunuz. İlk beş yüz üniversite arasında Türkiye’den hiçbir üniversitenin yer almamasının sebebini, o kaybettiğimiz cevheri bu yanlış zihniyette, bu yanlı kurumsal ezberde aramak gerekir.

*Doç, Dr., Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

 


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.